30 Ağustos 2014 Cumartesi

Yeni Kitap Kokusu #2

Birkaç kitap okurken birkaç kitap da almak bir kitap kurdunun en büyük sıkıntılarından biri herhalde ve en son ilave yazımdan bu yana elbette ki durmayıp kitaplığıma yeni kitaplar ekledim... yine. Eskiden kitapları okumayı bitirdikçe yenilerini alırdım, okumadığım kitaplar da başucu masamda dururdu. Hatta bir noktada param olmadığından aynı kitapları hiç sıkılmadan tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum; o günlerden nasıl kitaplığımın okunmayı bekleyen kitaplarla dolu olduğu zamanlara geldik, asla anlayamadım.


Bu kitabın benim için hiçbir özelliği yok, takip ettiğim birkaç blogda hakkında yazılar görmüş olmamın dışında hiçbir tanışıklığımın olmadığı bir kitaptı. Sıradan bir günde, arkadaşımla D&R'da geziniyorduk ve ilginç bir şeye benzediği düşüncesiyle aldım; sıra ona gelebilirse artık ilginç mi değil mi hep beraber öğreneceğiz. Ama gerçekten merak ettiğim bir kitap çünkü Pegasus'tan kitap almayalı o kadar uzun süre oldu ki... Bir de, yeni kitaplarından birinin kapağını gördüm, böyle yeşilli bir şey ve pek hoş değildi; Pegasus'un kapakları genelde hep hoştur. Acaba kalitesi mi düşüyor?

Tanıtım:
1.Dalga Dünya Karanlığa Gömüldü
2.Dalga Sadece Şanslı Olanlar Kurtuldu
3.Dalga Sadece Şanssız Olanlar Sağ Kaldı
4.Dalga Tek Bir Kural Geçerliydi: Kimseye Güvenme
5.Dalga Artık Kimse Ne Olacağını Bilmiyor
Uğrunda yaşadığımız her şeyi yok ettiler. Şimdi de uğrunda öleceğimiz şeylerin peşindeler!

YORUMU OKUMAK İÇİN TIKLAYIN.

#2: Görkemli Ölüm (In Death, #2) - Nora Roberts

Arkadaşlarım bilir, ilk kitap olan Çıplak Ölüm'ü bitirdiğimden beri her yerin altını üstüne getirdim, aramadığım internet sitesi, bakmadığım kütüphane kalmadı ve sonunda kitabı buldum! Hem de kendi kitaplığımda! Zamanında ilk kitabı okul kütüphanemizden okuduğum için ikinci kitabı oraya bağışladığımı düşünüyordum, fakat o zaman bile demek ki o kadar beğenmişim ki saklama ihtiyacı duymuşum. İyi ki de duymuşum, çünkü elimdeki şu iki kitap bitsin, hemen buna başlayacağım! Evet, çok hevesliyim.
(Not: Bende farklı kapaklı bir baskısı var.)

Tanıtım:
İlk kurban yağmurunun altında kaldırımda yatarken bulunmuş, ikincisi kendi apartmanında öldürülmüştü. New York Polis Departmanı'ndan Teğmen Eve Dallas, iki cinayet arasındaki bağlantıları bulmakta hiç zorlanmamıştı. Kurbanların her ikisi de güzel ve son derece başarılı kadınlardı. İlgi çekici yaşamları ve aşklarıyla bütün şehrin dilindeydiler. İki kurbanın büyük güç ve servete sahip erkeklerle kurduğu mahrem ilişkiler, Eve'in, kendi sevgilisi Roarke'un da içinde olduğu uzun bir şüpheliler listesini dikkate almasını gerektiriyordu. Eve bir kadın olarak, yatağını paylaştığı erkeğe güvenmek zorundaydı; ancak bir polis olarak görevi, önüne çıkan hertürlü ipucunu izlemekti. Yüreğinin sesine kulağını tıkayarak her türlü dedikoduyu ve skandalı soruşturması, her gizli arzuyu keşfetmesi gerekiyordu; ne denli karanlık ve tehlikeli olursa olsun.


İtiraf ediyorum, bunu kendi isteklerimle almadım kitaplığıma. Okulun verdiği tatil ödevlerinden bir tanesi olarak giriyor listeme ve okulumun açılmasına sadece bir hafta kaldığı düşünülürse, biraz acil bir tane. İşte bu ve şu an okumakta olduğum diğer kitap beni engelliyor Görkemli Ölüm'ü okumaktan. Ama sorun değil, bu kitap hakkında çok olumlu duyumlar aldım, severek okuyacağım bir şey olacağını umuyorum. Tek sıkıntı, İngilizce versiyonunu okuyacak olmam. İngilizce okumayı severim de, ne bileyim, ödev olduğunu daha bir hissettiriyor... Umarım ödev olduğunu unutabilirim kitabı okurken.

Tanıtımı:
In order to develop a secure defense against a hostile alien race's next attack, government agencies breed child geniuses and train them as soldiers. A brilliant young boy, Andrew "Ender" Wiggin lives with his kind but distant parents, his sadistic brother Peter, and the person he loves more than anyone else, his sister Valentine. Peter and Valentine were candidates for the soldier-training program but didn't make the cut—young Ender is the Wiggin drafted to the orbiting Battle School for rigorous military training.
Ender's skills make him a leader in school and respected in the Battle Room, where children play at mock battles in zero gravity. Yet growing up in an artificial community of young soldiers Ender suffers greatly from isolation, rivalry from his peers, pressure from the adult teachers, and an unsettling fear of the alien invaders. His psychological battles include loneliness, fear that he is becoming like the cruel brother he remembers, and fanning the flames of devotion to his beloved sister. 
Is Ender the general Earth needs? But Ender is not the only result of the genetic experiments. The war with the Buggers has been raging for a hundred years, and the quest for the perfect general has been underway for almost as long. Ender's two older siblings are every bit as unusual as he is, but in very different ways. Between the three of them lie the abilities to remake a world. If, that is, the world survives.

YORUMU OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Adı: Çıplak Ölüm
Yazarı: Nora Roberts
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Sayfa Sayısı: 308
Goodreads Puanı: 4.12
Seri: Ölüm Serisi #1 (In Death, #1)

Dünyayı teknolojinin yönettiği bir zaman ve yerde, insan yüreğini hala karşı konulamayan bir dürtü yönetmektedir: Tutku.
New York polis departmanından teğmen Eve Dallas acımasız bir katilin peşindedir. Polis olarak çalıştığı on yıldan uzun süre içinde pek çok şeye tanık olmuştur ve hayatta kalmanın içgüdülerine bağlı olduğunu çok iyi bilmektedir. Yine de İrlandalı bir milyarder ve Eve'in soruşturduğu vakanın şüphelilerinden biri olan Roarke'la ilişkiye girmemesini söyleyen her türlü iç ve dış uyarıyı hiçe sayar. Oysa tutku ve baştan çıkarmanın da kendine özgü kuralları vardır. Eve, bağımlılığa dönüşen bir tutkuyla istediği adamın kollarına atılarak büyük bir riske girmektedir.

Bu kitabı okumaya başlamayı istiyordum ve eninde sonunda okuyacaktım; fakat bu sürecin bu kadar hızlı gelişeceğini düşünmemiştim. Aslında şu an yeni aldığım o beş kitaptan ikincisini okuyor olmam, onun hakkında bir şeyler karalamam gerekiyordu fakat bir arkadaşımla ikinci defa polisiye üzerine konuşunca ve sonradan bu kitap elime geçince - ikisi de aynı gün içerisinde - bunun benim bu kitabı okumam için iyi bir fırsat olduğuna karar verdim ve okumakta olduğum Film Kulübü'nü bir kenara kaldırıp bunu okumaya başladım. Bu kitabı ikinciye okuyorum - az önce baktım, ilki 2012'deymiş - ve kitap hakkında hatırladığım tek şeyin ana iki karakterin adı olduğunu fark ettim: Eve Dallas ve Roarke. 

Kısacası kitabı ikinci kere okuyor olmam hiçbir şeyi değiştirmedi benim için. Aynı heyecanları ve merakları yeniden yaşadım, aynı sorgulamaları yaptım; tek fark, bu sefer katili yakalamakta bir adım öndeydim. İlk sefer okurken pek dikkat etmediğim detaylara dikkat ettim ve bu, bu kitabı okumanın getirdiği keyfi sadece bir adım daha öne çekmiş oldu. 

Ben polisiye insanı değilimdir. Arkadaşlarım her ne kadar benim polisiye için yaratılmış olduğuma yemin etseler de, kendimi polisiye okumaktan zevk alırken bulmam genelde. O kitaplarda hep bir soğukluk vardır... işte ben o soğukluğu sevmem. Polisiye denince aklıma hep soğuk bir kış akşamı gelir, hava yağmurlu ve kapalıdır, karanlık siluetler sokaklarda kol gezmektedir. Kan ve barut kokusu havaya karışmıştır. Anlatabiliyor muyum? Hani, karakterler uzaktır; anlatımın birinci ya da üçüncü kişi olması fark etmez. Ben bu soğukluğu asla sevmemişimdir, sevemeyeceğim de sanırım. Zamanlar bürolarda, kapalı, küçük, kutu gibi odalarda geçmektedir. Benim "polisiye" algım ne yazık ki bu. İsterseniz ön yargı deyin, isterseniz başka bir şey; fakat kafamdaki bu algıyı değiştirebileceğimi pek sanmıyorum. En azından yakın zamanda.

Ve tam da bu algı yüzünden bu kitabı okumayı çok seviyorum. (Geniş zaman, çünkü ikinciye okudum ve en az ilki kadar zevk aldım. Tekrar okusam birkaç yıl sonra, aynı zevki alacağıma eminim.) Bu kitap da bir polisiye; çözülmesi gereken bir cinayetler serisi, şüpheliler listesi, polisler ve ipuçları, sorgulanan insanlar ve ana karakter bir polis. Belki de yazarının kadın olmasındandır, (polisiye deyince aklımda hep erkek yazarlar canlanır nedense, bunu da hiç anlamam) belki de başka bir şey, fakat In Death serisinin ilk romanında bu soğukluğu bulamazsınız. Ana karakter bir kadındır ve gerçekten de başarılı bir şekilde karakterize edilmiştir.

Belki de beni bu kitaba çeken kısım, Roarke'un işin içine girmesidir. Sonuçta bir genç kız olarak, içinde az da olsa aşk bulunduran kitapların beni daha çok çektiğini itiraf etmem gerekir, fakat ben asla o pembeli aşk romanları okuyucusu olamamışımdır. Bilmiyorum, o tarz aşklar bana çok hayalci geliyorlar ve şahsen onlardan yaşamak istemezdim. Oysa kitapta Eve ve Roarke'un ilişkisi öyle mi? Asla! Eve, okurken yaşlı hissetmediğim büyük karakterlerden biri. Kendisi 30 yaşında ve yaşlı değil; fakat öyle 30'luk karakterler okudum ki, sanarsınız 60-70 yaşlarına gelmiş, öyle bir ağırlık var üzerlerinde. 16 yaşındaki bir kız olarak da Eve'le bağlantı kurabilmiş olmak benim için önemli bir unsur.

Aynı zamanda, üçüncü şahıstan anlatıldığı için, sizi detaylarla boğmuyor. Gerekli şeyleri söyleyip çekiliyor, öyle ağır bir betimleme falan da yaptığı yok; sizi olayın içine çekmek için ne gerekirse onu yazmış yazarımız denebilir. Olay, hem mantıklı hem de tahmin etmesi biraz güç bir şekilde zorlaşıyor; kitaptaki en küçük detaya bile dikkat etmek gerekli bazen ama bazen de hiç verilmemiş bilgiler gerektiriyor sonuca ulaşmak için. Bir de, tek büyük bir olaya odaklanmamış, arada küçük çaplı, kısa süren başka suçlarla da ilgileniyor Eve ve bu romana gerçeklik katıyor. 

Bu kitaptan yapabileceğim bir alıntı yok maalesef, hani içinde bana dokunan birkaç cümle falan yok, fakat kitap öyle bir kaygıyla yazılmadığından bunu normal karşılıyorum. Benim gibi, "Ben polisiye sevmem," diyorsanız bile, bu kitap sizlere göre olabilir. Yazımdan anlayamadıysanız diye söylüyorum, kitap benden yıldızlı bir evet alıyor. Hatta öyle ki, gidip tekrar okusam okurum. Yakın zamanda serinin ikinci kitabına başlamayı düşünüyorum. Ah, çok heyecanlı. İşin güzel yanı ne, biliyor musunuz? Seride o kadar çok kitap var ki asla bitmeyecekmiş gibi hissettiriyor bana ve bu heyecan verici. 

Bildiğim kadarıyla, şu tarihte, sadece 16 kitabı çevrildi serinin ve seri 30'lara kadar çıkıyor. Ne kadar heyecanlandığımı siz tahmin edebilirsiniz herhalde, çünkü ben pek anlayamasam da, bu yazının buram buram heyecan koktuğuna eminim ve tekrarlamak istiyorum: Bu kitabı önerir miyim? EVET.

25 Ağustos 2014 Pazartesi


Adı: Mezarlarınıza Tüküreceğim
Yazarı: Boris Vian
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 128
Çıkış: 2002
Goodreads Puanı: 3.72
Seri: -
Puanım: 4/5

Bu roman ilk kez 1946'da Vernon Sulivan takma adıyla yazıldı. Ve 1949'da "ahlaki değerlere hakaret" ettiği gereçeksiyle yasaklandı. Nedeni, erotizmin "aşırı" gerçekçi bir biçimde betimlenmesiydi. 1940'lı yılların başında Amerika'da yaşanan ırkçılık, şiddet ve hoşgörüsüzlükle dalgasını geçen Mezarlarınıza Tüküreceğim, döneminin ve 20. yüzyılın en ünlü ve çarpıcı romanlarından biridir.
Boris Vian, pek çok yazardan beklenen "duyuları ateşleyici" bir üsluba sahip değildir. Vian'ın üslubu, romanlarında alçak sesle duyulabilen bir müziğin içinde gizlidir. Mezarlarınıza Tüküreceğim, bu müziğin seslendirildiği bir kara roman pastişidir...

Bir kitabı bitirdiğim saniye yazmalıyım hakkındaki düşüncelerimi, yoksa o kitabı bitirmiş olmanın hissettirdikleri yok olabiliyor ve ben o duyguyu geri getiremiyorum. Bu yazıyı da "Mezarlarınıza Tüküreceğim"i bitirdikten sonra yazmaya başladım fakat zihnim o kadar boş ki... Sanki kitabı bitirmedim de, bilmiyorum, yarıda bıraktım veyahut serinin ikinci kitabını bekliyor gibiyim. Oysa her şey sonuçlandı ve hiçbir şey devam eder durumda değil. Nasıl hissediyorsun diye sorarsanız sadece  bir kelimeyle yanıtlayabilirim sizi ...boş.

Bu kitapla tanışmam çok yakın bir zamanda oldu. Yakın bir arkadaşımla Kadıköy'deki bir kitapçıdaydık ve onun tavsiyesi üzerine bir edebiyat dergisi almıştım; "Peyniraltı Edebiyatı". Derginin bu ayki sayısı Boris Vian'a ithaf edilmişti - ki ben bundan önce yazarın adını duymamışım - ve yazılarından birinde bu kitabın bir eleştirisi vardı; yani ben kitaba sıfır bir zihinle başlamadım. Büyük ihtimalle de boş hissediyor olmamdaki en büyük etken de bu. Merak etmeyin, benim bu yorumum o okuduğum eleştiriye benzemeyecek, çünkü o yazıyı okumak bana bu kitabı bir nevi öldürdü. Şöyle, yazı kötü bir şey demiyordu fakat bütün "sürpriz"i kaçtı denebilir. Kitapta olacağını bilmediğim hiçbir şey olmadı ne de olsa...

Fakat, hiçbir şey bilmeyen bir okuyucu olsaydım ne kadar rahatsız olacağımı, ne kadar şaşıracağımı tahmin ediyorum da... Kitap, zamanında ahlaki değere aykırı bulunduğu için yasaklanmış bir kitap ve hak veriyorum: İçinde on yaşındaki kızlarla seksten cinayete kadar birçok şey barındıran bir kitap ve zamanının ahlaki değerlerini bilmesem de, şu anki değerlere bile aykırı kaçan noktaları var. Okurken rahatsız oldum mu? Biraz. Sizlere, bana bu kitabı merak ettiren yazıdan bir alıntı yapmak istiyorum:
Lee Anderson bu iki kadına - hatta bize de - hayatımızda görüp görebileceğimiz en büyük şiddeti tattırmaktan kendini alıkoyamaz. Tam bir intikam makinesidir. O, adeta bir bıçaktır; Nash'i de onun bileği taşıdır. Bir insanın, aslında iyi bir insanın, öfke ve intikam duygusuyla nasıl hayvanımsı bir varlığa dönüşebileceğinin romanıdır "Mezarlarınıza Tüküreceğim".
Şahsen Lee Anderson karakterinin "iyi" yanını göremedim. Karakter baştan aşağı bir yalandı adeta, en azından bana öyle göründü. Doğrularını tamamen saklayan, işine gelenleri söyleyen bir zehir...

Boris Vian'ın okuduğum ilk kitabıydı ve son olmayacakmış gibi geliyor. Günlerin Köpüğü hakkında da en az Mezarlarınıza Tüküreceğim kadar çok şey bildiğim için, acaba okuduktan sonra aynı boşluğa düşer miyim diye sormadan edemiyorum kendime. Tabii, yakın zamanda okuyamayacağım onu. Her şeyin bir sırası var. Şöyle ki, bu kitabı sıfır bilgiyle okuduğunuz noktada, kafanız karışacak, kızacak, sinirlenecek ve yazarın kurduğu sahneye hayran kalacaksınız. Ben bilmiyor olsaydım, Lee Anderson'ın aslında ne olduğu sorusunun yanıtı bir tokat misali çarpardı, inanıyorum. Yorumu sonlandırmadan önce, kitapta altını çizdiğim nadir yerlerden birini paylaşmak istiyorum:
Tom fazla namusluydu, bu da onun sonu olacaktı. Sanıyordu ki iyilik yapmakla iyilik bulunur, oysa böyle bir şey olsa bile, bu sadece bir rastlantıdır. Önemli olan tek bir şey vardır; o da öç almak, hem de fazlasıyla.
Önereceğim bir kitap mı olduğu sorusuna gelirsek de, kesinlikle evet.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Adı: Cennet ile Cehennemin Evliliği
Yazarı: William Blake
Yayınevi: Dedalus Yayın
Sayfa Sayısı: 61
Çıkış: 2013
Goodreads Puanı: 4.28
Seri: Dedalus Klasikler #7

'İnanılması mümkün olan her şey hakikatin imgesidir.'
'Hakikat asla anlatılamaz, o anlaşılsın diyedir, inanılsın diye değil.'
18. ve 19. yy İngiltere'sinin yetiştirdiği en önde gelen şairlerinden biri olan Blake bu sefer, birbirlerinden taban tabana zıt iki mekânı, cennet ile cehennemi ortak bir anlaşmaya tabii tutuyor: Evliliğe. İyi ve kötü, sevinç ve keder, yer ve gök görünmez bir bağ ile kenetlenerek bütünleşiyor Cennet ile Cehennemin Evliliği'nde. Kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi zincirinin bir halkası olabilecek miyiz? Şahitlik edeceğimiz bu evlilikte hangi tarafa 'evet' diyeceğiz, cennete mi cehenneme mi?

Bu kitapla karşılaşmam öyle bir şans eseriydi ki, eğer belli başlı olaylar o gün zincirleme bir şekilde var olmayı seçmemiş olsalardı, bir daha bu kitapla burun buruna gelmem gibi bir olasılık olmayacağına adım gibi eminim. Okuldan çıkış izni almış olmam, babamın bana para göndermesi ve o parayı çekebilmeyi başarmam (çok uzun uğraşlar sonucu), ardından arkadaşımla kitapçıya gitme kararı almamız ve benim o sırada onun yanından ayrılıp yeni çıkanlara bakmayı tercih etmem: Bunlardan biri bile olmasaydı bu kitapla karşılaşmamış olacaktım ve bu gerçekten üzücü olurdu.

Orijinal kitap ilk defa 1790 tarihinde, İngiltere'de basılmış "The Marriage of Heaven and Hell"dir ve eğer yanlış değilsem, aynı kitabın birçok çevirisi var. Kitabın yazarı 1700'lerde yaşayıp tahminen 1800'lerin başı gibi vefat etmiş şair William Blake olduğundan, ta bilmem kaç yüz yıl önce yazılmış bir kitabın içeriğine laf yetiştirmek ne haddime? O zamanların düşünce yapısını bilmemem bir yana, adamın kitabı bir 200 yılı aşarak Dedalus Yayın'ın 2013 çevirilerinden biri olmuş, bunu geçebileceğimi pek sanmıyorum.

O yüzden ben de çeviri hakkındaki düşüncelerimi söyleme kararı aldım ve elbette ki gerçekten hoşuma giden birkaç yerden alıntılamalar yapacağım; çünkü bu kitap gerçekten taktir ettiğim düşünceler içermesinin bir yana, herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm cümleler içeriyor. Mesela, favorilerimden biri:
Arzuya sınır koyanlar, kendilerininki sınırlanamayacak kadar yaparlar bunu; sınırlayıcı ya da akıl onun yerine el koyar ve arzusuz olanı yönetir.
Bunun favori cümlelerimden biri olmasının yanında, gariptir ki kitaptaki nadir çeviri hatası içeren cümlelerden de biridir. Diyeceksiniz hatalı çevrildiğini nereden biliyorsun diye, hemen açıklayayım. Kitaptaki belki de en hoşuma giden şey buydu sonuçta: Kitabın çevirisinin hemen önünde, İngilizce, orijinal metinin resimleri var. Yani hem İngilizce'sini okuyabiliyorsunuz, hem 1790'da nasıl bir görüntüyle  basılmış görebiliyorsunuz, hem de Türkçe halini okuyabiliyorsunuz. Bu gerçekten taktir ettiğim bir fikirdi ve okurken sayısız kere Türkçe metni orijinal İngilizce metinle karşılaştırdım.

Bunun gerekliliği elbetteki tartışılır fakat bana sorarsanız gerçekten gerekliydi. Hani, orijinal metni karşılaştırmak. Bazı cümleler vardı, çevirisinden hiçbir şey anlamadıktan sonra hemen iki saniyede İngilizce halini bulup okuduğum ve sonra çeviriye tekrar baktığımda aslında çevirmenin bir suçu olmadığını gördüğüm. O cümle gerçekten de farklı bir şekilde çevrilemez, dediğim sayısız nokta oldu: fakat cümlenin ne demek istediğini ancak ve ancak İngilizce halini okuduktan sonra anladım. Bu da dilin bir handikapı olsa gerek; bazı şeyler sadece kendi dilinde anlaşılıyor:
Algı kapıları temizlenirse her şey insana olduğu gibi, sonsuz görünecektir.

If the doors of perception were cleansed every thing would appear to men as it is, infinite.
Bu durumun nedenini ben "kelime seçimi" olarak belirledim. Kelimeler farklı şekilde seçildiğinde anlam yitebiliyor ve bazen, tam da o bahsedilen anlamı karşılayan kelime olamayabiliyor, olsa da kelimeler %100 uyum sağlayamayabiliyor. 

Yorumu sonlandırmak gerekirse, bu kitap okurken gerçekten zevk aldığım ve bana bir şeyler kattığına inandığım bir kitap oldu. Dedim, o dönemlerde böyle düşünceler de mi varmış? Bakış açımı genişlettiğine inanıyorum ve bunun için mutluyum. İlk kısımlarda kitabı nasıl okuyacağımı bilemediğinden aynı sayfaları tekrar tekrar okuduğum günleri atlatmış olmak da ayrı bir güzel. Tavsiye eder miyim? Eğer orijinal metni okuyup anlayacak kadar İngilizce bilginiz varsa, evet. Yoksa kafanız karışabilir, demedi demeyin, ve sizi son bir alıntıyla uğurluyorum:
Ardından sordum: "Bir şeyin öyle olduğuna ilişkin kesin inanç, o şeyi öyle kılar mı?"
Şöyle cevap verdi: "Bütün ozanlar böyle olduğuna inanır, tahayyül çağlarında bu kesin inanç dağları yerinden oynatmıştır; ne var ki çoğu kişi herhangi bir şeye kesin inanç besleyecek kabiliyette değildir."


Yeni Kitap Kokusu #1

Alacak, okunacak kitaplar hiç biter mi? Bitmez tabii ki. Okumak istediğim kitaplar listesine her geçen gün yenileri eklenirken, amatör kitaplığım artık üçüncü sıra kitaplarını görmeye başladı. Genellikle eski yıllardan kalma vampir, aşk ve fantastik içerikli romanlardan oluşmasına rağmen içinde farklı kitaplar da yok değil. Henüz okumadığım kitaplar bana kötü kötü bakarken de gidip yeni kitaplar almak ancak benim yapacağım bir aptallıktı ve yapmış bulundum, fakat beni kim suçlayabilir ki?

#1: Duygu: Bir Türk Masalı - Işıl Parlakyıldız

Dürüst olacağım, bu kitabı almış bulunmamın ilk ve tek nedeni: Merak. Diyeceksiniz merak ettiğimiz için okuruz kitapları zaten, fakat bu merak bir tık daha farklı. İlk önce turuncu yazı sitesi Wattpad'de yayınlandıktan sonra kitap piyasasına uyarlanan bu kitabı merak ediyor olmanın nedeni, tam da bu aslında: İlk önce internette yayınlandıktan sonra kitap halinde basılmış olması. Nasıl bir değişime uğradığını merak ediyorum; ilk halini okumamış olsam da, hala bir "internet" kitabı mı, yoksa başarılı bir şekilde o değişimi geçirebildi mi meraktayım. Ayrıca, biz Wattpad okur/yazarları, birbirimize destek olmalıyız, değil mi?

Tanıtım:
Anne sıcaklığı, baba emniyeti olmayan bir dünyada ayakta kalmaya çalışan kırılganlık abidesiydi Duygu. Üç yoldaşı vardı onu taşıyan. "Develerim" derdi onlara. O develer ki İstanbul'un en arızalı tipleriydi. Her ne kadar bela makinesi olsalar da Duygu için tek bir gerçek vardı;
"Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı." 
Ve hayat onlar için bir duadan ibaretti. İyiyim…iyiyiz… biz hep iyi oluruz. Güçlü olmayı en zorlu yollarda öğrenmiş dev bir çınardı Sedat. Hayatta yorulmuş, aşktan çoktan vazgeçmişti. Yüreğini ördüğü çelik duvarlar arasına saklamış acımasız bir adamdı o. Acılarla atılmış düğümlerin arasında filiz verebilir miydi aşk? Meleği şeytana döndürüp, şeytanın ruhunu ele geçirebilir miydi aşk?

#2: Çilek Mevsimi (Aşkın Renkleri, #1) - Burcu Büyükyıldız

Bu kitabın da hikayesi biraz Duygu'nunkine benziyor; ikisi de ilk önce Wattpad'de yayınlanmış, ardından basılarak paylaşılmış kitaplar. Öyle ki, Çilek Mevsimi raflardaki yerlerini alalı en fazla iki gün ya olmuştur ya da olmamıştır. Aslında Çilek Mevsimi, daha Wattpad'deki mini mini bir hikayeyken bile okuma listemde olup, bir türlü başlayamadıklarım arasındaydı ve şimdi kitaplar cennetine katıldığı göz önünde bulundurulursa, daha bir şevkle okuyacağıma eminim! Kapak görselinin ilk yayınlandığı tarihten bu yana çıkışını dört gözle bekleyen insanlardan sadece biri olduğuma da adım gibi eminim.

Tanıtım: 
Adı gibi kokusu olsa çilek kokacak bir hikâye...
Bir bahar günü çilek kokuları içerisinde tanışan ve birbirlerinden ilk görüşte etkilenen Mira ve Yağız için aşkın büyüsüne kapılmak çok zor olmamıştı. Diğer taraftan, aralarına bir kara kedi gibi giren Yağızın tehlikelerle örülmüş geçmişi, mutluluklarının uzun sürmesine izin vermemişti. Hızlı ve tutkuyla başlayan bir aşkın özneleriyken kendilerini birdenbire hoyrat bir ayrılığın içinde bulan Yağız ve Miranın günlerine özlemin ıssızlığı sinmişti.
Günün birinde geçmişinin karmaşasını, sırlarını çözüp bir daha gitmemek üzere geri gelen Yağız, ardında bırakıp gittiği mutlu, tasasız, cıvıl cıvıl kadını aynı bulabilecek miydi? Derinden yaraladığı Miraya kendisini affettirebilecek miydi? Daha da önemlisi Yağız, Miraya yaşadıklarını unutturabilecek miydi?
"Ne olacağını bilmiyorum..." dedi onun bakışlarındaki tedirginliği yok etmek ister gibi, "Ama öğrenmek istiyorum Mira. Hayatımdaki tüm kaosa, tüm belirsizliğe rağmen bunu seninle yaşamayı istiyorum." diye fısıldadı ve ardından ekledi, "Çünkü seni incitebilme ihtimalime rağmen, seni istemekten vazgeçemiyorum."

#3: Bay Y'nin Sonu - Scarlett Thomas

D&R indiriminden kitap almak bana yasaklanmalı çünkü bir zaafım var. Öyle bir zaaf ki, bu belki dünyadaki en saçma kitabı bile alabileceğim anlamına geliyor ve sadece iki sebepten dolayı: İyi bir kapak ve indirimde olduğu gerçeği. Kitabı alırken tek baktığım şey, dürüst olacağım, üzerindeki kırmızı 9.90 etiketi ve kapağın kendisiydi. Sonra arka kapağı daha şimdi, bu yazıyı yazmak için kopyalarken okudu
m ve gerçekten ilginç bir kitaba benzediğini itiraf etmeliyim. Hani... gerçekten. Bu kitapla ilgili söyleyebileceğim şu an için pek bir şey yok, fakat rica ediyorum: Benim güzel kapaklı indirim kitapları almamı engelleyin!

Tanıtım:
Lanetli bir kitap. Kayıp bir profesör. Troposfer denilen bir hayal âlemi. Gizemli adamlar, kurgu ile gerçeğin karıştığı günler.
Ariel Manto on dokuzuncu yüzyıl düşünce deneyleri üzerine çalışan bir doktora öğrencisi.
Thomas Lumas’ın yazdığı Bay Y.’nin Sonu çalışma konusu.
Akıl almaz tesadüfler sonucu bir sahafta Bay Y.’nin Sonu’na rastladığında gözlerine inanamadı.
Egzantirik bilim adamı Thomas Lumas'ı iyi biliyordu, kitaplarının ne kadar zor bulunduğunu da.
Üstelik kimilerine göre bu kitap lanetliydi.
Ariel’i aşkın, seksin ve ölümün kol gezdiği bir macera bekliyor.
Bilimi, bilinci, düşünceyi, maddeyi ve varoluşu sorgulamanıza sebep olacak sıradışı bir roman.

#4: Film Kulübü - David Gilmour

Bu kitabı ilk gördüğümde babamla D&R'da geziyorduk. Ben kendime daha "farklı" bir şeyler arıyordum okumak için, babam da bana öneriler yapıyordu. Böyle, hep okuduğum urban fantasy veya young adult romanlarının dışına çıkmak, yeni bir şeyler görmek, bir de, okulumdakilerin okuduğu tarzda şeyler okuyup neler kaçırıyorum onu öğrenmeyi amaçlıyordum. Kısacası bilinmeyen sularda yüzüyordum da denebilir. Babam bana bu kitabı göstermişti, ilginç bir şeye benziyor diyerek ve gerçekten de öyleydi. Kapağında "Oku yok. İş yok. Sorumluluk yok. Sadece haftada üç film izlenecek." yazan bir kitap nasıl ilginç olmayabilir ki? O gün neden almadığımızı hatırlamıyorum, fakat bugün D&R'daki 9.90'lık kitaplardan biri olarak karşıma çıktığında bunun bana evren tarafından yollanmış bir mesaj olduğunu biliyordum: Bu kitabı almalıydım.
Ve ben kimim de evrene karşı çıkacağım?

Tanıtım:
Sıra dışı bir anlaşmaydı: Jesse okulu bırakabilirdi, bütün gün uyuyabilirdi, çalışmasına ya da kira ödemesine gerek yoktu... ama karşılığında haftada üç film seyretmesi gerekiyordu... babasının seçtiği üç filmi.
Baba oğul haftalarca yan yana oturup Çılgın Romantik'ten Rıhtımlar Üstünde'ye, Temel İçgüdü'den Tatlı Hayat'a, gelmiş geçmiş en iyi (ve bazen de en kötü) filmleri izlerler. Filmler sayesinde hayattan konuşurlar... kızlardan, müzikten, kalp acısından, işten, uyuşturuculardan ve dostluktan bahsederler. Oğul giderek kaotik bir ergenden özgüvenli genç bir yetişkine dönüşür, ama Film Kulübü biraz mutlu biraz buruk, kaçınılmaz bir sona yaklaşırken, Jesse babasını bile şaşırtan bir seçim yapar...
Film Kulübü insanı derinden etkileyen bir kitap. Samimi, dobra ve dokunaklı; bir adamın sevgili oğluna yetişkinliğe geçişin çetrefilli yollarında kılavuzluk etme çabasının gerçek öyküsü.

#5: Mezarlarınıza Tüküreceğim - Boris Vian

Bu kitapla tanışmamı özellikle yoruma saklamak istiyorum çünkü uzun uzadıya konuşabileceğim, benim için de bir tık daha özel olan bir hikayesi var. O yüzden bu paragrafı pek uzun tutamam, istesem de yapamam. Tek söyleyebileceğim bunun ilk Boris Vian okuyuşum olacağı ve büyük ihtimalle son olmayacağı; bundan sonra Günlerin Köpüğü'ne de bir el atmak istiyorum fakat kitap hakkında çok şey duydum, belki ilerletemem bu kadar şey bildiğim için. Şu an elimdeki kitap bitsin, büyük ihtimalle ilk iş bu kitaba başlayacağım ve benim için diğerlerine göre daha özel olduğundan, listenin sonuna koymayı tercih ettim. Neden baş değil diye sorarsanız da, bir yanıtım yok.

Tanıtım:
Bu roman ilk kez 1946'da Vernon Sulivan takma adıyla yazıldı. Ve 1949'da "ahlaki değerlere hakaret" ettiği gereçeksiyle yasaklandı. Nedeni, erotizmin "aşırı" gerçekçi bir biçimde betimlenmesiydi. 1940'lı yılların başında Amerika'da yaşanan ırkçılık, şiddet ve hoşgörüsüzlükle dalgasını geçen Mezarlarınıza Tüküreceğim, döneminin ve 20. yüzyılın en ünlü ve çarpıcı romanlarından biridir.
Boris Vian, pek çok yazardan beklenen "duyuları ateşleyici" bir üsluba sahip değildir. Vian'ın üslubu, romanlarında alçak sesle duyulabilen bir müziğin içinde gizlidir. Mezarlarınıza Tüküreceğim, bu müziğin seslendirildiği bir kara roman pastişidir...

YORUM İÇİN TIKLAYIN.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Orospu Kırmızı - Umay Umay | Yorum


Adı: Orospu Kırmızı
Yazarı: Umay Umay
Yayınevi: AltıKırkBeş Yayın
Sayfa Sayısı: 95
Çıkış: Haziran 2013
Goodreads Puanı: 3.95
Seri: AltıKırkBeş Şiir Serisi #5
Puanım: 1/5

Daha önce ne Umay Umay, ne de AltıKırkBeş Yayın'dan bir kitap okumuş, ne de kendi rızamla "şiir" adı altındaki bir kitabı almıştım; fakat bundan önce 645 hakkında çok güzel şeyler duymuş, zevkine güvendiğim bir arkadaşımın Twitter hesabındaysa Orospu Kırmızı'dan bir altıntı görüp etkilenmiş, bu sayede de bu kitabı aklımın bir köşesine, "Okunacaklar" listeme yazmıştım. Haziran 2014'ten bahsediyoruz. Kitabı alıp okumamsa neredeyse Eylül 2014'e denk geliyor, artık nasıl bir köşeye yazmışsam...

Kitabın sayfa sayısı 100'ü geçmiyor ve ben normalde 200-300 sayfalık kitapları bir günde yalayıp yutabilen birisi olarak, normal kitap boyutunun çok altındaki bu 95 sayfalık kitabı bitirmek için 2-3 gün harcamak zorunda kaldım; ve her sayfa tamamen yazıyla bile kaplı değil. Sadece bir cümlenin olduğu sayfalar olduğu gibi, birkaç paragrafın sıkıştırıldığı sayfalar da mevcut. Bu yavaşlığımı kitaba duyduğum antipatiye bağlıyorum:

İnsan anlamadığını sevmez derler ve bu, benle Orospu Kırmızı arasındaki ilişkinin anahtar cümlesi sanırım. Evet, elbette kitabın içinde bana hitap eden noktalar oldu, en yakın fosforlu kalemle üzerini çizmek için koşuşturduğum yerler elbette ki vardı, fakat bu kitabı sevmem için yeterli olmadıklarını söylemem gerekir. Sevdiğim kısımların birinden alıntılama yapmak istiyorum:
Denizin üzerinde, kibrit kutularından bir ev kur bana. Tuzlu su, bütün kibrit uçlarını sakinleştirir. Yangınsız, tutkusuz, şehvetsiz kalırız öylece. Belki, işte belki o zaman aşık oluruz ikimiz, sen bana, ben sana.
Kitabın geneli hakkında ise pek hoş şeyler düşünmüyorum. Nasıl bir haldeyken yazıldıklarını bilmiyor oluşum, bu kitap hakkında hissettiğim negatifliği azaltmaya yetmiyor. Bu bir roman değil ve buna şiir de demem ben. Bu başka bir şey, henüz bir adı yok. Düz yazı desen değil, şiir desen değil; olsa olsa "cümle" olur bunun adı. Tüm kitap yan yana gelişlerini bir türlü açıklayamadığım kelimelerden oluşuyor adeta. Belki bunlar yazarın kafasında çok mantıklı bir düzen halindedirler, fakat benim kafamda sadece kaos var. Kaos, kaos ve daha çok kaos. Orijinal olayım, imge kullanayım derken nerede duracağını bilememiş sanki yazar. Anlaşılamayan o kadar çok satır var ki, kitap bana bir şeyler katacağına benden bir şeyler eksiltmiş gibi hissetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Sevdiğim bir yerden alıntı yaptığıma göre, bir de hiçbir şey anlamadığım "Burada ne oluyor?" dedirten bir kısım alıntılamak istiyorum. Belki o zaman ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim:
Seninle ölmek ne güzeldi. Balkonları temizlerken sol kolum kırıldı. Kan oturuyor gözlerime, yorgun sarı pullar uçuşuyor, midem bulanıyor; seninle sessiz boşluğu yaşayışıma. Durup, zenci bir yosma olduğumu düşünüyorum. Öyle siyahım ki..; şaşırtmıyor beni görünmezliğin şiiri... Artık özgürüm, öyle yalnızım ki...
Ayrıca, yazarın keyfi noktalama kullanımını da pek sevdiğim söylenemez fakat bu tamamen altında yatan anlamları algılayamayışımdan. Elbetteki bir anlamı olmalı, yoksa hangi yazar tüm kitap boyunca soru işaretinden kaçıp, kesme işareti kullanacağı yere virgül koyar ki? Ya da gereksiz yere fazla konulan noktalara ne demeli? Hani bir şeyler olduğunu hisseder ama parmakla işaret edemezsiniz ya, tüm kitap boyunca aynı histen kurtulamadım ve her anından nefret ettim. İmgeden kitap yapmışlar, bunu da şiir diye satışa sunmuşlar demelik bir kitap olmuş bence ve beğenmedim. Keşke yanında bir de "kullanım kılavuzu" tadında bir ek verselermiş de, ne okuduğumuzu anlasaydık az da olsa.

Okuyucunun kafasını karıştırma odağını kendine amaç edinmiş kitapları sevemiyorum, sevemeyeceğim. Eğer çok iyi bir şiir çözümleyicisi, imge açıklayıcısı değilseniz önermem. Gerçi o zaman bile önermem. Bana hiçbir şey katmayan, keşke okumasaydım dediğim bir kitap oldu. Ha, bazı yerlerinde "Yaşanmışlık gerek sanırım anlamak için," dediğim noktalar oldu, o yüzden ucunu açık bırakıyorum: Ben beğenmedim, belki siz beğenirsiniz fakat önerir misin derseniz cevabım büyük bir hayır.

Tapınaktan Selamlar

Aslında aklımda bir "ilk yazı" yazmak gibi bir düşünce yoktu fakat boş bir blogun kimsenin ilgisini çekmeyeceği gibi, adı "Artemis'in Güncesi" olan boş bir blog pek açıklayıcı olmuyor insanlar için. Biz Olimpos Günceleri olarak hevesli okuyucularız ve hepimizin birer kişisel kitap blogu var! Eh, kitap blogları ne işe yarar? Elbetteki kitap eleştirmeye. Bu bloglar aracılığıyla meraklılarına kitaplar hakkındaki düşüncelerimizi aktaracağız ve kitaplara puan vereceğiz. Yani klasik bir kitap blogu ne yapıyorsa onu yapacağız da denebilir. 

Daha önceden blog kullanma tecrübelerim olmuştu, hala duran iki blogumsa biri çok eskiden oynadığım bir online oyun için, diğeri de lise hazırlık yılımda edebiyat dersime giren öğretmenin verdiği bir kitap okuma ödevi için açılmıştı. Kısacası bu uzun soluklu görünen ilk blogum olacak denebilir; bundan öncekiler hep öylesine şeylerdi fakat bu sefer kararlılığın dip noktasında diğer tanrı ve tanrıçalarımla buluştuğum için önümde hiçbir engel kalmadı.

Diğer Olimposlulara kenardaki "Günceler" adlı yerden ulaşabilirsiniz ve bir de Facebook sayfamız var! Ona da Olimpos Günceleri logosuna tıklayarak gidebilirsiniz. Biz burada bir araya geldiğimiz için çok heyecanlıyız ve umarım siz de heyecanlsınızdır. (Boş salona konuşan şizofrenik blog yazarı.)

Eleştiriler, tanıtımlar ve daha nicesi... Her şey sırayla elbette. :) Linkleri aşağı ekliyorum, belki Olimposluların bloglarına da göz atmak istersiniz:

Olimpos Günceleri Blog Grubu

Facebook Sayfası
https://www.facebook.com/pages/Olimpos-Günceleri/834750323210351


http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai