30 Eylül 2014 Salı

A'dan Z'ye Kitap Cenneti

Orijinal yazının Hayal Perest'in Zaman Yolculuğu blogunda olduğu, benimse farklı bir blogda görüp hoşuma giden bu etkinliği aslında önceki gün yapmayı planlıyordum fakat kitaplarım yanımda olmadığından, haftasonuna kadar beklemem gerektiğini düşünmüştüm. Eh, günlerden salı olduğunu düşünürsek beklemekten vazgeçtiğim söylenebilir...

Sahip olduğum kitaplara bakıp bir alfabe listesi çıkartmak için sabırsızlandığım gerçeğini de bir kenara bırakırsak, sanırım artık kitaplara geçebiliriz! :3












Eksik harfler: (elbette) Ğ, J, O, Ş, Ü
Sizin kitaplığınızda neler var?
Adı: Bir Cinsel Sapığın Gizli Hayatı
Yazarı: J. Alexander Bokin
Yayınevi: Yirmdört Yayınları
Sayfa Sayısı: 128
Goodreads Puanı: -

Dünyanın birçok yerinde her gün yüzlerce, binlerce suç işleniyor. İçlerinde öyle olaylar var ki; toplumu derinden etkiliyor, insanları sarsıyor ve yaşamı yeniden sorgulatıyor. Suç ve suçlu, insanlarla birlikte yaşıyor. Bu olayların birçoğu, sinema, TV ve edebiyatın konusu oluyor. 
“Yaşanmış Suç Öyküleri” dizisindeki olaylar; ABD başta olmak üzere, bir çok ülkeden seçildi. Kitaba alınan olaylar; yaşandığı ülkede toplumu sarsmış; örnek oluşturmuş; suçun oluşum ve yargılama süreçleriyle topluma mal olmuş suç öyküleridir. Olaylar ve insanlar gerçektir. Kurgulanmasına karşın, bir belgesel tadındadır.

Kitabın arka kapak yazısı onun kurgulanmış olduğunu söylese de, kitapta yaşanan olaylar ve insanların gerçekliği bu kitapta anlatılanların kurgu sınırlarından çıkmasına neden oluyor bence. Öncelikle, kitabın adının yanlışlığından söz etmek istiyorum; sonra zaten anlatıma gelirim bir şekilde. 

Kitabın adı "Bir Cinsel Sapığın Gizli Hayatı" olmasına karşın, içeriğe bakıldığında üç suçlunun hayatından bahsediliyor. Birincisi başlıkta gördüğümüz cinsel sapık ve aynı zamanda kitabın yazarının kuzeni (ki bu konuyu oldukça ilginç buldum. Kitapta, yazarın kuzeninin adı Jack Alexander Bokin olarak geçiyor, bu kitabın yazarı olarak gösterilen ismin de bu olduğunu fark etmemek çok güç. Aynı zamanda ben bu kitabı internette aradım biraz ve hakkında hiçbir şey bulamadım... Sanki kitabın sadece Türkçe versiyonu varmış gibi!), Charles Peace ve Madalyn Murray O'Hair cinayeti.

Kitabın %50'den daha büyük bir kısmının Charles Peace ve hayatına, onunla beraber gezen uzun suç listesine ayrılmış olduğu düşünülürse bence kitabın adı da bu suçlunun anısına verilmeliydi; sonuçta Bokin ve O'Hair kısımları toplasanız 50 sayfa anca edermiş gibi duruyorlar. (Elbette o kadar az değildir fakat işin Peace kısmına bakınca gerçekten kısalar.) Yani isminin oldukça yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.

Onun dışında, tanıtımda da dediği gibi oldukça belgeselvari bir anlatımı olan bir kitaptı ve eğer boş vakitlerimde birkaç sayfa birkaç sayfa okumam gerekmemiş olsaydı, birkaç saat içerisinde bitirebileceğim, akıcı bir anlatımı vardı. Aynı zamanda ilginç üç olaydan bahsediyordu; bu tür cinayet ve suç olayları, hele gerçekse, olduktan bilmem kaç yıl sonra bu tarz bir dille anlatılınca, sizin de okuyup meraklanmaktan başka çareniz kalmıyor. 

Dürüst olacağım, ilk hikaye oldukça rahatsız ediciydi. Cinsel sapık olan hikaye oydu ve Bokin'in kadınlara yaptığı; aynı zamanda yaptıktan sonra yanına kalanları gördükçe "Bu tür insanlar gerçekten olamaz," dedim birçok kere. Aynı şekilde Bokin'inkinden sonra Peace'i okumaya başladığımda, bir noktada arkadaşıma anlatırken şunu dediğimi anımsıyorum: "Çok bir şey yok, henüz sadece bir cinayet işledi." Tabii Peace bu lafımı üzerine alınmış gibi, okudukça ne kadar uzun bir suç listesine sahip olunabileceğini gördüm sanki.

O'Hair durumu biraz daha farklıydı fakat hepsi gibi onu da merakla okudum ve bitirdim. Kitabın kurgu sayılamayacağını düşündüğümden ve eleştirilecek pek bir yanı olmadığından, aslında tam olarak ne diyebilirim bilmiyorum. Gerçekten sevdiğim ve eğer serinin devamı çıkmış olsaydı alıp okuyacağım bir kitaptı fakat anladığım kadarıyla kitap yok. Aslında okuduğum şey bir illüzyon. (Ya da internette araştırma yapabilme kabiliyetim oldukça düşmüş. Eğer arayıp bulursanız, bana yorumlarda link falan bir şeyler atabilir misiniz?)

Bu tür gerçek davalara meraklı meraksız herkesin okuyup heyecanlanabileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum ve gerçekten çok, çok hoşuma gitti. Kesinlikle tavsiye ediyorum; hayatta bu tarz insanların da olduğunu bilmek gerekiyor bence. Kocaman bir EVET diyorum bu kitap için. Beni heyecanlandırmamış olabilir belki, fakat bu heyecan eksikliğini birçok noktada telafi ediyor. Okuduğum için asla pişman olacağımı sanmıyorum.

28 Eylül 2014 Pazar

Adı: Atlantis Riptide
Yazarı: Allie Burton
Yayınevi: Smashwords
Sayfa Sayısı: 298
Goodreads Puanı: 3.79
KİTABIN TÜRKÇE ÇEVİRİSİ BULUNMAMAKTADIR.

Sixteen-year-old Pearl Poseidon ran away from the circus tired of her adoptive parents’ abuse of her special skills. As a runaway, she craves anonymity but when she saves a small boy from drowning she draws attention to herself and her special abilities. Boardwalk employee and aspiring investigative reporter, Chase Thomas, helps her with the rescue and witnesses her amazing dive.
Now, he has questions. And so do the police.
Unbeknownst to Pearl, a battle rages under the Pacific between Loyal and Non-Loyal Atlantean forces and each side wants to use her powers for their cause. Will the commotion in the ocean expose her secrets to the world? Will Chase’s reporter-determination ruin their chance for a real relationship? Will staying near the ocean she loves catapult into a battle royale?

Bu kitap Smashwords'ten indirdiğim, serinin ilk kitabını bedava alabildiğim serilerden birinin ilk kitabıydı ve bilmiyorum; kitaba başlarken ne bekliyordum, şimdi ne düşünüyorum, gerçekten bilmiyorum. Aklımda sanırım bir sürü düşünce var fakat hepsi dağınık bir halde çünkü kitap da bana biraz dağınık geldi. Neyse, hiçbir şeyin acelesi yok ve düşüncelerimin hepsini tek tek anlatabileceğim.

Öncelikle bu kitabın bedava olması iyi bir şeydi çünkü para verip almış olsam üzülürdüm. Evet, devamında ne olacağını merak ediyorum ve oldukça kısa bir sürede de sonuna geldim; fakat bu kitabın kısalığından ve fazlasıyla hikayevari olmasından kaynaklanıyordu. Zamanımın çoğunu geçirdiğim hikaye-kitap sitesi Wattpad'de okuyacağım bir şeye benziyordu; para verip alacağım bir şeye değil. Tamamen boş zamanlarda okunabilecek, öylesine bir kitaptı bence. Ne öyle mükemmel bir kurgusu vardı, ne sağlam karakterleri. Tam anlamıyla "eh" bir kitaptı benim için.

Chase karakteri Pearl'in sırlarını fazla hızlı kabullendi ve o ikilinin yaşadığı ilişki yıldırım nikahlarını andırıyordu bana; fazla hızlıydı her şey kısacası. Bir sahneden diğerine geçişlerde bile yazarın acele içerisinde olduğunu düşünmeden edemedim; bir an Pearl ve Chase hayatları için birileriyle savaşıyorlar, öbür an kraliyet sularında Pearl'in asıl kaderini öğreniyorlar. Bu tür hızlı gelişen kitapları sevmem ve bu kitaba da yakışmıyordu bu hız bence; eğer bazı şeyleri ağırdan alsaydı yazar ve detaylandırsaydı, çok daha başarılı bir kitap olabilirdi bu.

Aynı zamanda kızın çevresinde olan olaylara karşı hissettiği o sorumluluk duygusunu da abartı buldum. Bindikleri feribotun motoru bozuluyor ve kız kendini suçlu tutuyor; sırf su altında nefes alabiliyor ve başkalarına da bu özelliği verebiliyor diye diğerlerini "kurtarmak zorunda" hissediyor kendini. Sen bunu yapamayan normal bir insan olsaydın hepsi ölecekti, onları kurtarmak senin gören değil! diye bağırasım geliyor kitabı okurken. Bunu da hiç anlamam; neden kitaplardaki "normal olmayan" güçlere sahip bütün karakterler insanlığı kurtarma isteğiyle yanıp tutuşurlar? O feribotun bozulmasıyla kızın hiçbir alakası yoktu, yine de kendi üstlendi sorumluluğu. Anlıyorum duyarlılık iyi bir şey, ama bunun artık aptallık derecesine ulaştığını düşünüyorum. Bilmiyorum, iticiydi.

Kitabın dilini de fazla yapmacık buldum. Başlarda okurken sürekli takıldım, bir türlü içine giremedim, pek akmadı benim için. Sonrasında ancak hikayenin içine girmeyi başardıktan sonra, hızlı olay örgüsü sağ olsun, ilerlemeyi başarabildim. Bir şey daha, tüm karakterler bir şekilde "Aaa, sen de mi öylesin!" tarzı ifadelerde buluşuyordu; yani yazar yeni karakter eklememek için resmen önceki karakterleri yeniden dönüştürmüş, karakter geri dönüşümü diye bir şey varsa onu yapmış. Bir kitapta sadece bir avuç karakterin olmasını sevmediğimden bu da rahatsız etti beni.

Son bir şey; kitabın başı fazla uzatılmış, sonuysa aceleye gelmiş gibi hissettim. Kızın Mermaid Beach'e gelişi ve Chase'le tanışması, sonra onların arasındaki ilişkide olan olaylar falan filan derken kız birden kendini taraflararası bir savaşta buldu fakat bu Atlantis olaylarıyla ilgili hiçbir altyapı duymadık. Bilgilerimiz oldukça sınırlı ve bu kurguda büyük bir boşluk yaratıyor bence. Eğer yazar Atlantis kısmında daha vurgu yapmış olsaydı belki daha çok sevebilirdim.

Şimdi diyeceksiniz o kadar şeyi sevmediğini belirttin, ama kitaba neden eh diyorsun diye; ben de bilmiyorum. Yani kitaptan tam anlamıyla nefret etmedim, hatta okurken eğlendiğim noktaları da oldu, fakat olumsuzluklar benim için fazlasıyla ortada, fazlasıyla belirgin olduğundan kitaba 2.5 bile veremiyorum. Tam bir 2. Ve önerir miyim kısmına gelirsek; hayır. Sadece az çok eğlenerek zaman geçirmiş olacaksınız, hani çok bile eğlenmeyeceksiniz. Bunu okuyacağınıza gidin daha eğlenceli kitaplar okuyun bence.

8. Beyoğlu Sahaf Festivali {2}

Bu hafta aslında sahaflara yeniden gitmeyi düşünmüyordum fakat bir arkadaşımın bize gelmesiyle, "Hadi gel seni sahaflara götürelim!" şeklinde, o yağmurlu havada yeniden sahaflarda bulduk kendimizi. Tam olarak emin olmasam da, sanırım üzerinden sürenin geçmesiyle, ya kitapların fiyatları ucuzladı, ya ben ucuz olanlara doğru yöneldim, ya da tamamen bugüne özel bir durum vardı. (Sonuncusu olmadığına eminim, fakat aşağıda göstereceğim 6 kitaba toplam 24 TL ödedim. Gerisini siz düşünün.)


Dünyanın birçok yerinde her gün yüzlerce, binlerce suç işleniyor. İçlerinde öyle olaylar var ki; toplumu derinden etkiliyor, insanları sarsıyor ve yaşamı yeniden sorgulatıyor. Suç ve suçlu, insanlarla birlikte yaşıyor. Bu olayların birçoğu, sinema, TV ve edebiyatın konusu oluyor. 
“Yaşanmış Suç Öyküleri” dizisindeki olaylar; ABD başta olmak üzere, bir çok ülkeden seçildi. Kitaba alınan olaylar; yaşandığı ülkede toplumu sarsmış; örnek oluşturmuş; suçun oluşum ve yargılama süreçleriyle topluma mal olmuş suç öyküleridir. Olaylar ve insanlar gerçektir. Kurgulanmasına karşın, bir belgesel tadındadır.

Cinselliğin ve ahlaksızlığın üzerine yazılmış kitaplar, hele gerçek olaylarla bağlantısı varsa, bende büyük merak ediyor. Bir toplumun en kilit noktasının cinsellik olduğunu düşündüğüm için sanırım. Bilmiyorum fakat ilginç bir şeye benziyor.

#2: Coşkunun Bedeli - Jackie Collins

İşte gerçek; istediğim kadınla, istediğim zaman yatabilirim, hiç dert değil. Kadınlar her zaman sevişmeye hazırdır. Yenecek olgunluğa gelmiş meyvelere benzerler. Onları her şeyi yapmaya ikna edecek sihirli sözcükleri beklemektedirler. Evli, bekar, yaşlı, genç, çaresiz, dul, frijit ya da azgın, hiç fark etmez. Göster yeter; benim olurlar. Gördüğün gibi, ne dediğimi biliyorum; anahtarı keşfettim ve inan ki her defasında da kilidi açıyor...

Bu aldığım ilk kitap oldu. İsmi pek çekici gelmiyor, fakat birkaç sayfa baktım ve aslında sarabilecek bir kitaba benziyor; bütün o dış görünüşünün altında gerçekten hoş bir şeyler olabileceğine inanıyorum. Yoksa da, öğreniriz zaten, işimiz ne ki?

#3: Ejder Ateşi (Firelight, #1) - Sophie Jordan

Gizli Bir Gerçek 
Ezelî Düşmanlar 
Lanetli Bir Aşk
Jacinda bir drakidir… Ejderha soyundan gelen ve en büyük savunma gücü insana dönüşmek olan bir ırka mensuptur. Küçük yaştan itibaren özel yeteneğiyle göze çarptığını ve her hareketinin izlendiğini bilse de, özgürlük onun için her şeyden önemlidir. Halkının en kutsal kuralını çiğneyince hayatı tehlikeye girer ama Will isimli yakışıklı bir yabancı sayesinde kurtulur...
Fakat bu yabancı onun türünden olanları avlamaktadır.
Ailesiyle insanların arasına kaçan Jacinda çevresine uyum sağlamaya çalışır. Tek tutunabileceği dal, içindeki drakiyi canlandıran Will'dir.
Karşı konulamaz bir şekilde ona kapılsa da Jacinda, onun avcı olduğunu bilmektedir. Ondan uzak durması gerekmektedir ama içindeki draki yavaş yavaş öldüğü için en tehlikeli düşmanıyla yakınlaşmayı bile göze almıştır.
Efsanevi güçler ve nefes kesici bir romantizm, tüm beklentileri aşan ve sevgisi kadim bir uçuruma köprü ören bir kızın öyküsünde can buluyor.

Bu kitabı ilk çıktığından beri raflarda kesiyordum, fakat nedense yirmi lira vermeye bir türlü kıyamıyordum. Bugün de sahaflarda karşıma çıkınca dedim, "İşte bu! Alıyorum seni," ardından da parasını ödeyip mor çantama tıktım. Uzun süredir merak ediyordum, yakında öğrenecek olduğum için de mutluyum. ^-^

#4: Ölüm Şarkısı - P.J. Parrish

Ya severek dinlediğiniz sıradan bir şarkı, bir gün 'Ölüm Şarkı'nız olursa?
Beş farklı ceset... Beş farklı yer... Beş farklı kadın... 
Aynı katil tarafından öldürülmüş olmaları dışındaki tek ortak noktaları, sarışın olmalarıydı. Birbirleriyle olan bağlantılarındansa kimsenin haberi yoktu. Ta ki gazeteci Matt Owens, gözlerini bir anlığına kız kardeşinden ayırana kadar.
Miami Beach'te yaşayan kardeşini ziyarete gelen Mandy Owens, bir gece kulübünde eğlendikleri sırada aniden ortadan kaybolur. Çok geçmeden eski bir otel odasında cesedi bulunduğunda, suçluluk duygusuyla mücadele eden Matt'in elinde katile ulaşmak için tek bir ipucu vardır. Kaçırıldığı saatlerde kız kardeşinin iPod'una yüklenmiş olan tüyler ürpertici bir şarkı ve onun sözleri. 
Paris'te bir sevgili... Başını kestim...
Matt, bu ipucunun Paris'te işlenmiş bir cinayeti işaret ettiğini fark ettiğinde kendini kusursuzca kurgulanmış bir bulmacanın içinde bulur. Peki, bir sonraki kurbanını seçmeden önce bu saplantılı katilin aklını okuyabilecek kadar zeki midir?
Artık duyduklarınıza inanmayın. Bu oyunda hiçbir nota, hiçbir şarkı göründüğü kadar masum değil.
Bu katilin hastalıklı aklının içine girdiğinizde çok şaşıracak ve bu kitaptan sonra şarkılara bir daha aynı gözle bakamayacaksınız.

Bu da tıpkı 3. kitap gibi, raflardayken bakıştığım fakat bir türlü beraberimde kasaya götüremediğim bir kitap olmuştu fakat bunun asıl nedeni, benim genel olarak polisiye okumamamdı. O parayı verdikten sonra pişman olmaktan korkuyordum, bir de o sıralarda evim yine kitaptan geçilmiyordu. (Tıpkı şu an olduğu gibi, son birkaç haftadır tek yaptığım kitap almak resmen.) Ve işte, artık benimsin dostum!


“Güzel”, lakabından hiç hoşlanmaz. Zayıf, sıradan bir kızdır çünkü. Asıl güzel olan, ablalarıdır. Ancak o, görüntüsündeki eksiklikleri cesaretiyle telafi edecektir.
Bir gün babası eve dönüp, ormandaki büyülü sarayla ilgili öyküyü anlattığında ve orada yaşayan Çirkin’e verdiği sözü itiraf ettiğinde, Güzel saraya gitmek zorunda olduğunu anlar ve mahkumiyeti gönüllü olarak kabul eder. Babası önce izin vermez ama Güzel ondan çok daha inatçıdır.
Robin McKinley’nin masalsı romanı, garip bir çiftin, yani Güzel ve Çirkin’in olağanüstü aşkını anlatıyor.

Tıpkı estetik ambalajlar gibi, güzel kapaklar da bir zaafım ne yazık ki. Bu kitabın kapağına baktığımda içimin yağları eridi, renkler öyle bir hoşuma gitti ki, almazsam içimde kalacağını biliyordum. Biraz kitaba da baktım, dili de çok kötü değil gibiydi, sonra güzel ve çirkin üzerine olduğunu görünce, "Bir masalın yeniden anlatımı o kadar da kötü olamaz," diyerek indirdim mor çantaya. 

#6: Mutlu Ölüm (In Death, #4) - Nora Roberts

Çıplak Ölüm, Görkemli Ölüm ve Ölümsüz Ölüm'ü takip eden Mutlu Ölüm, Nora Roberts'ın 2058'de geçen, Eve
Dallas Polisiyeleri dizisinin dördüncü kitabı. Heyecanlı bir cinayet romanı olmasının yanında, okurların merakla izlediği Eve-Roarke aşkını anlatmaya devam ediyor.
Parlak bir mühendis, ünlü bir avukat, tartışmalara konu olan bir politikacı, yüzlerinde mutlu bir gülümsemeyle intihar etmiştir. Hiçbir ortak yanı olmayan bu üç kişinin kendilerini öldürmek için hiçbir belirgin nedeni yoktur. Dördüncü intihara tanık olan Eve Dallas, bu ölümlere kuşkuyla bakmaktadır. Otopside, kurbanların beyinlerinde belirlenen minik yanıklar, kuşkularında haklı olduğunu ortaya koyar. Bu lekelerin nedeni genetik bir anomali midir; yoksa teknolojinin araç edildiği cinayetler mi söz konusudur? Eve'in soruşturması, onu sanal gerçeklik oyunlarının kışkırtıcı dünyasına sürükler. Bu dünyada zevk ve arzu yaratmak için kullanılan teknikler, zihni kendi yıkımını yaratacak bir silah haline getirebilir mi? Ve... Eve, Roarke ile yaşadığı mutluluğu da tehdit eden tehlikeli bir oyuna girer...

Hala seriyi toplamaya devam ediyorum... Bakalım ne zaman okuyabileceğim.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Lost Gods (Summoners, #2) - A. M. Yates | Yorum

Adı: Lost Gods
Yazarı: A. M. Yates
Yayınevi: Smashwords
Sayfa Sayısı: 420
Goodreads Puanı: -
Seri: Summoners #2
KİTABIN TÜRKÇESİ BULUNMAMAKTADIR.

Josie Day is about to lose the one bright light that has kept her from plunging into total darkness—a summoner hidden behind a mask of fire.
Though she unmasked her mother’s murderer, revealing the traitor within her tribe, the threats keep coming.
Her new power is linked to a forbidding prophecy. Death lurks in every pathway. And a wolf prowls the city streets.
TÜRKÇE ÇEVİRİ
Josie Day, onun tamamen karanlığa dalmasını engelleyen o parlak ışığı kaybetmek üzere; ateşten bir maskenin arkasında saklanan bir çağırıcı.
Annesinin katilinin maskesini düşürdüğü ve kabilesindeki haini ifşa ettiği halde, tehtitler gelmeye devam ediyor. Yeni güçleri yasak bir kehanete bağlı. Bütün geçişlerde ölüm geziniyor. Ve bir kurt şehir sokaklarında sinsice dolanıyor.
Not: Çeviri bana aittir, hatalar için özür dilerim.

Serinin ilk kitabını okumayı bitirdiğim gün, ikinci kitabı satın alıp okumaya başladığım gündü. Kısacası ben bu kitaba yaklaşık bir ay kadar önce başladım; ardından da, “Yorumu kitabı bitirdikten sonra yazmalıyım,” düşüncesiyle kitabın son bölümünü erteledim, erteledim, erteledim; bugüne kadar. Tek sorun, üzerinden bir ay kadar bir sürenin geçmiş olmasıydı ve şu noktada sorsanız, kitabın içindeki olayları hatırladığımı iddia edemem. Yani, elbette hatırlıyorumdur; üçüncü kitabı okumaya başlasam zorlanmam fakat aynı şekilde, “Neler oldu, say,” dese biri; sayamam.

Normal bir durumda oturur kitabı baştan okurdum fakat şu bir haftadır o kadar bıkmış bir durumdayım ki, herhangi bir kitabı oturup en baştan okuyacak enerjiyi kendimde bulamıyorum. Ayrıca, tam olay örgüsünü hatırlayamasam da, kitapta yaşadığım heyecan anları hala aklımda canlanabiliyorken, kısa bir yorum yazmanın kötü bir yanı olamazmış gibi hissediyorum. Çok bilindik bir seri olmadığından, kitapları gerçekten gidip okuyacak insan sayısının en fazla iki (2) olduğunu düşünüyorum; bu da, teknik olarak, bu yorumun pek bir insana yardımcı olmayacağı anlama geliyor.
Ama olsun, ben yine de düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Bu serinin ilk kitabı, Minor Gods hakkındaki yorumumu okuduysanız yazarın yaratıcı dünyasına hayran kaldığımı hatırlarsınız – veya belki de siz de tıpkı benim gibi, bir ay önceki bir tarihte okuduğunuz o yazıda nelerden bahsedildiğini hatırlayamıyorsunuzdur ve bunu çok doğal karşılarım – bu hayranlıktan hiçbir şey eksilmedi. Kitap, ilk kitabın devamı şeklinde ilerlediğinden olaya tekrardan girme konusunda pek bir sıkıntı yaşamadım ve aynı zamanda, ilk kitabın sonunda bırakılan soru işaretlerinin birçoğuna yanıt buldum!

Tabii bu, ikinci kitapla beraber yeni soru işaretleri doğmadığı anlamına gelmiyor. Mesela, en çok, kendisini Mother Earth olarak gören karakterin oğlunun kimliğini merak etmekteyim; “Fog God kim olabilir?” sorusu oldukça büyük bir yer kaplıyor zihnimde, fakat ne kadar arayıp tarasam da, kendi kafamda bir yanıt üretemiyorum.

Yapacak bir şey yok, bu sefer arayı çok açmadan üçüncü kitabı okumak gerekecek. Bu üçlemenin aslında tek bir kitap şeklinde yazılıp ardından üçe bölündüğüne dair düşüncem nedeniyle aslında pek bir eleştiri, yorum niteliğinde bir şeyler yazamıyorum bu kitap için; çünkü diyeceğim herhangi bir şeyi çoktan Minor Gods için söylemiş olabilirim. Pek bir farklılıkları yok; oldukça benzerlikleri var. Yazarın anlatımı en küçük bir şekilde de değişmediğinden bu teorim kafamda daha güçleniyor.

Ayrıca, ilk kitapla ilgili yazıda söyledim mi hatırlamıyorum fakat bu serinin kapaklarına bayılıyorum. Çok özel bir yanları yok, fakat aynı şekilde beni içlerine çekiyorlar resmen… Estetiğe ve tasarıma oldukça önem veren biri olarak beğendiğim bir kapak gördüğümde gerçekten mutlu oluyorum; bu kapaklar da öyle kapaklara örnek benim için.

Oldukça amaçsız bu yazının sonuna gelirken de, klasikleşmeye yüz tutmuş soruyu yanıtlıyorum; “Önerir miyim, önermez miyim?” İlkini önermiştim; neden bunu önermeyeyim ki? Öneriyorum elbette. Yani evet. Gidin ve ilk kitabı okuduysanız seriye devam edin; pek bir şey kaybetmezsiniz. Sadece, minik bir tavsiye, benim yaptığım gibi yapmayın ve kitabı arayı çok açmadan bitiriverin.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Adı: Aşkın Ömrü Üç Yıldır
Yazarı: Frédéric Beigbeder
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 170
Goodreads Puanı: 3.50
Seri: -

Sivrisineklerin ömrü bir gündür, güllerinki üç gün. Kedilerin ömrü on üç yıldır, aşkınki üç. Böyle işte. İlk yıl tutku, sonra bir yıl şefkat ve nihayet bir yıl can sıkıntısı.
İlk yıl, "Beni terk edersen kendimi ÖLDÜRÜRÜM" denir.
İkinci Yıl, "Beni terk edersen, acı çekerim, ama kendimi toparlarım" denir.
Üçüncü yıl, "Beni terk edersen şampanya patlatacağım" denir.
Sizi aşkın hayat boyu sürdüğüne inandırırlar, oysa aşk kimyasal olarak üçüncü yılın sonunda yok olur.
İlk yıl eşyalar satın alınır. İkinci yıl eşyaların yerleri değiştirilir. Üçüncü yıl eşyalar paylaşılır. Hakikat, aşkın mis kokuları arasında başlayıp bok kokuları içinde bitmesidir.

Bu kitap, 8. Beyoğlu Sahaf Festivali'nden aldığım kitaplardan biriydi ve bir sahaf çalışanının "tavsiyesi" üzerine almıştım. Biraz baktıktan sonra içine, yeterince ilginç olduğuna karar vermiş olmam sanırım o gün verdiğim en iyi kararlardan biriydi çünkü bu kitap gerçekten ilginçti. Aslında, yakın bir gelecekte başlamayı planlamadığım, fakat başladığını görünce "Katılmalıyım!" düşüncesiyle bir katılımcısı olduğum Okuma Şenliği Güz 2014 etkinliğindeki kategorilerden birine yerleştirdiğim bir kitaptı. Eh, kısa da olunca, insan bir an önce başlayabilirmiş gibi hissediyor. Şu sıralar okumam gereken çok kitap olmasına rağmen başlama sebebim en azından kısa olmasıydı.

Kitaba 23 Eylül 2014, saat 22:30 sularında başladım; şimdi de bu yorumu, en azından bu satırları, 24 Eylül 2014, 21:15 sularında yazıyorum. Kısacası kitabı bitirmem bir günden kısa sürdü; ki okul işleri, dersler ve ödevler, o bu şu derken, bu kadar hızlı bir şekilde sona ulaşmayı beklemediğim bir gerçekti. 

Kitabı okumaya başlarken ondan ne beklemem gerektiğini bilmiyordum, yani ortada bir "beklenti" söz konusu değildi; ilk birkaç on sayfayı aynı boş zihinle okudum, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor, gelecekte neler olabileceğini tahmin etmeye başlamak için bir nokta bekliyordum. O noktanın, kitabın son 10 sayfasına kadar gelmediğini söylemek istiyorum; bunu söylerken de aynı zamanda daha önce varlığını hiç bilmediğim bir yazımın etkisinde olduğumu belirtmek gerek. 

Kitap, yazarın Marc adındaki bir karakterin yaşadıklarını anlatmasıyla başlayarak sonra kendi hayatına doğru ilerliyor ve bunu da belirtiyor zaten; diyor ki, bundan sonra kendimi anlatacağım. Fakat kitapta geçen ismin Marc olması beni çoğu noktada şüpheye düşürmüştü; "Acaba yazar sadece mükemmel bir kurgudan mı ibaret?" Kitabın sonlarında yazar, kendi adını da işin içine katarak, yaşananların gerçek olduğunu kanıtlamış oluyor. Evet, kitapta yazanlar yazarın başında geçen şeyler.

Ben normalde o gerçek hikayeleri sevmem. İçlerinde bir durgunluk olur, kurgunun bir parçası onlarda eksiktir ve akmazlar. Bu kitapsa bunu yaşatmadı bana; kurguda olabilecek birçok şeyi içerdiği gibi, aslında biraz da fazlası vardı bile denebilir. Yazarın serpiştirdiği cümleler bütünle süper bir uyum içerisinde ve o yüzden "Biri bana ders veriyor," diye düşünmüyorsunuz. Bu kitap, yazarın tecrübelerinden oluşuyor ve o da bunu okuyucuya sansürsüz bir şekilde anlatıyor.

Etkilendim, çünkü kitap bana olabileceğini düşünmediğim şeylerin varlığını gösterdi. İki kısımdan oluşuyor ve ikinci kısmın başına kadar kitabın anlattığı şeyin "Karısını aldatan bir yazarın, karısını aldattığı kadına kavuşamayışı ve o kadına hissettiği aşk; aynı zamanda da karısını nasıl aldattığını" olduğunu düşünüyordum. Aslında bu da yanlış sayılmaz; sadece, gerçeğin tamamı değil, o kadar. Kitabın aslında anlattığı şeyin ne olduğunu söylemek istemiyorum çünkü okuyup öğrenirseniz kesinlikle daha kalıcı bir etki yaratacaktır.

Aynı zamanda, kitapta o kadar çok cümle çizdim ki, birkaç alıntı yapmazsam eksik hissedeceğim:
Peri masalları sadece peri masallarında vardır. Hakikat daha aldatıcıdır. Hakikat her zaman aldatıcıdır, herkes bu yüzden yalan söyler.
İstediğim şeyin aşktan kaçmak olduğunu anladığım güne kadar aşkı aradığımı sandım.
Sizi sevdiğiniz şeyden tiksindirmeyi amaçlayan bu sistemi (yazar burada evlilikten söz ediyor) yaratabildiğine göre, aşkın gücü, o inanılmaz kudreti, Batı toplumunu dehşete düşürmüş olmalı.
Kitabın öyle bir anlatımı var ki, az önce de bahsettiğim gibi, sadece o konulardan söz ediyormuş hissiyatı uyandırıyor sizde ve, "Hep aynı şeyleri mi anlatacak?" diye düşünmeden edemiyorsunuz; ya da en azından bana öyle oldu. O yüzden sonu geldiğinde o kadar beklenmedik ve aynı zamanda sevimliydi ki, şaşkınlıkla sevinci aynı anda yaşıyorsunuz; son, içinizi ısıtıyor.

Okurken düşünüyordum, "Acaba ben bu kitabı önerir miyim, önermez miyim?" ... Son bölümleri okuyana kadar bir belki diyeceğimi, yani meraklısına bırakacağımı düşünüyordum; fakat o son kısımlar benim bu kitaba olan bakış açımda oldukça çok şey değiştirdi. Etkilendim ve sizlerin de etkilenmesini istiyorum; yani bu kitap benden bir evet aldı. 
(Aynı zamanda yazarın diğer kitaplarını da bulabildiğim kadarıyla okumayı düşünüyorum. Ki bu bende pek olmaz.)

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai