30 Kasım 2014 Pazar

[Aysonu] Bu Ay Ne Okudum? | Kasım 2014


Bu ay geçen aydan bile kötü bir performans sergilediğim için kendime kafa göz dalasım var, fakat bu pek mümkün olmazdı ve olsa bile sonunda çok acıtırdı; o yüzden öyle işlere kalkışmıyorum elbette. Bu aylık çizelgemsi raporumsu şeyin beni gaza getirmesi gerekiyordu, fakat aynı şekilde Okuma Şenliği de beni gaza getirmeliydi; eh, artık bu iki şey de beni pek motive edemediğine göre yapabileceğim hiçbir şey kalmamış demektir.

Gerçi Aralık'tan umutluyum. Sınav yok, fuar yok, teslim edilmesi gereken öyle büyük ödevler yok... Sadece dersler, sıradan ödevler ve biraz daha dersler şeklinde geçecek bir ay işte! O yüzden büyük ihtimalle kitap okumaya çok daha fırsat bulurum. Yani en azından öyle umuyorum.

Gelelim Kasım'da okuduğum kitapların çizelgesine:

1. Dikkat! Aşk Çıkabilir - Asude - 2/5
2. Sonsuz Aşk - P.C. Cast - 2/5
3. Fallen Souls - Linda Foster - 3/5
4. The 100 - Kass Morgan - 3/5
5. Yabancı - Melissa Landers - 5/5
6. Siyah Buz - Becca Fitzpatrick - 4/5

Geçen ay yine 9 kitap okumuştum ya, 6 ne demek? Neyse, bunu başlayıp sonlandıramadığım kitaplara sayarız artık... Aralık'ta kendime kitap hedefi koyayım diyorum fakat Goodreads'ın şu yıllık hedeflerini şu ana kadar hiç tamamlayamadığımı düşünürsek pek işe yaramayacaktır. :D Çok fazla kitap o ya da bu şekilde yarım kaldı bu ay, hiç de sevmem yarım bırakmayı.

Şu an okumakta olduklarım:

1. Locke Lamora'nın Yalanları - Scott Lynch
2. İlk Bakışta Aşkın İstatiksel Olasılığı - Jennifer E. Smith

29 Kasım 2014 Cumartesi

Adı: Yabancı
Yazarı: Melissa Landers
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 424
Goodreads Puanı: 4.00
Seri: Alienated #1
PİLLİ KÜTÜPHANE'NİN YORUMU İÇİN TIKLAYIN.

Uzaylılar insanlarla iki yıl önce bağlantı kurdu. Şimdi de dünyalı cara, onlardan birini evinde misafir etmeye hazırlanıyor.
Gezegenler arası öğrenci değişim programı kapsamında evinde L'eihrli bir lise son sınıf öğrencisini ağırlamaya hazırlanan Cara, bu sayede hem hayallerindeki üniversiteye ücretsiz gidebilecek hem de o gizemli L'eihrliler hakkında gazetecilerin uğruna öleceği bilgiler edinecektir. L'eihrli öğrenci Aelyx'in, ayakları yerden kesen yakışıklılığı da cabası. Ama işler hiç de düşünüldüğü gibi yolunda gitmeyecektir, çünkü Aelyx'i okulda istemeyenler de vardır ve sayıları hiç de az değildir. Tehdit mektupları almaya başlayan Cara bir süre sonra Aelyx ile okula polis eşliğinde gitmek zorunda kalacaktır.
Okuldaki herkes tarafından dışlanan Cara'nın artık tek arkadaşı Aelyx'tir. Üstüne üstlük Cara ona sırılsıklam âşık olmuştur. Öte yandan Aelyx'in de ölümcül sonuçlar doğurabilecek sırları vardır. Büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olan Cara hem kendi hem sevdiği çocuğun hayatı hem de gezegeninin geleceği için bir ölüm kalım savaşı vermek zorundadır.

Öncelikle kitabın ne hakkında olduğunu duyduğumda kapıldığım ilk izlenim bilim kurguyla genç kurgunun garip bir karışımı olacağı yönündeydi, çok da doğru bir izlenime kapıldığımı kitabı bitirdikten sonra bir kere daha anladım. Kitap zaten tamamen "teen"lere yönelik olarak düşünülmüş, yazarın sitesinde 12 yaş ve üzeri için uygun deniyordu;bu da tam bir genç kurgu olduğunun kanıtı. İçinde uzaylılar, pek detaya inmese de ileri bir teknoloji ve ıvır zıvırlar var, bu da az çok bir bilim kurgu dokunuşu gösteriyor insana. Birisi (kim olduğunu inanın bilmiyorum) kitabı Erasmus'un uzaylı versiyonu olarak tanımlamıştı ve ben de bu tanımlamaya katılıyorum. Biraz öyle, biraz değil.

Kitaptaki uzaylıların DNA'ları insanlarınkine neredeyse tıpatıp uyacak, yani "garip uzaylı gelenekleri ve sistemleri" dışında insanlardan pek farkları olmadığı söylenebilir. Bu da yazara aslında çok büyük kolaylık sağlıyor, çünkü okuyucunun ve özellikle de Cara'nın onu "uzaylı" olarak düşünmemesi çok hızlı bir şekilde gerçekleşebiliyor. Çünkü zaten insanlara çok benziyorlar. Gerçi Aelyx, Cara'ya sürekli "ben insan değilim" diye hatırlatıyor falan da, yok arkadaş, siz aslında insansınız; sadece kültürleriniz farklı. *En azından benim kafamda*

Kitabın şöyle güzel bir yanı var, uzaylı adı altında "yabancı" bir karakter sokup tüm insanların, insanlığın her evresinde yaptığı bir şeyi gözlemlememize izin veriyor: ötekileştirmek. Tamam, belki bu uzaylı/insan durumunda uzaylılar gerçekten de "öteki" fakat bir ittifak olması planlanıyor ve bu da onların bir arada yaşayabilmesini gerektiriyor; oysa insanlar hiç oralı değiller. Protestolar mı dersiniz, yoksa başka şeyler mi, hepsi kitapta var ve yazar aynı zamanda bize L'eihrlilerin de insanlara karşı olan "önyargı" ve "nefret" gibi duygularını, az çok kültür farklarını da göstermiş olduğundan aslında uzaylı/insan değil de, yine insan/insan çatışması okur gibi hissediyorsunuz. Ama unutmayın, bu bir "genç" kitabı, yani işin ötekileştirme tarafı öyle ağır bir şekilde işlenmemiş bence.

Aslında yazarın elinde harika bir fikir ve gerçekleştirilmesi mümkün bir olay varmış, düşünüyorum da, biraz daha çabayla bunu genç kitabı olmaktan çıkarıp daha ciddi bir şeylere çevirebilirmiş... Gerçi bu, o kadar da önemli değil çünkü kitabı eğlenme amacıyla okumuştum ve bu amacı da oldukça yerine getirdi; bu da başarılı bir kitap olduğunu gösteriyor benim için. Kitabı okumaya başladım ve dört saat, oldukça kısa aralıklarla okuyarak yarısını biraz daha geçtim, ardından da işte bugün (23 kasım ama siz bu yazıyı daha sonraki bir tarihte okuyacaksınız) bitirdim okumayı. Hızlı okunan, eğlenceli bir kitaptı anlayacağınız ve sayfaları çevirttiriyordu size.

Cara ve Aelyx yavaş yavaş yakınlaşırken, L'eihr kültürüyle insan kültürünün farklılaştırılmasına harcanan çabaya biraz üzüldüğüm doğrudur, çünkü yazar bunu arada sırada anlamadığımız, L'eihr dilinde kelimeler ve "olmayan" tatlar (Aelyx hiçbir yiyeceği sevemedi, bir şey dışında) ekleyerek yapmıştı ve bilmiyorum, okurken hiç sıkıntı yaratmasa da şu an üzerinde düşünürken bana biraz eksik geldi. Bu haliyle kitabı gerçekten çok sevdim ve oldukça eğlenerek, hızlı bir şekilde okudum fakat aynı zamanda yazarın bu iki... tür? ırk? varlık? canlı? farklılıkları üzerinde daha çok durarak bence biraz daha derinleştirebilirdi romanını. 

Onun dışında yakınlaşmaları oldukça düzgün ve uygun bir şekilde, yavaş yavaş gerçekleşti ve bunu çok sevdim çünkü Aelyx ve Cara'nın birbirlerine karşı olan önyargılarını yıkışlarını sayfa sayfa okumak eğlenceliydi. Ve tabii bu yıkımın sonrasında gelen aşk oldukça güzeldi, çünkü yazar farklı bir "aşk" kavramı yaratmak için çabalamıştı ve sonucunda ortaya çıkan şeyi sevdim. Cara'nın dışlanışı ve bunu umursamamaya çalışı, ilk önce insanlardan nefret eden Aelyx'in Cara'ya ısınışı ve ona yardım etmek isteyişi falan, bunların hepsi okurken içimi ısıtan noktalardı ve kitabı gerçekten eğlenerek okumamda katkıda bulundular.

Ayrıca, elbette, Aelyx çok sevilesi bir karakterdi bence. Detaylarına girmek istemiyorum fakat bunu söylemeden yorumu sonlandırmak da istemedim. İkinci kitap için de sabırsızlanıyorum, umarım çıktıktan sonra GO! Kitap bir an önce çevirir, yoksa gidip İngilizce versiyonunu bile alabilirim bir çılgınlık yaparak, yani bu kitabı o denli sevdim aslında. Saydığım şeylerden dolayı puan kırmayı düşündüm fakat sonra verdiğim puanların beğenimle orantılı olduğunu hatırlayıp, vereceğim 5'i 4.5'e indirmenin oldukça anlamsız olduğuna karar verdim. Okumayı düşünen, elinde bulundurup hala başlamayan herkese öneririm, fakat ancak ve ancak bu tür bir kitabı seviyorlarsa. Çok bir beklentiyle başlamayın, yoksa her türlü detayı eleştirirsiniz. Eleştirmeye başladınız mı bitmeyecek bir kitap fakat eğlencesi için okursanız gerçekten zevk alınası.

28 Kasım 2014 Cuma

Siyah Buz - Becca Fitzpatrick | Yorum

Adı: Siyah Buz
Yazarı: Becca Fitzpatrick
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 385
Goodreads Puanı: 3.80
Seri:

ARKA KAPAK YAZISI
Âşık olmak hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı… Beni ona bakarken yakalayınca hemen gözlerimi kaçırdım. Bakarken yakaladığına inanamıyordum. Ona karşı hissedebileceğim çekim fikrinden nefret ettim.Beni rehin almıştı. Beni isteğim dışında alıkoymuştu. Son iyilikleri bunu değiştiremezdi. Kendime onun gerçekte kim olduğunu hatırlatmalıydım. Ama gerçekte kimdi?
KİTAP İÇİ TANITIMI
Britt Pheiffer unutamadığı eski erkek arkadaşının, Teton Dağları'nda yapacağı yürüyüşe katılmak istemesiyle altüst olur. Calvin'e karşı hislerini çözmeye fırsat bulamayan Britt, dağda aniden karşısına çıkan kar fırtınası yüzünden gözlerden uzak bir kulübeye sığınır ve çok yakışıklı iki ev sahibinin misafirperverliğini seve seve kabul eder. Fakat iki adam da kanın kaçağıdır ve Britt'i rehin alırlar.
Britt, Calvin onu bulana kadar hayatta kalması gerektiğini bilmektedir. Ancak dağda gerçekleşen tüyler ürpertici bir dizi cinayete dair kanıtlar bulunca işi iyice zorlaşır... Üstelik bu keşfi yüzünden katilin bir sonraki hedefi olma ihtimali vardır.
Fakat hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve onu kaçıranlardan biri olan Mason dahil herkesin büyük sırları vardır. Peki Britt kime güvenecektir?

Siyah Buz'u belki alan birçoğu gibi ben de biraz meraktan, biraz da Becca'nın Fısıltı serisini okumuş olduğumdan kötü bir şeyle - en azından çok kötü bir şeyle - karşılaşamayacağıma dair edindiğim fikirden yola çıkarak almıştım. TÜYAP'tan aldığım içinse, henüz kitap kitapçılara dağıtılmamıştı ve etrafta pek de fikir edinme yolu yoktu, ben de zaten sağda solda araştırıp öyle alacak kadar tereddütte değildim. 

Doğrusu, kitabın en merak ettiğim yanı Goodreads'te "mystery/thriller" olarak geçiyor olmasıydı; acaba Patch karakteriyle ünlenen, fantastik yazarı Becca Fitzpatrick gizem/gerilim türünde nasıl bir iş çıkartacaktı? Pek bir beklentim yoktu çünkü merakla doluydum; bu da benim yazardan bir şeyler beklememi imkansız kılıyordu. Okuyup görmeliydim, ben de öyle yaptım.

Kitabın ortalarına doğru geldiğimde aklımdaki tek şey, bunun bir gizem/gerilim sayılamayacağıydı. Evet, ortada cinayetler, katiller, suçlular ve rehin alınmış bir Britt var, fakat aynı şekilde "tehlikeli fakat aynı zamanda yumuşak bir yanı olan" Mason işin içinde olduğundan, kitabın gizem/gerilimden çok Stockholm sendromuyla işlenecek olan bir aşk romanı olduğunu düşündüm; tıpkı Fısıltı'da olduğu gibi, ana karakter "tehlikeli" fakat "onu önemseyen" erkek karaktere aşık olacaktı ve beraber bazı şeylerin üstesinden geleceklerdi; bu klasik bir kurgudur ve kitaptan 200 sayfa okumuş biri olarak aklımdaki tek şey buydu. O noktada, kitabı - elbette Mason sayesinde - sevmiştim, fakat aynı şekilde olmayan beklentilerimin altında kalmıştı kitap, çünkü işin içindeki gizem oldukça arka plandaydı ve pek de gerilim yoktu.

Kitap bir cinayetle başlıyordu ve bu da ilgimi çekmişti, sonrasında bir yıl sonraya atladık ve ana karakterin gözünden anlatılmaya başlandı olaylar. Britt'i sevdim, az çok şımarık olsa da kitapta kendini yeterince kanıtladı o zaten ve Britt'in eski sevgilisi, aynı zamanda en yakın arkadaşı Korbie'nin ağabeyi Calvin'den oldukça nefret ettim. Yazar, bu nefreti tahmin edememiş olacak ki, kitapta neler olduğunu en merak ettiğim noktalarda Britt'in Calvin'le olan bir anısını sokuyordu araya, ben de o kısımlar bitene kadar merakımı dindiremiyordum. Gerçi sonrasında Calvin'den nefret etmekte ne kadar haklı olduğumu gördüm ya, neyse.

Shaun karakterinden de biraz bahsetmek isterdim fakat onun kadar salak bir karakter daha görmedim sanırım. Gerçek anlamda salak mıydı tartışılır da, Calvin'den sonra en sevmediğim karakter oydu ve elbette ki Britt gibi, ben de Mason'ı çok sevdim. Spoiler vermek istemiyorum hiçbir şekilde, bu da kitapla ilgili konuşmamı bayağı engelliyor, ama elimden geleni yapıyorum. 

Kitaba aslında 3 vermeyi planlıyordum ve arkadaşlarımla kitap hakkında konuşurken de 3 vereceğim diyordum, çünkü kitabı beğenmiştim fakat o kadar da beğenmemiştim; klasik bir hamleydi ve genç kızların sevme garantisini üzerinde taşıması da hoşuma pek gitmemişti. Ben de zaten biraz o garanti sayesinde sevmiştim o ana kadar, bunun da acısı hala içimde canlı fakat pişman değilim. Sonra... bir şey oldu. Ne zaman değişti, tam olarak hangi noktada bu bir şey "oldu" pek emin değilim, çünkü dikkat etmedim fakat olaylar benim düşündüğüm kadar basit olmamaya başladılar. Ha, hala tam bir gizem/gerilim diyemem bu kitaba fakat en başta bende uyandırdığı izlenimden daha iyi olduğunu kanıtladı sonlara doğru.

Yani tamam, çok sağlam bir polisiye kurgusu yoktu, gerçi polisiye olduğu söylenemez ama neyse siz anladınız, fakat bir noktada düşündüğüm kadar basit olmadığını görmek kitaba karşı taşıdığım sempatiyi biraz daha arttırdı; bu da 3 değil, 4 verme sebebim oldu çünkü sonunu hiçbir şekilde beklemiyordum. Gerçekten beklemiyordum. Belki kitabın başka yanına bu kadar odaklanmış olmasaydım bir şekilde tahmin edebilirdim diyorum, fakat asla öğrenemeyeceğim, değil mi? :P Kısacası beni şaşırtan sonu ile bir 4'ü hak etti, çünkü mutlu bir şekilde biten kitapları ve tehlikeli-ama-değil tipteki seksi karakterleri seviyorum; bu da benim klişe okumayı seven ergen kız yanım oluyor işte.

Önerir miyim kısmına gelirsem de, eğer bu tür kitapları seviyorsanız okuyabilirsiniz fakat anlattığım üzere, kitabın öyle ahım şahım bir yanı yoktu yani, ve hala bir noktada genç kızları etkilemek için - ve belki para kazanmak için - yazıldığını düşünmüyor değilim. Ha, bu, kitaba 4 vermeme veya Mason'ı sevmeme engel değil.

The Ultimate Book Tag | Mimlendim #7

Herkese merhaba! Şu bir hafta içerisinde pek fazla yazı giremedim çünkü okuldu, ödevlerdi, yazılması gereken tarih makalesiydi derken, ne kadar çok kitap okusam da az olduğu için pek fazla ilerleme kaydedemedim fakat elimdeki kitapların çokluğu nedeniyle (sağ olsun Tüyap) birini bitirince bir başkasına başlayabiliyorum, bu da o kadar güzel bir duygu ki! Bu yazıda Kronik Okur'un beni etiketlediği bir mimi yapacağım, adı da yazının başlığında görebileceğiniz gibi "The Ultimate Book Tag". Mim resmini de direkt blogundan aldım zaten, öyle bir üşengeçlik var şu sıralarda üzerimde... Neyse mime geçelim :3

1. Arabada kitap okurken rahatsızlanır mısın?
Eğer eskiden olsaydı, cevabım kesin ve tereddütsüz bir "hayır," olurdu fakat artık uzun süreli araba yolculuklarında bırakın kitap okumayı, uyanık bile kalamadığım için acıklı bir "evet". 

2. Hangi yazarın tarzı tamamen senlik ve neden?
Öyle bir yazarla karşılaşmadım sanırım. Şu ana kadar bir kitabı bitirdikten sonra o denli heyecanlanıp "İşte aradığım mizah!" tarzı bir tepki verdiğimi hatırlayamıyorum. İngilizce kitapları ve çeviri romanları zaten saymıyorum; ana dilim olmadığından İngilizce'de okuyacağım neredeyse her şey bana birbirinin aynı görünecektir ve çeviri de pek güvenilir sayılmaz o konuda.

3. Harry Potter serisi mi yoksa Alacakaranlık Efsanesi mi? Cevabını desteklemek için 3 sebep belirt.
Cevabım Alacakaranlık olurdu fakat bunu destekleyici, çok basit üç nedenim var. İsteyen kınayabilir, yapacak bir şey yok, durum böyle:

*Harry Potter okumadım.
**Harry Potter okumadım.
***Harry Potter okumadım.

4. Kitaplarını koklar mısın?
Sadece Burcu Büyükyıldız'ın Çilek Mevsimi adlı kitabını kokladım şu ana kadar, o da kitabın bendeki ilk baskısının çilek kokuyor olmasından kaynaklanıyordu; yoksa kağıt kokusuna pek meraklı değilim. :D

5. Kitaplığındaki en ince kitap hangisi?
Adını hatırlamıyorum, fakat 4. sınıfta bize Fransızca öğretmeye çalışan okulumun aldırdığı şu incecik, öğretmeye yönelik basit kitaplardan biri; en fazla 13 sayfadır, hatta o kadar bile olmayabilir. Kitaplığımda duruyor olmasının nedeni de koyacak başka yerimin olmaması. :P

6. Kitaplığındaki en kalın kitap hangisi?
Bilge Adamın Korkusu - Patrick Rothfuss - İthaki Yayınları - 1142 sayfa

7. İyi bir okuyucu olduğun kadar iyi de bir yazar mısın? Geleceğinde yazarlık görüyor musun?
Geleceğimde yazarlık var mı yok mu bilmiyorum fakat kesinlikle bunu istiyorum. Gerçi babam bana "Senin sayısal zekan var, senden edebiyatçı olmaz," dediğinden beri bu konuda şüphelerim var... Ama evet, yazıyorum ve büyük ihtimalle de uzun yıllar yazmaya devam edeceğim.

8. Daha önceden okuyup da nefret ettiğin bir kitabı hediye verecek olsaydın, hangisi olurdu?
Okuyup nefret ettiğim öyle pek kitap yok, hani sevmemek olur da nefret etmek... O yüzden sanırım Duygu olurdu - hatta kendi kopyamı falan verirdim herhalde.

9. Harry Potter ya da Açlık Oyunları'na benzeyen ama daha az bilinen bildiğin bir seri var mı?
Şu an aklıma pek gelmiyor çünkü Harry Potter ve Açlık Oyunları'nın pek ortak noktaları yok... hangi birine hangi açıdan benzemesi gerekiyor ki? :D Bence "yok," deyip geçebilirim bu soruyu. :D

10. Zombiler mi vampirler mi?
Zombilerle ilgili pek bir şey "görmediğim" için vampirler. Ergenlik öncesi yıllarımı verdim ben onlara! :D

11. Son olarak: Komple aşk romanı mı yoksa biraz aşk sahneleri karıştırılmış aksiyonlu romanlar mı?
Aşk sahneleri karıştırılmış aksiyonlu romanlar... komple aşk olan romanlar beni bıktırıyor. "Yeter tamam anladık, birbirinizi seviyorsunuz," diyerek romana müdahale edesim falan geliyor. Bana uzak, Tanrı'ya yakın olsun o tür kitaplar -,-

Sıra geldi etiketlemeye! Artemis'in Güncesi ve Kristal Kitap'ı etiketliyorum *-*

26 Kasım 2014 Çarşamba

The 100 (The Hundred, #1) - Kass Morgan | Yorum

Adı: The 100
Yazarı: Kass Morgan
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 300
Goodreads Puanı: 3.47
Seri: The Hundred #1

Onlar Yalancı, Onlar Hırsız, Onlar Asi, Onlar Kahraman Onlar İnsanlığın Kaderini Belirleyecek 100 Genç...
Yaşanan nükleer felaket dünyanın sonunu getirmiş, bu büyük felaketten sağ kurtulan insanlar 300 yıl boyunca Dünya'nın yörüngesindeki bir uzay gemisinde varlıklarını sürdürmüştür. Tükenmeye yüz tutan kaynaklarla koloniyi ayakta tutmaya çalışan yöneticiler, nüfusu kontrol altında tutmak için en sert tedbirleri almakta, hafif suçlar için bile idam cezası uygulanmaktadır. Öyle ki çocuk suçlular on sekiz yaşına geldiklerinde idam edilmektedir. Ama ölümlerini bekleyen bu gençlerin artık çok önemli bir görevi vardır. Gözden çıkarılmış genç suçlulardan oluşan 100 kişilik bir ekip, geçen zaman içinde yerleşime hazır hale gelip gelmediğini test etmek için Dünya'ya gönderilecektir. Koloninin geleceği, onların elindedir.
100 ekibi farklılıklarını, geçmiş hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp birleşmeli ve bilinmezlerle dolu Dünya'da hayatta kalmaya çalışmalıdır. Ama ihanetler, sırlar, henüz bitmemiş ve yeni başlayan aşklar gün yüzüne çıktıkça bir arada kalmaları gittikçe zorlaşacaktır.

Kısa bir süre içerisinde GO! Kitap'tan çıkmış olan sınırlı sayıdaki (2) kitabı da silip süpürmüş olduğum için ne kadar mutlu olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Aslında, Yabancı'nın yorumu daha erken gelecekti fakat onda birkaç karışıklık oldu ve yorumu bekletmem gerekiyor şu an, bu sıra içerisinde de The 100'ı okuyup bitirdim, şimdi de yorumunu yazıyorum işte. GO! Kitap'ın çıkarttığı şu iki kitaptan anladığım kadarıyla teenfiction-sciencefiction karması kitaplara doğru oynuyorlar ve bu fikri çok sevdiğimi belirtmem gerek.

Kitaptan önce dizinin ilk sezonunu yalayıp yutmuş, ikinci sezonu da oldukça dakik bir şekilde takip etmekte olduğum için aslında bayağı merak ediyordum kitabın kendisini. Herkes kitabı diziden daha çok beğenmişti ve etrafta sürekli "Finn gibi bir gerizekalıyı diziye nasıl eklersiniz?" ya da "Glass gibi harika bir karakteri ne diye çıkartırsınız?" tarzı düşünceler görmekteydim; e haliyle, dizinin bir hayranı olan ben - ki Flash yorumumu okuyan varsa bilir, pek dizi izlemem - kitabı da delicesine merak ediyordum.

Sanırım bu pek de uzun bir yorum olmayacak çünkü pek ne diyebilirim bildiğim bir kitap olmadı. Çabuk okuyup bitirdim fakat pek bir aksiyon içermiyordu, yani olan, pek karşılaştırılması yapılamayacak şekilde azdı, çocuklar daha yeni yeni dünyayla tanışıyordu falan. Koloni'deki yaşamla ilgili çok daha detaylı bilgi edindik, oradaki kast sisteminin ne kadar katı olduğunu daha bir iyi kavradık, fakat aynı zamanda (benim de çok sevdiğim bir karakter olan) Glass'ın bölümleri bana çok az geldi. Kitap zaten 4 karakterin gözünden, üçüncü şahısta anlatılıyordu: Clarke, Wells, Bellamy ve Glass. Kitapta olup dizide olmayan Glass'ı, dediğim gibi, ben de oldukça sevdim. Oldukça özverili ve cesur bir karakter olmasının yanında, sosyeteden olup bunu pek umursamayan bir kişiliği vardı ve Luke için üstlendikleri oldukça büyük yüklerdi.

Kitapta Clarke'ın ailesi yoktu, dizideyse annesi hala hattaydı ve konseyde görevliydi; bu biraz fark yaratıyordu fakat henüz pek etkisini göremedim, büyük ihtimalle sonraki kitaplarda annesinin üstlenmesini gerektiren durumlara başkası falan karışacak, ya da öyle durumlar olmayacak bile. Clarke'ın annesinin olmadığı gibi, Wells kitapta Clarke'ın eski sevgilisiydi ve dizidekinden biraz daha farklı bir sosyal konumdaydı. (Yine Jaha'nın oğluydu, fakat oradaki konumu çok daha netti diziye göre.) Bellamy'i her türlü seviyorum zaten, dizide de kitapta da bana kendini sevdirmeyi pekala başarabilen bir karakter oldu. Finn zaten hepten yoktu, o yüzden hakkında söylemek istediğim sadece tek bir şey var: Tam bir gerizekalısın Finn.

Ama karakterler hakkında bu kadar konuşmak yeter. Anlatıma gelecek olursak, bence yazar daha fazla detaya girebilir ya da sahneleri daha uzatabilirdi, ya da hatta kitabı daha uzun tutabilirdi. Hem çok şey olurken hem pek bir olay olmadı, aksiyon hiçbir zaman "doruğa" ulaşacak kadar artmadı fakat aynı zamanda hem geçmişte hem de o anlarında yaşanan olayları öğrendiğimiz için süregelen bir hareketlilik durumu vardı. Dilini pek beğenmedim çünkü dediğim gibi, daha detaya girebilirdi ve ayrıca sürekli başka karakterlere geçiş yapıyor olması da bana film sahnelerini anımsattı. Belli bir düzen vardı ve sürekli o düzende gitti: Bir karakter (günümüz), aynı karakter (geçmiş) x4 Bir olaydan bahsedildi o anki durumda ve yazar geçmişe gidip o bahsi geçen olayı anlattı falan. 

Doğrusu kitabı okuyan herkes dizisinden daha çok sevmiş fakat bilemiyorum... arkaplandaki o Koloni durumları ve bahsedilen kast sistemi kısımlarını (aynı zamanda Glass karakterini ve Finn'in yok olma durumunu) oldukça sevmiş olsam da, kısa ve durağan gelen bir kitaptı benim için. Ha, sevdim, sevmedim gibi anlaşılmasın fakat sadece bayılacağımı umduğum kadar sevemedim. Kitap önereceklerim arasında fakat eğer dizisini çok seviyorsanız, siz de benim gibi pek tatmin olmayabilirsiniz. Seriye devam etmeyi kesinlikle planlıyor olsam da bu kitap beni pek doyuramadı.

23 Kasım 2014 Pazar

Güz Okuma Şenliği 2014 | İkinci Ay

Bu ay çok az kitap okudum. Bunlardan çok azı da Güz Okuma Şenliği'ne uyuyor. Şaşırdınız mı? Ben hiç şaşırmadım. Doğrusu sınav haftaları ve hazırlanmasıydı, gecikmesiydi, ıvırıydı kıvırıydı, kitap fuarıydı derken oldukça yoğun geçirdiğim bir ay olduğu için kasım çok da üzülmemeye çalışıyorum (ve başarıyorum da). Okunacak çok kitap, okuyacak çok az vakit var ve okuduğum bazı kitaplar kategorilere uymuyor, yapabilecek bir şey yok. (Yaz tatilinden daha umutluyum fakat ondan önce kış, sonra da bahar var!)

Önemli olan bir şekilde katılımı sürdürmek bence... hiç kitap okumamış da olabilirim. (Ama okudum, sorun yok orada.) Neyse ben kısa sürecek olan puanlamaya geçiyorum, kendime sonra kızarım.

7. Kategori (10 puan): Türk bir yazardan bir öykü kitabı.
Geniş Zamanlar / Ayşe Kulin / Remzi Kitabevi / 134 Sayfa

8. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap.
Mezarla Randevu / Jeaniene Frost / Artemis Yayınları / 448 Sayfa

16. Kategori (10 puan): Polisiye/gerilim/korku vb. türde bir kitap.
Son 18 Saniye / Goerge D. Shuman / April Yayınları / 318 Sayfa

17. Kategori (10 puan): Bir aşk romanı.
Aşkın Ömrü Üç Yıldır - Frédéric Beigbeder / Doğan Kitap / 170 Sayfa

18. Kategori (10 puan): 2014 yılında çıkmış bir kitap (Yabancı kitaplar için Türkiye’de ilk baskısını 2014’te yapması da kabulümüzdür).
Endgame: Çağrı / James Frey / Pena Yayınları / 522 Sayfa

21. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 20 puan, toplamda 60 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.
Kayıp Ruh Yitik Beden / Ayla Koca (Türk/Kadın) / 250 Sayfa
Bir Cinsel Sapığın Gizli Hayatı / J. Alexander Bokin (Yabancı/Erkek) / Yirmidört Yayınları / 128 Sayfa
Emblem of Eternity / Angela Corbett (Yabancı/Kadın) / Pendrell Publishing / 320 Sayfa

22. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 70 puan): İsminde aynı kelimenin geçtiği üç kitap.
Sonsuz Aşk / P.C. Cast / Sonsuz Kitap / 248 Sayfa
Dikkat! Aşk Çıkabilir / Asude / Ephesus Yayınları / 528 Sayfa

11 kitap okuduğum için 11*10 = 110 puan
Toplam 3.106 sayfa okuduğum için 31 puan
Hiç kategori tamamlamadığım için 0 puan
Toplam = 141 puan

Nasıl da eziğim ben ya... *utandım*

Geçen aya baktım da, ben hep bu kadar az okuyorum sanırım. Neyse, yapacak bir şey yok.

22 Kasım 2014 Cumartesi

Dizi: The Flash #1.1 | Yorum

Herkese merhaba! Normalde çok dizi izleyen bir yapım yoktur, filmlerde ve dizilerde oldukça sıkılırım fakat bugün elimdeki kitapla bakışırken bir değişiklik yapıp yeni bir diziye bakma kararı aldım. Şu an her hafta bölüm geldikçe izlemekte olduğum tek bir dizi var, o da The 100; onunla ilgili bir yazı yazmak da istiyordum fakat henüz kitabını okumadım, kitabı okuduktan sonra kitap yorumu ve kitap/dizi karşılaştırması tarzı iki farklı yazı gelebilir, aynı yazıda yapabilirim, şu an pek bilmiyorum. Ama tabii konumuz şu an o değil.

Dediğim üzere pek dizi izleyen biri değilim, bu da dizi önerisi/yorumu tarzı yazılar okumadığım anlamına geliyor, yani bu işi "doğru düzgün" yapmanın bir yolu varsa bile bilmiyorum. (varsa beni yorumlarda aydınlatın, yoksa artık hayırlısı) Başlıktan da anlayacağınız üzere şu an burada bulunma sebebim The Flash'ın 1. sezon 1. bölümü hakkında konuşmak. Normalde dizi izleyen biri olduğum gibi, pek diziler hakkında konuşma ihtiyacı duymam ve orijinal planım bu blogda kitap ve kitapla ilgili yazıların bulunmasıydı, fakat bunu kısıtlayan hiçbir kural yok, o yüzden böyle bir yazı yazmakta da sakınca görmüyorum. Blog benim değil mi kardeş :D



KONUSU
S.T.A.R Endüstrilerinin parçacık hızlandırıcısı, hata nedeniyle bir patlamaya sebep olur. Bu patlama hava durumunu değiştirir ve Barry Allen'a bir şimşek çarpar. Bu şimşek onda aşırı hızlı hücre yenilenmesine sebep olur. Kırılan kolu 3 saat içinde iyileşmiştir. Kalbi o kadar hızlı atmaktadır ki hastanedeki makineler ölçemez. Fakat en önemlisi süpersonik bir hıza ulaşmıştır. İlk bölümde saatte 720 km hızda koşmuştur. İmkansızı kovalarken kendisi imkansız olan Barry bu gücünü insanları kurtarmak için kullanır.

DÜŞÜNCELERİM
Az önce de bahsettiğim üzere, ben pek dizi izleyen birisi değilim; yani bir diziyle ilgili bir yazı yazıyor olmam, hele sadece kitap planladıysam, kendi açımdan büyük bir olay. Ben diziye öylesine başladım ve sonradan öğrendim ki, aslında yine CW kanalında yayınlanan Arrow'un bir yan dizisiymiş. Dizinin bir noktasında, Arrow'un ana karakteri Oliver'ı görüyorsunuz; Barry, gücüyle ne yapacağını pek bilemediği için ona danışmaya gidiyor ve doğrusu, ben bu dizinin Arrow'un bir yan dizisi olarak planlandığını ve arada sırada "ortak" bölümleri olacağını bilmediğim için (sonradan bir arkadaşım söyledi, buradan Burcu'ya öpçükler) Oliver'ı ilk gördüğümde bir kahkaha krizine girdim.

Tepkim şuydu: "Arrow'dan Oliver'ın o dizi de ne işi var *kahkaha kahkaha kahkaha*" 
(Bunu biraz daha... abartılı hali de olabilir, çaktırmayın. Bu kadar sakin değildim elbette. Ya lgksdhf)
Neyse sonra öğrendim falan durumu, biraz daha mantıklı geldi, fakat hala o sahnede Oliver'ın klasik "sen yapabilirsin evlat" konuşmasını vermesini yedirememiş bulunmaktayım. Hani olur ya, ana karakter "yapabilir miyim bilmiyorum" triplerine girer, sonra başka, sözüne güven duyulan bir karakter çıkar gelir, çocuğa bir motivasyon konuşması yapar? Hah, bu dizinin daha ilk bölümünde ondan iki tane vardı. Bir değil, tam İKİ. Klişelere karşı bir nefretim yok da, daha dakika bir gol bir, aceleniz niye?

Genel olarak CW dizilerini seviyorum, pek izlemesem de, ve The Flash'i de sevdim. Cidden duygulandığım anları oldu ki, ben ne film ne de dizi izlerken duygulanan bir insanımdır. Bilmiyorum, bir şey, o bölümde benim duygulanmama yol açtı ve hatta içimden, eğer o sahneler uzatılmış olsaydı ağlayabilirdim bile, diye geçirmedim değil. Ki bu bence izlediğimiz herhangi bir şeyde çok önemli; duyguları size yaşatabiliyor mu? (Amatörlüğüm nasıl da belli, hayatımda ilk defa "izlediğim" bir şey hakkında yazıyorum. Normalde hep "okuduklarım" hakkında yazarım.) 

Bunun dışında böyle dikkatimi çeken bir başka şey, ilk önce ana karakterin geçmişinin hikayesinin verilmesiydi ve bence bu başarıyla yapılmıştı; dizinin açılış cümlesi, hikayesini anlatmaya başlayışı, sonra az çok bir şekilde ilerideki bir sahne ile bağlanmış, izleyiciye değil de, bir başkasına anlatıyormuş havası yaratılmaya çalışılmıştı. Eğer Oliver'ın varlığına gülüyor olmasaydım büyük ihtimalle bu detay beni daha çok etkilerdi, AMA OLIVER.

Öhöm. 

Onun dışında karakterler, oyuncular fena değildi. Oyunculuk hakkında tek bir şey bilmediğim için oyunculuklarını eleştirebilecek değilim, fakat her zamanki gibi, bu dizi için de yakışıklı erkekler, güzelli kızlar, havalı yaşlı polis amcalar seçmişler, dizinin kadro seçimini beğendim. Zaten kızlar hep yakışıklı erkekler için dizi, film izler, değil mi? :P (Değil. Gerçi ben pek bilmem. Ben izlemiyorum lsdfh)



Senaryodaki klişelere hiç şaşırmadım fakat aynı zamanda varlıkları üzdü. Ne bileyim, "en yakın arkadaşıma aşığım ama o başkasını seviyor" durumunu bir kere de görmeyelim be, dedirtecek kadar belirgin değildi belki bu, fakat aynı zamanda bizi kusturacak kadar çok gördüğümüz bir şey olduğu için yine bir bıkkınlık hissiyatı vermedi de değil; fakat ben hissediyorum, Barry çok yakında Iris'e olan "aşk"ını atlatacak, hem de çok yeni tanıştığı biriyle! (Spoiler sayılmaz, çünkü bu tamamen "izleyici izlenimi". Of ne havalı kavram oldu. İzleyici izlenimi.) 

Duygusal anları dışında aksiyon kattıkları noktalarda oldukça heyecanlandım, "bakalım bu adamı nasıl yenecek" sorusuyla karşı karşıya kaldım. Şimdi biz çok okuyan, çok izleyen (ben: az izleyen) insanlar olduğumuz için, bazı noktalarda sonunda ne olacağını az çok tahmin edebiliyoruz. Yazarlar diyoruz, iki karakteri birleştirmeyecekse genellikle ayırmaz. Ha, bunu yapmayanları da var elbette, bizi şaşırtabilenleri, fakat ben o şaşkınlığı bir CW dizisinden zaten beklemem. O yüzden az çok sonunu tahmin edebiliyorum; fakat bu bile başka bir heyecan yaratıyor. Diyorum "kötü adamı yenecek" fakat yeni bir soru çıkıyor: Nasıl?

Devamını izleyecek miyim, sorusuna, en can alıcı noktaya (benim için en can alıcısı bu) gelirsek de... yanıtım "bilmiyorum" olacaktır. Şöyle ki, gidip birazdan ikinci bölümü izleyeceğim fakat bir hafta sonra hala The Flash izliyor olmanın hiçbir şekilde garantisi yok. Dediğim gibi, diziyi sevdim ve oldukça eğlendim de, gerek duygulandım gerek heyecanlandım; fakat birçok dizi böyle başlayıp sonralarında benim devam etmek istemememle sonuçlandı. Aslında The Flash'ı da izlemeyecektim, onu seçme sebebim de biraz, Artemis'in bir süre önce blogunda The Flash'le ilgili bir yazı paylaştığını bilmemden kaynaklanıyor. Dedim, Damla'm beğendiyse ben de beğenirim herhalde, ve beğendim!

Kısacası bir dizi arıyorsanız, The Flash'e de bakabilirsiniz. Meraklı bir şekilde bitiyor, yani sonraki bölümü izlemek için ölecek olanlarınız var. Ha, belki de ben bu yazıyı yazarken herkes zaten The Flash'ı izlemiş bitirmiş olur, bilemem. Dediğim gibi pek dizi izleyen bir yapım yoktur, kim ne izler, ne popülerdir pek bilmiyorum. Neyse ben gidip ikinci bölümüne bir bakayım.

19 Kasım 2014 Çarşamba


Merhabalar! İlk turumuzun duyurusunu turdan kaç gün önce yaptığımı hatırlayamadığım için bunu da onunla oranlayamadım fakat yapacak bir şey yok; hani derler ya, geç olsun güç olmasın diye, bu da erkenden oluversin aradan çıksın bakalım. İlk turumuzdan sonra araya bu kadar zaman sokmamız gerekti çünkü benim sınavlarım sürmekteydi zaten, diğerlerinin sınavları falan filan derken hepimizin boş olabildiği tarihler kasım sonuna geliyordu - biz de dedik, zorlamayalım kendimizi. Ne de olsa önümüzde çok vakit var, daha nice turlar yapılacak. (Umuyoruz ki.)

Takvimde de göreceğiniz üzere turu 25'inde çekilişle başlatacağız ve 1 aralıkta yine çekiliş sonuçlarıyla kapatacağız, onun dışında her gün için bir şeyler koymaya çalıştık ki sıkılmayın :D İkinci turumuz olduğundan biraz daha iyi olduğumuza inancım tam ama bakalım. Bunun eleştirmeni sizler olacaksınız zaten :D Bu sefer videoyu ben yapmıyorum diye ne denli bir mutluluk içerisindeyim anlatamam sizlere, öyle böyle değil! :D

Bu turun çok güzel olacağına dair bir his var içimde ama siz bunu bilmiyorsunuz, nazar falan değmesin valla kaldıramam bir rezaleti daha :P İşte buyrunuz, tur takvimimiz: 
Bu turda Facebook sayfamızdan 1, Rafflecopter aracılığıyla 1 kitap hediye edeceğiz! Unutmadan da söyleyeyim, yorum tarihleri değişme potansiyeli taşıyan şeyler, ama yine de uymaya çalışacağımız bir takvime oturtalım dedik. Bu sefer tur benimle açılıyor! Vuhuu! Kapanışı da sevgili Nyks yapacak ^^

Bilmeyenler için diğer Olimposluların adresleri:

18 Kasım 2014 Salı

Yeni Kitap Kokusu #5: İstanbul Kitap Fuarı


Sanırım bu yazıyı biraz daha ertelersem kitaplar canlanıp "Neden bizi göstermiyorsun?" diye kafama kafama saldıracaklar, o yüzden en iyisi yapıp kurtulmak. O kadar çok kitap var ki, hangi birini, nasıl, ne zaman, hangi enerjiyle göstereceğim en ufak bir fikrim yok fakat başladık, devamı da gelir herhalde. Öncelikle yazının başında olup bir an önce başka bir işle uğraşmaya gitmek isteyenler için kitapların bir toplu fotoğrafını ekleyeyim:

Sonra da tek tek, bu sefer resimlerini ve tanıtımlarını eklemeden, neyi ne zaman, neden veya kimin yüzünden aldığımı ekleyeceğim. Bazı kitapların çok da özel bir hikayesi yok, o yüzden değinmediğim kitaplar olacaktır; bu demek değil ki onlara değer vermiyorum! Sadece canım istediği için ya da ucuz olduğu için aldığım kitaplara özel bir şey eklemeyeceğim, o kadar. Böylece yazıyı minimuma indirmiş oluyorum hobaley. (Neden böyle dedim bilmiyorum, canım istedi.) Neyse, başlamak lazım bir yerden :D

Ay hangi birinden başlasam ki...

İthaki alışverişim tamamen ve %100 olarak merak üzerineydi.
Locke Lamora'nın Yalanları zaten çıktığından beri Artemis sağ olsun merak ettiğim bir kitaptı, sonra önümde, birkaç adım ileride görünce almazsam olmaz dedim. 
Kralkatili Günceleri de çok fazla öveni olduğundan uzun süredir merak duyduğum bir seriydi, hazır başlamışken almamazlık etmeyeyim diyerekten listeme eklemiştim fakat doğrusu fuardan almış olmak tam bir sürpriz oldu benim için. 
Hobbit bırakın fuar listemi, asıl alınacaklar listemde bile yoktu! Buradan Eren'e saygılar, sevgiler. Kitabı okuduktan sonra yorumu sana okutacağımı farkındasındır umarım ^^ 
Dünyanın Gözü, yani Zaman Çarkı'nın ilk kitabı ise okul arkadaşım Baran'ın çok sevdiğini bildiğim için aldığım bir kitap oldu. Bir keresinde bana öyle bir anlatmıştı ki, merak etmemek elde değildi, ben de fırsatı bulmuşken aldım.

Martı ve Novella'lar ise tamamen o ya da bu şekilde adını duyduğum, merak ettiğim ve uyguna bulunca aldığım kitaplar. 
Bir tek Kuşatma ve Fırtına'yı serinin ikinci kitabı olduğundan aldım, diğerleriyle şu ana kadar pek bir bağlantım yoktu. 
Günahlar ve İğneler daha çıkmadan merak ettiğim bir kitaptı, bakalım sıra gelsin de nasılmış öğreneyim.

Golem ve Cin ise Filiz'in önerisiydi. Tıpkı Eren'e yapacağım gibi, bunu da okuduktan sonra yorumu Filiz'e okutmazsam benim adım da Ezgi olmasın. Normalde sevmeyeceğimi düşünerek çıktığı ilk günden beri listemden uzak tuttuğum bu kitabı bana aldırdın ya... hadi bakalım, hayırlısı. Gerçi çok öveni var; önyargısız yaklaşmak gerek. (Aynı zamanda Eren de çok seviyormuş bu kitabı, öyle dedi. Bakalım ben ne düşüneceğim hakkında.)

Dex'ler 5'er liraydı. Bir süredir merak ettiğim ve o kadar para vermek istemediğim için sürekli ertelediğim dört kitap. Resimde pek çıkmamışlar, o yüzden hangileri olduğunu yazayım - Esaret, Başlat: Ready Player One, Güzel Şeytan, 19. Departman.

Aspendos'tan almış olduğum Tarryn Fisher'lar da tamamen Filiz'in işi. Almayı bile düşünmediğim, listeme girememiş kitapları bana aldırmakta nasıl, ne ara bu kadar ustalaştı inanın bilmiyorum. Tüm seriyi aldım, bir ara okur bitiririm hepsini.

Yabancı'dan aldığım kitaplar çok rastgele oldu ya. İki Hayat Arasında'yı tur yapıldığından beri merak ediyordum zaten. (Ephesus'tan Hiçliğin Kıyısında'yı da aynı şekilde aldım - Oburlar'ın yaptığı tur çok başarılıydı.) Diğer iki kitap da bir şekilde girdi sepetime, ben de ne oldu, nasıl oldu pek anlayamadım. Başlamışken devam edeyim; diğer iki Ephesus olan Pabucumun Ajanı 1 ve 2 de yine %100 Filiz'in işi. Asude'nin Dikkat! Aşk Çıkabilir'ini yorumladıktan sonra yakın zamanda yeni kitabını almayı planlamadığımı söyledikten sonra gidip kitabını aldığım için kendimi bir yerlerden atasım gelmedi değil, ama kız beni ikna etmek için ne demesi gerektiğini iyi biliyor, ne yapayım -,- Ayrıca kapaklar güzel! :D

Yabancı ve The 100 hem indirimi hem de kitapların kendisi güzel olduğundan alındı. The 100 maceramı zaten anlatmıştım, o yüzden tekrardan anlatma ihtiyacı duymuyorum :D Demişken dün dizinin 2.4'ünü izledim, allah'ım o nasıl bir sondu öyle. Neyse spoiler yok, ve diğer kitaplara geçiyorum :D

Bir Şans Daha Olimpos Günceleri'nin sonraki tur kitabı, duyurusunu yarın paylaşacaktım da siz azıcık ve kısacık erkenden öğrenmiş olun. Zaten Twitter'ı veya tur sayfamızı takip ediyorsanız rahatlıkla erişebileceğiniz bir bilgiydi, hatta dün Instagram'ımda bile paylaşmıştım :D Ama olsun :D

Pegasuslar! Pegasus alışverişimi aslında 15 kasım sabahı bitirmiştim ve o zaman Gayle Forman'ın kitapları yoktu, sonra o ikiliyi bana Eren sattı. Biraz Filiz'in gazına, biraz kitaplarla beraber gelen karton kutuya, biraz da merakıma yenilerek aldığım bir başka seri oldu denebilir. (Filiz bitirdin beni ya.) Diğer Pegasus kitaplarını da Onur ablanın elinden satın aldım :D

Müptela'ya değinmek bile istemiyorum :P Artemis'ten aldığım kitaplar da bir süredir merak ettiğim ve sonunda alabildiğim kitaplardı. Hiçbirinin bahsetmeye değer bir hikayesi olmasa ve merak ettiğimi bilseniz de hiçbir şey söylemeden bırakmak istemedim onları :D 

Böylece fuardan almış olduğum 49 kitabın hepsini - bayağı atlayarak - anlatmış oldum :D Çok uzatmak istemedim çünkü zaten her biriyle olan tanışmamı yorumlarında anlatıyorum, pek de merak edilmiyordur, falan filan. Siz fuardan neler aldınız bakalım? Tüm hafta fuar alışverişini paylaşan diğer bloggerları kıskandıktan sonra 49 kitap ne kadar iyi geldi, anlatamam :D Poşetlerdi, ayraçlardı, posterlerdi falan göstermeye çok üşendim ama zaten gören herkeste görmüştür, bende de yeni bir şey yoktu :D

Şimdi bana bir beş ay yeni kitap almak yok tabii... Zaten para da kalmadı :D Gerçi yine iyiydi, tüm kitaplara toplam 420 lira falan verdim :D

İstanbul Kitap Fuarı - 16 Kasım 2014


Gelelim 16 Kasım'a... 16 Kasım'da hiçbir Wattpad işi yoktu, o yüzden biraz daha "rahat" olduğum söylenebilir 15'e göre, fakat o gün de o kadar yoruldum ki, 15'ten pek bir farkı kalmadı bir noktada. Şöyle ki, 16'sı fuarın son günü olduğu için zaten etraf durgundu, fakat bu sefer bayağı geçe kadar orada kaldım ve yine de aynı şekilde yoruldum. Neyse hepsine sırayla geleceğim zaten.

Öncelikle sabah fuarın açılmasına on beş dakika kala 10. salona giden koridorun önündeydim, sonra oradaki görevliyle biz önceki gün de konuşmuştuk biraz, beni Müptela standında çalışırken görmüş işte, erkenden içeri girmeme izin verdi ben yardım etmek adına erken geldiğimi belirtince. Ondan önce Filiz'i aramıştım beni alsın diye, canım arkadaşım on beş dakikacık var diyerek beni almaya gelmemişti, standa vardığımda yaptığım ilk iş bunu yüzüne vurmak oldu :D

Herkesle selamlaştıktan sonra bavulumu koydum kenara, sırt çantamı da çıkarttım, başladım yardıma. Kimse yapmadığından poşetlere ayraç ve minik kitapçıkları koyma görevini üstlendim, eğlenceliydi. Günümün geneli aslında standda durup işte kitaplara bakmak ve eğer yapan yoksa poşetlere ayraç falan doldurmak, arada sırada fiyat okutup müşterilerden para almakla geçti. Burak abi sağ olsun benden hiç bıkmadı :D Günün en aksiyonlu yanlarından biri benim Edgar Allan Poe'nun şu "bütün hikayeleri" kitabını neredeyse satmak üzere olduğum andı benim için... Eğer son anda vazgeçmeselerdi satıyordum o kitabı! Neden bilmiyorum fakat gün içerisinde ne zaman biri Poe'ya ilgi gösterse veya satın alsa, gidip bunu Filiz'e haber verdim. Bizim için böyle bir sevinç unsuruydu o kitap garip bir şekilde. 

O gün dört imza günü vardı; Nehir Erdem, Işıl Parlakyıldız, Nurgül Çelebi ve Meral Kır. Ben kitaplarımı önceki gün imzalatmış olduğumdan imzalara katılmadım, zaten şu ana kadar Nurgül Çelebi veya Meral Kır da okumadım, o yüzden imzalar sürerken standdaki satışa yardım etmeye devam ettim genel olarak. Meral Kır'ın akşama doğru olan imzası asıl hareketliliği içeriyordu çünkü hem kalabalık daha fazlaydı, hem de başka bloggerlar falan gelmişti standa ona destek olmak için ^^ Hatta bu sayede hem Berfim'le (Küçük Kız), hem de Eren'le (Saklama Kabı) tanışmış oldum. İkisi de çok samimi, çok tatlış insanlardı bence. :3

Günün en saçma sapan anı da öğle yemeği yemeye çalıştığımız o dakikalardı... Ben çömelerek, Filiz'e sandalyede oturarak, bir yandan yemek yemeye çalışıyoruz, bir yandan da açılan kapıyı kapatmaya çalışıyoruz... Zaten standın şu kapalı odası çok küçüktü, bir de işte iki kişi yemek yemeye çalışınca iyice küçüldü. Sonrasında işte Filiz biraz kaykıldı, yanına sığıştım falan. Orada otururken daha iki ay öncesine kadar birbirimizi tanımadığımızdan ve öyle bir anın yaşanacağının hiç aklımıza gelmeyeceğinden falan bahsettik. Genel olarak komikti :D 

Birkaç tane saçma sapan selfie çekildik; o resimlerde böyle "nerelere insan sıkışabilir" temalı kareler oldular :D En son iki kişi başlayıp sekiz kişi biten bir resim hatırlıyorum ben. Hiçbiri benim telefonumdan çekilmediği için ekleyemiyorum ne yazık ki :( Ama cidden eğlendim o resimlerde :D Eminim hepsinde kötü çıkmışımdır kgshdf Neyse :D

Akşama doğru işte imza günü falan bittikten sonra Filiz'le gidip son kitap alışverişlerini tamamlayabilmek için sanırım Burak abiye bir on beş dakika kadar yalvardım, işte izin versin de çıkalım diye, en sonunda kabul etti ve 15'inde yaptığımız maratonun bir benzerini de 16'sında yaptık. Koştur koştur oraya, koştur koştur buraya, oradan şunu al, buradan onu al, falan filan derken 15'inde aldığım kadar kitap daha alarak sonlandırdım günü resmen. 16'sına elbette daha az parayla başlamıştım çünkü birkaç tanecik yayınevi, çok az sayıda kitap kalmıştı... yani ben öyle düşünüyordum en azından. Filiz'in ısrarlarıyla aldığım kitaplar var, çok uyguna geldiği için aldığım kitaplar var... Var da var yani.

Neyse, kitap faslı da bittikten sonra koştur koştur tekrardan Müptela'ya döndük. Kitapları altlardan çıkartma, açık olan paketlerdeki kitapları kolilere doldurma, yani genel olarak "toplanma" başlamıştı. Hemen ellerimizdeki poşetleri eşyaların arasına koyduk ve yardıma başladık. Günün en yorucu ve en eğlenceli zamanı buydu sanırım, çünkü bir yandan kitapları toparlamaya çalışıyoruz, bir yandan sohbet muhabbet, şakalaşma derken saat ilerliyor. Bir noktada annemi arayıp gecikeceğimi haber vermem gerekti. (İyi ki de yapmışım, o haliyle bile endişelenmişler... Zincirlikuyu'da beni beklemekte olan annemin yanına vardığımda saat 23:20 falandı.)

Kolilemenin bir noktasında Canan abla elime bir fotoğraf makinesi tutuşturdu, insanlar çalışırken rastgele kareler çekmemi istedi. Ben de saçma sapan bir sürü fotoğraf çektim. Sağa gidiyor iki kare alıyor, sola gidiyor bir iki kare daha alıyordum resmen. Sonra oradaki işim bitince, diğer Yabancı ve İthaki standlarına da gitmemi söyledi; ben de gittim. Poz vereni mi dersiniz, yoksa makineden kaçanı mı, hepsi vardı ve herkes son hızla kitapları toplamaya çalışıyordu. Koştur koştur iki standda da işim bitince Müptela'ya geri döndüm ve kamerayı Canan ablaya verdiğim gibi kolilemeye yardıma devam ettim.

Filiz'le çok iyi bir takım olduk bunda valla :D Ya o kitapları bana veriyor, ben koliye diziyordum; ya da tam tersini yapıyorduk :D Bir noktada Pena Yayınları'nın yere düşmüş ayraçlarından almaya gittik, hemen çaprazımızdaki standdı zaten. Onlar çabuk toparlanmış olduklarından standı da yıkmaları hızlı olmuştu. Pegasus'a da baktık fakat yerde bile, bir tanecik ayraç yoktu... Bir tane bile... Boynu bükük, geri döndük kitap kolilerine :D

Bir noktada küçük odadaki buzdolabını götürdüler ve çıktı tüm yemekler ortaya... Meyve suları, ayranlar, cipsler, kuru yemişler falan filan derken, diğer (sanırım İthaki'ydi) standdan gelen tatlıyı mideye indirdikten sonra kitap toparlamaya ara verme ve tıkınma faslı başlamış oldu. Bu süreçte Filiz bizi gerçek, ama saçma bir hikayeden çıkıyormuşcasına komik hikayeleriyle gülmekten öldürdü. (En azından ben. Oldukça çok güldüğümü hatırlıyorum.)

Biraz daha iş yaptıktan sonra da, en azından bizim için, gitme vakti gelmişti. Saat oldukça geç oluyordu ve annemin beni parçalamaması için çıkmam gerekiyordu; Filiz'in de evine dönmesi gerekiyordu falan filan derken o, Cansu ve ben beraber çıkıp günü böylece sonlandırmış olduk.
Aldığım kitaplar:
Şimdi öncelikle gün içerisinde yaşanmış herhangi bir önemli olayı unutmuş olabileceğim için Filiz'den özür dilerim :D Lütfen beni parçalama :D Onun dışında, benimkisi nasıl bir yorgunluksa, iki günlük fuar macerasını anlatmam bile iki ayrı güne denk geldi, herhalde fuar çalışanı olsaydım anlat anlat bitiremezdim... Bundan sonraki yazı, son TÜYAP içerikli yazı olacak ve sonunda (SONUNDA) aldığım, edindiğim kitapları sizlerle paylaşacağım! Hepsini okumak için çok sabırsızlanıyorum, fakat bakalım ne ara okumaya başlayabileceğim.. dın dın dın.

17 Kasım 2014 Pazartesi

İstanbul Kitap Fuarı - 15 Kasım 2014


Doğrusunu söylemek gerekirse, Pilli Kütüphane bana kendi yazısını yazmakta olduğunu söyleyene kadar ikinci (aslında üçüncü, çaktırmayın) bir TÜYAP yazısı yazmayı düşünmüyordum. Ha, yazamam gerekiyor, orası ayrı; fakat şu geçtiğimiz hafta sonu o kadar yoruldum ki, bırakın yazısını yazmayı, yaşananları düşünmeye bile üşenir oldum. Normalde de üşengeç birisiyimdir de, bloga yazı veya yorum girmek olunca konu pek üşenmem, işte bu sefer deli gibi üşeniyorum... Hangi birinden başlasam, neyi, nasıl, ne derece detaylandırarak anlatsam o kadar emin olamıyorum ki. Neyse ben başlayayım da devamı gelir bir şekilde ^^

O zaman 15 Kasım'ı anlatarak başlıyorum... Şimdi bizim 15 Kasım'da TÜYAP'a gitmemiz, (bizden kastım; ben, Serfinaz ve Ensar) Wattpad'in Türk elçilerinden olmamızla ilgiliydi biraz da. Hani Wattpad için gitmemiz gerekmeseydi de giderdim de ben, ama elçicikler olarak gittiğimiz için günümüz TÜYAP ve kitap odaklı olmaktan çok Wattpad odaklıydı. 

Sabah ben erkenden gittim fuar yerine, tam saat 10'da içeri aldılar beni, başka birçok insanla birlikte, ve ben direkt Pilli Kütüphane'nin de olduğu Müptela standında buldum kendimi. Zaten fuar süresince o standı o kadar benimsedim ki, artık bir noktada "Müptela" değil, "bizim yayınevi" olmuştu konuşurken falan, o derece :D Sabahtan Filiz'le benim Pegasus Yayınları alışverişimi hallettik, çok da güzel oldu. Aldıklarımı ya bu yazının en sonuna koyarım ya da yeni bir yazıda yazarım, çünkü o kadar çok kitap var ki!

Serfinaz birkaç saat sonra geldi, o geldikten sonra Müptela'nın standından ayrılarak ilk önce Parola, Ephesus, sonra da Postiga'ya bakıp yazarların gelip gelmediğini kontrol ettik. Bilen biliyordur, bilmeyen için söyleyeyim, Postiga'da 15 Kasım'da on yazar falan vardı; çoğunluğun imza günüydü, geri kalanların da kitaplar henüz çıkmamıştı, ama yanılmıyorsam tarihler yakın o kitaplar için. Henüz yazarlar gelmemişti o yüzden biraz dolandıktan sonra Serfinaz'la Müptela'ya geri döndük, yardım ettik standda. Ensar gelene kadar da devam ettik.

Ensar'ın geldiği saaten sonra yazarlar yavaş yavaş gelmeye başladılar, ve dürüst olacağım, en başta kimin kim olduğu hakkında çok çok az bir fikrim vardı... sonrasında ama oturdu her şey, tanımadıklarımızla tanıştık, tanıdıklarımızla selamlaştık. Postiga'nın önü o kadar kalabalıktı ki! Zaten küçük bir standları vardı, bir de dar koridora altı (sanırım) yazarın imza günü kuyruğu, oldukça düzensiz bir şekilde, sığdırılmaya çalışılmıştı. Pek kuyruk gibi değildi zaten, daha çok bir kalabalıktı çünkü bir yazarın kitabını imzalatan diğerine geçiyordu genelde. Eh, hepsi Wattpad yazarı olunca. Burcu Demet hamileliği nedeniyle gelememişti İzmir'den, gözlerimiz onu arasa da artık bir daha ki sefere :(

Öykü ablanın kitabı İntikamın Sırrı çok geç geldiğinden onun imzası da geç başladı. Yazarlarla konuştuğumuzda bize 18:00'dan sonra gelmemizi, yapılacakları ondan sonra halledebileceğimizi söyledikleri için biz de Müjde ablayla konuşmak üzere Parola'ya gittik. Ona bir selam verip kendimizi tanıttıktan sonra da Müptela'ya geri döndük. Orada henüz imza günleri başlamamıştı fakat biz geldikten sonra Işıl Parlakyıldız ve Nehir Erdem geldi; işte standda imzalar için yer açıldı, yavaş yavaş bir kuyruk oluştu falan filan derken, Müptela'da da fazla yardıma kalamadık ve yazarların okuyucularıyla sohbetlerimize başladık, birkaç kişiyle fotoğraf bile çekildik ^^

Bir süre etrafta Wattpad kullanıcılarıyla sohbet ettik, onlara sorular sorduk falan filan derken, diğer tarafı da kolaçan etmeyi unutmadık. Postiga ve Müptela arasında dolanıp durduk ve çok kalabalık olduğundan, aslında iki dakikalık bir mesafeyi, on-on beş dakika sürelerle kat ettik. Kalabalık o kadar fazlaydı ki 15'inde fuarda, sürekli birilerine çarpıp durdum... 

İntikamın Sırrı'nın fuara ulaştığının haberini aldığımızdaysa Serfinaz'la direkt Postiga'ya uçtuk - bu sırada Ensar ve arkadaşları kullanıcılarla sohbete devam ediyorlardı - ve kendimize birer kopya satın alarak [Serfinaz Hissiz ve Belalı Korumam'ı da aldı, bende listemdeki diğer kitaplara ayırdığım paradan artan olmadığı için sadece İntikamın Sırrı'nı alabildim :'(] imza kuyruğuna girdik. İmzalı kitaplarımızı aldıktan sonra oradaki okuyucularla biraz sohbet ettik, sonra da Müptela'ya geri dönerek diğer eşyalarımızın arasına bıraktık kitaplarımızı.


Bu noktada pek işimiz kalmamıştı, o yüzden dağılıp yemek yedikten sonra tekrar buluştuk. Günün bir kısmını atlamam gerekiyor şu an, çünkü o sıralarda ne yaptığımı pek hatırlayamıyorum, ama en sonunda yazarların bize verdiği saat geldiğinde Postiga standına gittik ve röportajlara başladık. Çok uğultu vardı, anonslar yapılıyordu falan derken birkaç röportaj aldık ama çok ağır ilerledik. Bir noktada yazarlar McDonalds'a gitmekten söz ettiler, kabul ettik ve böylece röportajlara karanlıkta bulduğumuz tek sokak lambasının altında, soğukta devam etmemiz gerekti. Hem biz hem de onlar oldukça donsa da, eğlenceli saatler geçirdik. Müjde ablanın (Albayrak) röportajı bir türlü olmadı, en az 6 kere denendi, sonuncusunda yanımızdan traktör geçince pes ettik hatta.

Bu arada yazarlar diye söz ettiğime bakmayın, tek tek isim vermeye üşeniyorum da. Yoksa hepsini çok sevdim, çok tatlı insanlar, böyle yazarlar deyince samimiyetsiz geldi de birden, o yüzden açıklayayım dedim. Öykü abla hatta ince giyindiğim için kızdı falan, sonra Ensar ceketini verdi sağ olsun. :P

Röportajlar bitmeden diğer Müjde abla (Aklanoğlu) ile beraber ben fuara geri döndüm, bana sıradaki tur kitabımız olan Bir Şans Daha'yı imzalayarak verdi. (Kitaplar henüz kargolanmamış da.) Böylece kitabın imzalı bir kopyasına sahip oldum ^^ Sonra Serfinaz falan da bana katıldı ve Müptela'ya geri döndük. Fuar yavaştan kapanmaya başlamıştı çünkü 20:00'ye geliyordu saat ve ben de ayırdığım parayla Filiz'i alarak alışverişlerimi tamamlamak üzere işe koyuldum. Nasıl bir maceraydı bunun kendisi bile sadece, anlatsam kaç paragraf yazı olur. Beraber resmen belli salonları turladık, standa hızlı dönmemiz gerektiği için koştur koştur oraya, koştur koştur buraya gidip gelip durduk. Kitap maratonu gibi bir şey oldu yani. 

Hangi yayınevlerine gittiğimizi bile hatırlayamıyorum da, bir tek şeyi hatırlıyorum. GO! Kitap'a gittiğimizde The 100 kalmamıştı, ben de sadece Yabancı'yı alabilmiştim (resmen alınanlardan spoiler verdim), sonra standdaki arkadaş - ismini hatırlayamadım şimdi - bana poster ve ayraç verdikten sonra Filiz standdan The 100'ın ön okumasını alarak bana verip "Al oku, belki diziye falan başlarsın heveslenip," dediğinde yıkıldım. Zaten diziyi hafta hafta takip eden biri olarak o kitabı daha fazla istememin mümkün olmadığını söylediğimde, eğer 16'sında kitap gelirse benim için ayıracaklarına dair söz aldım. Ama geleceğini pek düşünmüyorlardı.

Sonrasında boynu bükük, bacakları yorgun bir şekilde Müptela'ya geri döndüm. Aldıklarımı bavula yerleştirmeme yardım etti Filiz, sağ olsun, ve sonra ne yaptık? Bak o kısmı hatırlayamadım şimdi. Ama en sonunda Serfinaz ben, Filiz ve kuzeni Burak şeklinde fuardan ayrılarak günü sonlandırdığımızda bende bir bavul dolusu kitap vardı... artık o koştuğumuz yirmi dakika içerisinde ne yaptıysak.


Ha, şimdi hatırladım! Bir de, Nehir Erdem'le Işıl Parlakyıldız'a kitaplarımı imzalattım. Bilen biliyor Duygu'yu sevememiştim, fakat hazır imzası varken imzalatayım dedim. İmzalı kitap göz çıkartmaz -,- Çiçek Kızlar'ı okumadım henüz, zaten o da TÜYAP sayesinde edindiğim bir kitap ve ne ara okunur bilemiyorum pek. Ama o da imzalı bir şekilde rafımda yerini aldı, çok da tatlı oldu. İşte bunlar Filiz'le o koşuşturma sonucunda aldığım kitaplar:
Kitapları tam bir liste olarak daha sonra paylaşacağım için bu kadarıyla (ve yukarıda belirttiğimle) yetinmeniz gerekecek. O kadar çok kitap var ki, hepsini bu yazıya koymaya kalksam valla oku oku bitmez. Orjinal planım 15 ve 16'sını bu yazıda anlatmak, sonra aldıklarımı yeni yazı yapmaktı ama sadece 15 bile çok uzun olunca işte, kestim 16'yı buradan. Bu kitaplarla ilgili diyebileceğim tek şey şu an için, toplamın 330 TL tuttuğuydu. Hangisi ne, tam hatırlayamıyorum, o yüzden bu kadarla geçelim bu kısmı.

Büyük ihtimalle 16'sını anlatacağım yazıyı yarın eklerim çünkü şu an onu yazmaya o kadar üşeniyorum ki.... bu arada şimdi fark ettim, bir yazı nasıl üşenmeyle başlayıp üşenmeyle bitebilir? :P

14 Kasım 2014 Cuma

Ya Öyle Olsaydı? | Mimlendim #6


Daha birkaç dakika önce "Uzun süredir ortalarda yeni mim, etkinlik dolaşmıyor, alla alla," diye düşünüyordum, inanır mısınız? Çünkü ben inanamıyorum. Resmen canım Kristal Kitap beni duydu, sonra bir de gitti, dört aylık kısa blogger geçmişimde gördüğüm en zor mime etiketledi. Sevgiler, saygılar, öpücükler :D 

1) Ömrünüzün sonuna dek tek bir yazar okuyabilecek olsaydınız, bu kim olurdu? 
Doğrusunu söylemek gerekirse, buna bir yanıt bulabilmek için çok düşündüm; hala da düşünüyorum! Fakat yok öyle biri. Tüm kitaplarını zevkle okuduğumu söyleyebileceğim ve ömrümün sonuna kadar okurum diyebileceğim, bıkmadan etmeden, valla yok. Olsa da tahminen yabancı yazarlardan olurdu diye düşünüyorum. Hmm... Michael Grant? diyeceğim fakat onun sadece Yoklar Serisi'nin birkaç kitabını okudum. Belki Jeaniene Frost, ama o vampir kitapları yazıyor ve o tür kitaplar bir süre sonra sıkıyor. Aynı şekilde Nalini Singh de fantastik yazarı. Of bilemedim ki. Boş bırakamıyor muyuz?

2) Issız bir adaya gidecek ve yanınıza sadece üç kitap alabilecek olsaydınız, bu üç kitap hangileri olurdu? 
Bu daha bir kolay sanki. Gerçi hiç okumadığım üç mü, yoksa okuyup çok sevdiğim üç mü emin olamadım bir an. Sanırım okuyup sevdiklerim daha bir garanti. Kürk Mantolu Madonna, Endgame: Çağrı ve Mezarla Randevu! (Seçebilmiş olmanın gurur dolu anlarını yaşıyorum sayın okuyucular :D)

3) Bundan sonraki hayatınızı bir kitap karakteri olarak yaşayacak olsaydınız -birebir aynı şekilde- hangi karakterin yerine geçmek isterdiniz?
Sarah Alopay. (Endgame fanı oldum çıktım ben de ya.) Kızın öldürücü bir eğitimi var, zeki, güzel, daha ne? Ayrıca her zaman İngilizce'yi mükemmel bir şekilde konuşabilmek istemişimdir; ideal karakter yani. Tabii Sarah olsam öyle uzun bir hayatım olur muydu, emin olamıyorum doğrusu.

4) Bu soru da oldukça hoşuma giden bir soru oldu. Kitaplardaki üç kadın ve üç erkek karakteri, başka kitaplardaki karakterler ile değiştirseydiniz; seçimleriniz nasıl olurdu?
En. Ufak. Bir. Fikrim. Yok. Neden böyle şeyler soruyorsunuz arkadaş! (Yazar burada sorunun zorluğuna ağlamaya gider.) Ya şey yapalım. Wattpad'den çıkmış Türk yazarlara bir el atalım ve Çilek Mevsimi'nden Mira, Şahmelek'ten İda (öyle miydi emin değilim, kitabı okumadım ama öyle duymuştum, değilse düzeltin) ve Duygu'dan... Duygu. Aynı şekilde erkeklerden de Sedat (Duygu'dan), Aslan (Şahmelek) ve Yağız (Çilek Mevsimi'nden). Kimle değiştirsem, kimle değiştirsem? Vampir Akademisi'nden Lissa, Rose ve Mia'yla değişsinler bari :D Erkekler de Adrian, Dimitri ve Christian olsun. (Neden böyle saçma bir değişiklik yaptım bilmemekteyim.)

5) Okuduğun kitaplardaki karakterlerden biri ile bir gün geçirme şansın olsa, kimi seçerdin?
Aslında herhangi biri olabilir bu ama kim olsa, kim olsa... Adrian olsun! Ivashkov'a, seriye ilk girdiği dakikadan beri aşık biri olarak buna Adrian demezsem ölürüm. ADRIAN IVASHKOV BENİ BİTİREN KARAKTERDİR.


12 Kasım 2014 Çarşamba

Adı: Fallen Souls
Yazarı: Linda Foster
Yayınevi: Glass House Press
Sayfa Sayısı: 60
Goodreads Puanı: -
TÜRKÇE VERSİYONU YOKTUR.
NETGALLEY KİTABIDIR.

Ash never thought going to a party could be dangerous. He certainly never thought it would change his life. But when a man with red eyes begins following him – and his sister – he realizes he was wrong. Soon they’re running, leading the man on a desperate chase over icy roads.
When Ash crashes his car, nearly killing his sister, the red-eyed man offers Ash a choice – save his sister, but pay the highest price possible. Bring Grace back to life, at the cost of his own soul.
Suddenly, Ash is facing a choice he never sought. But will he use that choice to save his sister? And if he does … what will it mean for Ash himself?
***
Someone has started a revolution in Heaven, his betrayal and lies tearing the fabric of the angels apart. Things are coming quickly to a head, and before long the angels will find themselves at war … with each other. Friends and allies will turn against each other, each choosing their own side of right and wrong.
If that happens, the world as they know it will end.
It's up to Kali, protector of angels and humans, to stop the treachery before war breaks out and peace is shattered forever. But how far is she willing to go to save the lives of the angels? Will she turn against her own dearest friend to save her world?
And if she does … will anything be left for her to come home to?
***
Join Ash and Kali on their individual adventures as we see what – and who – led them to find each other in Soul Bound, the first book in the Realm of the Claimed.

Öncelikle söylemeliyim ki, bu kitabın bir parçası olduğu serinin, yani Realm of the Claimed'in ilk kitabını okumadım. Şimdi siz neden okumadığın serinin "novella"sını okuyorsun diye sormadan önce nasıl bir fail yaşadığımı anlatayım: Canımın sıkıldığı bir gün NetGalley'e girdim ve ilginç duran, kapağını da beğendiğim birkaç kitaba başvuruda bulundum; sonra bu kitaptan kabul geldi ve Goodreads'te "now-reading" olarak sınıflandırmak için adını arattığımda, aslında bir serinin novellası olduğunu gördüm.

Tabii kitabı okumaktan vazgeçmek için biraz geç bir noktaydı, çünkü NetGalley'de size gelen kabul sayısıyla geribildirimde bulunduğunuz kitap sayısının oranı tutuluyor ve %50'den yüksek bir oran olması tercih ediliyor; bu da bana gelen 3. kabuldü ve ben sadece bir tanesini okumuştum. (Endgame: The Calling) Bu yüzden kısa olduğunu da görünce bunu okumaya karar verdim. Pişman mıyım? Hayır.

Şöyle ki, seriyi okumamış biri olduğum halde kitap ilgimi çekmeyi başardı. 60 sayfacık, kısa bir kitap olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu bu noktada da. İçinde seriyle bağlantılı iki kısa hikaye vardı ve anladığım kadarıyla serinin iki ana karakterinden bahsediyordu. Biri Kali, diğeri de Ash. İkisinin bir araya gelmeden önce yaşadığı maceraları (ya da "olayı") anlatan bu hikayeler aslında beni serinin ilk kitabını okuma konusunda teşvik etti, eğer ekitap halini bulabilirsem bir yerlerde okuyacağım, çünkü Türkiye'de sattıklarını pek sanmıyorum...

Dili kolaydı, karmaşık pek bir yanı yoktu yani, ve karakterler sevilesiydi; hiçbir şekilde "neden böyle karakterler yazıyorlar" tarzı bir düşünce içine girmeme neden olacak bir karakter yoktu. Kötü karakterleri bile sevdim, özellikle Adrian'ı, (Kali'nin eski arkadaşı). Ama kötü karakterlerin zaten genç kızlar üzerinde hep bir etkisi olmuştur, o yüzden pek takılmamak gerekiyor o noktaya. Ash de fena değildi aslında, fakat eğer doğru hatırlıyorsam 15 yaşındaydı. (17 de olabilir, o zaman işler değişir.) Benden küçük karakterlere ilgi duyamıyorum... üzgünüm Ash! Ash'in ablası Grace'i de çok sevdim ve başına neler geldiğini merak ediyorum çünkü çok garip şeyler oldu en son.

Kısa bir yorum oldu fakat kitap da oldukça kısaydı; diyebileceğim başka bir şey içermiyor pek. Sevdim, güzeldi ve serinin ilk kitabını da okurum herhalde bir ara. (OKUMADI.) (Çünkü okuyacak çok kitabı var. Yani sıra gelmedi.) Okurum okuruum. (Okumayacak.) Vaktiniz varsa ve kısa, eğlenceli, biraz da merak uyandırıcı bir şeyler okumak istiyorsanız ideal, doğrusu eğer uzatılmış olsaydı ve novella değil, direkt novel olsaydı çok sevebileceğim bir alt yapıdaydı ama 60 sayfacık pek kesmedi. 

Yeni Kitap Kokusu #4



Uzun süredir yeni kitaplarımı içeren bir yazı yazmadığımı fark ederek, kitap fuarı alışverişimi de henüz yapmamışken, kitaplığıma en yeni katılan kitaplardan hatırladıklarımı sizlerle paylaşayım dedim! Fuardan önce yapmak istiyorum çünkü fuar kitaplarını tamamen farklı bir yazıda paylaşacağım, öbür türlü karmaşa yaşarım kendi içimde, buna da hiç gerek yok. Üşenmeden yazmak gerek işte. :D Eksik kitap olursa sonra eklerim bir ara, şu an tamamen aklımdan gideceğim çünkü.

1#: Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi - Eric Berkowitz
Yatak odasından mahkeme salonuna - seks hukukunun hayret verici tarihi...
Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık oğlanlar gibi aykırı oyuncuların renklendirdiği seks tarihinde bir çağ ve toplumda hoşgörülen davranışlar bir ötekinde en ağır şekilde cezalandırıldı. Ancak seks dürtüsü antik çağlardan beri kendini dizginlemeye çalışan her türlü girişime karşı koydu. Seks ve Ceza, dört bin yıllık cinsellik, din ve mülkiyet üçgeninin açılarının çok da değişmediğini gösteriyor bizlere.
"Elbette tecavüz, zina, ensest ve seks hukuku alanına giren diğer tüm meseleler insanlığın varoluşundan beri vuku bulmuştur. Değişen tek şey, insanların birbirlerinin bedenlerini kontrol etmek için kullandıkları yöntemler ve bu yöntemleri kullanma gerekçeleridir." 
Eric Berkowitz Antik Mezopotamya'da zina yapan bir kadının kazığa oturtulmasından başlayıp 1895'te Oscar Wilde'ın "büyük ahlaksızlık" suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun uzun tarihini gözler önüne seriyor.
Seks ve Ceza, mahkeme tutanaklarıyla tarihi belgelerde yer alan gerçek insanların hayatlarından yola çıkarak insanlık tarihine ayna tutarken, insan ruhunun karanlık taraflarını ortaya çıkarıyor. Berkowitz zaman zaman tüyler ürperten, zaman zaman hayal gücünü zorlayan bir yolculuğa davet ediyor okurları.

#2: Cehennemde Aşk Randevuları - Lynsay Sands, Kelley Armstrong
Buluştuğu adam bu dünyadan olamayacak kadar mükemmeldi. Haklıydı… O, bu dünyadan değildi.
Aklımızdan çıkmayan berbat buluşmalarımız ya da korkunç randevularımız olmadı mı? Olsun. Yine de şükretmeliyiz. Tiksinç deneyimlerimizi yaşatanlar hiç olmazsa insandı. Bir de Cehennemde Aşk Randevuları'ndaki tipleri düşünün! KELLEY ARMSTRONG, LYNSAY SANDS, KIM HARRISON ve LORI HANDELAND, yani bizi doğaüstünün tehlikeli çekimine sürükleyen değerli yazarlarımız, birkaç tuhaf randevu öyküsüyle karşımızda. Kuradamlar, şeytanımsı sevgililer ve aşk özürlü zombilerle dolu, karanlık, lanetli ve doğaüstü öykülerin tamamı seksi, edepsiz, ateşli ve dikkat çekici! Bazı aşkların mekanı cennet değil malum, kitabımız da işte bunun kanıtı.

Bu kitabı alış sebebim çok basit: 5 liraydı! Ben de bir ara okurum, şimdilik dursun, zaten çok ucuz, bir daha ne zaman bu kadar ucuz göreceğim, diyerekten aldım. Vampir kitaplarından biraz sıkılmış olmam o an hiçbir şey ifade etmedi, çünkü BEŞ liraydı. Beş liraya ne olsa alırım sanırım, az çok ilgimi çekiyorsa. Öyle de bir ilgincim... Kitaplar normalde 30 lira olunca böyle oluyor sanırım...

#3: Ateş Kız - Shannon Hale
Orman kızı Enna. Kaz çobanı Isi'nin sırdaşı, Bayern Prensesi Isi'nin biricik arkadaşı... Ateşle oynayan bir asi. Ya da ülkesinin yazgısını değiştirecek bir kahraman...
Hasta annesiyle ilgilenmek için ormana geri dönen Enna annesinin ölümünden sonra evi çekip çevirme işini üstlenmek zorunda kalır. Bayern sarayını hainlerden temizledikleri görkemli günler geride kaldı derken etrafta savaş söylentileri dolaşmaya başlar. Ülkesi yavaş yavaş işgal edilen, sevdikleri bir bir savaşa giden Enna eli kolu bağlı beklemeye dayanamaz. Hem muazzam bir gücün lisanını keşfetmiş, ateşle konuşmayı öğrenmiştir. Ama bu gücü kontrol etmek hiç de kolay değildir. Enna ya ateşin büyüsüne kapılıp kül olacak ya da onu, savaşın kaderini değiştirecek bir silaha dönüştürecektir.

Bu da indirimdeydi ve aynı zamanda elime gelen ilk kitaptı. Aradığım kitabı bulamamıştım ve biraz hayal kırıklığı içerisindeydim, o gün de başka kitapçıya gidemeyecektim, bu da biraz ilgimi çekince direkt aldım. Evet... ne kadar israfım... ama indirimdeydi!! (İndirim asla kaçırılmaması gereken bir şey, değil mi ama?)

#4: Kaplan, Kaplan - Margaux Fragoso
Kimsenin anlatmaya cesaret edemeyeceği ürkütücü bir trajedi, bir gerçek hayat hikayesi…
"Kaplan, Kaplan binlerce tartışma başlatacak. Margaux Fragoso müthiş bir empati becerisiyle imkansızı başarıyor ve bir pedofilin insan olarak portresini çiziyor. Böylece onun ağır suçunu, emsali nadir günahını hayal edilemeyecek kadar korkunç bir hale sokuyor. Aralarındaki ilişkiyi betimleyişi şok edici, çarpıcı, korkusuz ve sansürsüz. Kitap, bir kurbanın hikayesi olarak son derece sürükleyici; edebi açıdan ise çığır açan bir başyapıt."
ALICE SEBOLD 
Cennetimden Bakarken'in yazarı

Bu kitap da beş liraydı, fakat onun dışında oldukça ilginç bir kitaptı. Roman formatındaki bir "anı" olduğundan kaynaklanan bir ilginçliğin dışında, anlattığı hikaye de oldukça sıradışı gelmişti bana. Pedofil bir adamla bir kızın arasındaki ilişki ve olanları anlatıyor. Henüz hiçbir şekilde inceleme fırsatım olmadı, fakat kesinlikle merakla sırasının gelmesini beklediğim bir kitap.

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai