31 Mart 2015 Salı

[Aysonu] Bu Ay Ne Okudum? | Mart 2015


Herkese merhaba!

Aslında bu ay, ne okudum yazısını video şeklinde yapmayı düşünüyordum fakat her ayın son gönderisi olması gerektiği için ve benim bugün video çekmek için hiçbir şekilde vaktim olmayacağı için, oturup yazmaktan başka çarem yok pek. *Acıklı müzik girer*

Şimdi... aylık 10 kitap okuma hedefime ulaşamadığım bir başka ay, ve yıl başlayalı sadece 3 ay oldu! Harika(!) bir performans ile ilerliyorum sayın izleyiciler  okuyucular... Biri bana geçenlerde ask.fm adresimden şeyi sormuştu, 20 küsür kitapta takılmışken nasıl 110 kitabı bitireceğimi. Sanırım bitiremeyeceğim ya, eğer ayda 10 kitap hedefime ulaşamamayı sürdürürsem bitmez o 110 kitap :P

Neyse öhöm, gelelim neler okumuşum bu ay:

1) Tesirsiz Parçalar - Ali Lidar - 3/5
2) Gölgeler - Paula Weston - 4/5
3) Bela - Sally Green - 4/5
4) Gecenin Hakimleri - J.R. Rain - 3/5
5) Tatlı Şeytan - Wendy Higgins - 5/5
6) Gözlerindeki Canavar - J.M. Darhower - 5/5
7) Frostfire - Amanda Hocking - 4/5

Bu arada, Şahmelek'i yarım bıraktım yani okuduklarıma eklenemiyor kendisi... Aynı şekilde, John Freely tarafından yazılan ve ders için okumam gereken Cem Sultan'ı da yarım bıraktım çünkü sınavı geçtikten sonra devam etmenin pek anlamı yoktu. (Bir de kitapları topladılar.)

Onun dışında, geçenlerde okuduğum kitapları yerlerine kaldırırken fark ettim ki bu ay sadece Kırmızı-Beyaz-Siyah içeren kitaplar okumuşum. Gölgeler'i saymazsak. Çok ilgimi çekmişti bu detay fark ettiğimde :D


Okumakta olduklarım:
Geri Dönenler - Jason Mott
Lips Touch: Three Times - Laini Taylor

26 Mart 2015 Perşembe

Adı: Gözlerindeki Canavar
Orijinal Adı: Monster in His Eyes
Yazarı: J.M. Darhower
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 448
Goodreads Puanı: 4.30
Seri: Monster in His Eyes #1
Format: Karton Kapak
Puanım: 5/5

Kırmızı Başlıklı Kız, Koca Kötü Kurt’a âşık olursa…

Ignazio Vitale iyi bir adam değildi.

Onu ilk gördüğümde tehlikeyi sezmiştim. Karanlık ve öldürücü… Büyüleyici ve ürkütücü... İstediğim her şey ve ihtiyacım olan son şey... Saplantı.

Beni ağına düşürmesi, yatağa atması ve hayatına dahil etmesi çok uzun sürmedi. Onun sırları vardı, hayal bile edemeyeceğim sırlar… Gözlerindeki karanlık, ürkütücü ve heyecan vericiydi. O, yakışıklı prens maskesi ardına gizlenmiş bir canavardı ve maskesini çıkardığında her şey değişmişti.

Ondan nefret etmek istiyordum. Bazen ediyordum da... Ama bu onu sevmeme engel olmuyordu.

Bu kitap hakkında son derece fazla şey yazıldı, çizildi ve söylendi. Bunlardan bazılarına göz gezdirdim, bazıları arkadaşlarım tarafından bana söylendi, bazılarına ise rastgele gezinirken denk geldim. (Özellikle Goodreads'te.) O yüzden - ki ben yorum okumam, eğer bir kitabı almışsam okuyana kadar başkalarının fikirlerini görmeyi pek sevmem - herkesin bu kitap hakkında az çok bir fikre sahip olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz diye umuyorum. Bu varsayım üzerinden yapacağım yorumu, eğer kitap hakkında en ufak bir fikriniz yok ise, spoiler yemeniz mümkündür. (Tabii spoiler sayılırsa söyleyeceklerim.)

Bence oldukça başarılı ve güzel bir kitaptı. Dili son derece akıcı, çeviri başarılı, olaylar ise birbiriyle bağlantılıydı. Ben bunu sürekli söylerim, kitapları okurken - eğer orijinal dilleri İngilizce ise - acaba asıl metinde ne yazıyordu diye düşünen birisiyim ve bazı cümleleri çevirmesi son derece zor olabiliyor, özellikle dil-içi espriler vs. tarzı ögeler içeriyorsa. Bu kitapta o tür şeyler vardı ve "Ben kesinlikle uyarlayamazdım," dediğim yerler oldu. Yani sevdim çeviriyi de anlatımı da. ^-^

Olaylara gelecek olursak da, açıkçası bu kitap hakkında bu kadar az "kötü" yorum gelmiş olması beni şaşırtmadı değil. Goodreads'e biraz göz gezdirdim ve listemde olan insanların çoğu 5 yıldız vermiş, çok az 1 ve 2 yıldıza denk geliyorsunuz - ki olan bitenin Türkiye sınırları içerisinde oldukça absürd kaçacağı düşünülürse, bu bile bende umut doğuruyor. Neden böyle düşündüğümü açıklamaya çalışacağım.

İnsanların ne yapacaklarına karar verme özgürlüğü vardır. Kurgu ya da değil, bir kişinin hareketleri ve hayatını nasıl yaşayacağına dair seçimi, tamamen onun iradesinde olmalıdır. Kitapta Karissa'nın verdiği kararları, seçtiği şeyleri veya söylediği sözleri onaylamıyor olabilir bir kişi fakat sırf karakterin hayatını yaşayış biçimi hoşuna gitmiyor diye kitabı yerin dibine sokmak bana biraz aşırı geliyor. Ben kendinden çok büyüklere ilgi duyan birisi değilim mesela ve Karissa ile - kitapta 19'unu doldurduğu düşünülürse - aramda 2 yaş var. Eğer yerinde olsaydım Naz ile öyle bir ilişki içerisine girmezdim tahminen. (Ayrıca Türkiye'de var mı emin değilim ve her ne kadar ikili arasındaki ilişkinin tam olarak bu olduğu söylenemese de, yurtdışında sugardaddy diye geçen bir olay var, kitabı okurken bana biraz bunu anımsattı. Tek fark, Naz ile Karissa arasındaki ilişkinin duygusal bir yanı olması. Zaten okuyanlar nereye vardığını biliyor. Kitabın son kısımlarını saymıyorum.)

Aynı şekilde, kitaptaki cinsellik oldukça sert. Bir noktada Karissa'nın cümlelerinde "tecavüz" kelimesini görebiliyorsunuz fakat orada olup biten şeyin tecavüz olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Öncelikle kız, ilk başta rahatsız olsa da, sonradan bundan zevk almaya başlıyor ve unutmamak lazım ki, ta kitabın ilk başlarında bir anlaşma yapılmıştı iki karakter arasında. Eğer Karissa "sarı" derse Naz kendini kontrol altına alıp hareketlerini yavaşlatacak, "kırmızı" der ise de tamamen duracaktı: Karissa orada kırmızı demiş olsaydı ve Naz onu umursamayarak olaya devam etseydi, o noktada işin tecavüze döndüğü söylenebilirdi fakat ikili arasındaki ilişki o yere varmadı. Yani kitapta tecavüz olduğu söylenemez - ki olsa bile, varlığı veya okunulmuş olması insanların "Yaşasın tecavüz!" diye dolandığı anlamına gelmez.

Sanırım en tartışılan iki nokta yaş ve cinsellikti. Zaten onun dışındaki kurguya bakıldığında, çok da tartışılır bir nokta olduğunu sanmıyorum. Kitapta cinsellik olması beni rahatsız etmiyor fakat kurgu olmadığında ve kitap sırf cinsellikten oluştuğunda, okumayı sevmiyorum. O yüzden bu kitaba bayıldım çünkü bir kurgusu vardı ve bu kurgu güzeldi. Gerçi teknik olarak, kitap benim için %50 Ignazio Vitale, %20 Geçilemeyen Felsefe Dersi, %10 Anne Paranoyaklığı, %25 Cinsellik'ten oluşuyordu, orası ayrı.

Kitap sonlara doğru bir bomba patlattı, sonra bitiverdi resmen. Nasıl rahatsız oldum anlatamam! Tam okuyorum, her şey güzel gidiyor; bir bakmışım, kitap elimde patladı. Gerçekten öyle oldu. Ben şimdi nasıl dayanacağım Yabancı devamını çıkartana kadar? Nasıl, söyleyin bana! Karissa'nın bundan sonra neler yapacağını, hayatının nasıl olacağını o derece merak ediyorum ki, anlatamam. Ya arkadaş, isyan edeceğim ben en sonunda. Neden sürekli bu şekilde merakta bırakan kitaplar basıyorsunuz? Biraz da bizi ikinci kitap çıkana kadar süründürmeyecek bir şeyler bassanız olmaz mı? Hiç mi? Peki :(

Dipnot: Eğer cinsellikten rahatsız oluyorsanız pek size göre bir kitap değil. Yani...

23 Mart 2015 Pazartesi

Yazar Tanıtımı

Eskiden özel bir dedektif olan J.R. Rain, artık Pasifik Güneybatı'da bir adada, köpeği ile birlikte yaşamakta ve tüm zamanını kitap yazmaya harcamakta. Lisedeyken spor delisi olmak ile inek olmak arasındaki mükemmel dengeyi tutturduğunu söyleyen yazar, aynı zamanda beş roman tamamlamayı başardığını ekleyerek, bunu başarmasını lise boyunca sevgilisi olmamasına bağlıyor. Üniversite döneminde 80 kısa hikaye ve iki kitap yazmış ve mezun olduğunda, hiçbir işe yaramayan bir antropoloji diploması almış; mezuniyetinden iki hafta sonra da evlenmiş. Bir süre Hollywood'da Paramount Pictures ve Alphaville Productions için senaryo yazmış fakat bir süre sonra roman yazmanın asıl sevdası olduğunu fark ederek Carlsbad'e taşınarak üç roman yazmış. Aynı zamanda bu süreç içerisinde işinden kovulmuş olduğunu ekliyor. Tur kitabımız olan Gecenin Hakimleri, bu üç romandan biri. Bir hayalperestle evli olmanın çok zor olduğunu, bir hayalperest ve yazarla evli olmanın ise neredeyse imkansız olduğunu söyleyerek yedi yıllık karısıyla boşandıklarını belirtiyor. Bir süre sonra yeni biriyle tanışmış, Seattle'a taşınmışlar ve işini, arabasını, parasını, sevgilisini kaybettiği zorlu bir süreçten geçmiş. İlk romanı Mundania Press'ten 2005'te basılmış. 

Yazarın sitesine buradan ulaşabilirsiniz: http://www.jrrain.com/

Kitap Tanıtımı

Bugüne kadar bildiğiniz bütün vampir hikâyelerini unutup Samantha Moon'la tanışmaya hazır olun. Bir eş, bir anne ve özel bir dedektif... Ayrıca bir vampir! Mükemmel bir aileye sahip Samantha Moon'un hayatındaki her şey yolunda gidiyordu, ta ki akıl almaz bir saldırı tüm hayatını sonsuza dek değiştirip bütün yaşamını altüst edene kadar. Samantha vampir olduktan sonra, işini bırakıp geceleri çalışmayı tercih ettiği özel dedektifliğe başlar. Beş kez vurulan ve ölmeyen Kingsley Fulcrum ise kendisine saldıran kişiyi bulması için Samantha'yı tutar. Bu gizemli olayı çözmeye çalışan Samantha, Kingsley'in göründüğü gibi biri olmadığını anlar. Yeni yaşamına alışmaya çalışan Samantha, acaba öğrendiği bu akıl almaz gerçeklerle başa çıkabilecek midir?

"Uykunuzun kaçmasına hazır olun!"
- James Rollin

"Gecenin Hâkimleri mutlaka okumanız gerekenler arasında. Eğer Janet Evanovich'in Stephanie Plum'ını sevdiyseniz, J. R. Rain'in bir vampir olarak özel dedektiflik yapan Samantha Moon'unu da seveceksiniz."
- Booklist

"Elinizden bırakmanız imkânsız. Gecenin Hâkimleri, alışılmadık bir tarzda birbirinden farklı birçok karakterin yer aldığı, mükemmel bir şekilde kurgulanan olay örgüsü ve canlı diyaloglarıyla inanılmaz bir şehir fantezisi."
- April Vine

Yorum


20 Mart 2015 Cuma

Zıt Kitaplar (Opposite Booktag) | Mimlendim #20

Kronik Okur tarafından mimlenmişim! (Uzun süredir pek etkinlik olmadığı düşünülürse, sanırım ben bu tür soruları yanıtlamayı özlemişim ya.)

1. Kitaplığındaki ilk kitap X En son aldığın kitap
İlk kitap hakkında o kadar bir fikrim yok ki, o kadar fikrim olmayabilir. Hmm. Alacakaranlık? Belki. Son kitap ise: Kaderci Jacques ve Efendisi. (Jacques böyle yazılıyordu sanırım?) 

2. En ucuz kitap X En pahalı kitap
İndirimler sağ olsun, kitapları ucuza alabiliyoruz fakat sanırım benim de (tıpkı Ömer'inki gibi) en pahalı kitabım Bilge Adamın Korkusu. En ucuzu ise yine Kaderci Jacques ve Efendisi - çünkü orijinal olmasına rağmen kitapçıdaki bir indirim/kampanya nedeniyle 1TL'ye almıştım.

3. Erkek kahramanlı bir kitap X Kadın kahramanlı bir kitap
Bela (erkek) ve... Tatlı Şeytan (kadın).

4. Hızlı okuduğun bir kitap X Uzun sürede bitirebildiğin bir kitap
Gölgeler ve Kiralık Konak. (Bilen bilir, KK'yı bitirmek için kaç gün çabaladım ben. Kitap resmen elimde sürünmüştü.)

5. Güzel kapak X Kötü kapak

6. Yerli kitap X Yabancı kitap
Çok yakında okuyup yorumlayacağım için Ünlü Aşk (yerli) ve şu an okumakta olduğum için Gözlerindeki Canavar (yabancı) olsun. :D

7. İnce kitap X Kalın Kitap
İnce kitaplarım hakkında en ufak bir fikrim yok... O yüzden en kalını söyleyeceğim sadece. (Kitaplığını eşelemeye üşendi.) Bilge Adamın Korkusu.

8. Kurgu X Kurgu olmayan 
Kurgu olmayan pek okumuyorum ama son zamanlarda dil ve anlatım dersinde biyografiyi işliyoruz, o yüzden Cem Sultan ve okumayı planladığım Frostfire.

9. Romantik kitap X Macera kitabı
Hiçliğin Kıyısında, kesinlikle. Macera için ise... hım. Locke Lamora'nın Yalanları sayılır mı? (Sayılmasa bile, o.)

10. Seni mutlu eden bir kitap X Seni üzen bir kitap
Tatlı Şeytan. (O kadar sevdim ki, mutlu olmamak elde değil.) Beni üzen bir kitap içinse diyecek bir şeyim yok sanırım, yani Şahmelek üzmüştü, ama üzücü bir kurgusu olduğu için üzüldüğüm bir kitap okumadım uzun süredir.

17 Mart 2015 Salı

Adı: Bela
Orijinal Adı: Half Bad
Yazarı: Sally Green
Yayınevi: Dex
Sayfa Sayısı: 396
Goodreads Puanı: 3.81
Seri: The Half Bad Trilogy #1
Format: Karton Kapak
Sen bir cadısın, yarı Ak, yarı Kara.
Okuyamıyor, yazamıyorsun ama iyileşiyorsun hızla.
Karanlık çökünce kapalı bir yerde kalırsan hasta oluyorsun. Annalise’e çok âşıksın ama Ak Cadılardan nefret ediyorsun.
On dört yaşından beri bir kafesin içinde tutsaksın.
Kaçmalı ve o korkunç, katil babanı bulmalısın.
Bunu başarmalısın, on yedinci yaş gününden önce hem de.
Çünkü sen yok edilmesi gereken bir Bela’sın.

Sınav haftasından herkese selamlar! Nasıl yaptım bilmiyorum fakat araya Bela'yı sıkıştırmayı iyi başardığımı düşünüyorum; yorumu biraz gecikmeli yazsam da, aslında başladığım günün ertesinde bitirdiğim ve garip bir şekilde hızlı okumuş olduğum bir kitaptı bu. 

Neden hızlı okumuş olduğuma şaşıyorum? Şöyle ki, dili pek akıcı değil gibiydi. Daha doğrusu, dili biraz garipti. Kitap ilk önce "ikinci kişi"den başladı. (Evet, gerçekten de "yapıyorsun", "ediyorsun" tarzı bir anlatım vardı ilk başlarda.) Korkmadım değil doğrusu, çünkü biraz ileri baktım bu anlatım devam ediyor mu diye ve ediyor gibi duruyordu; şansıma, sadece birkaç kısım bu şekildeydi. Bir noktada ana karakterin anlatımına geçiyor ve orada kalıyordu yani. Ama o ilk anlarda korkmadım değil.

Genel olarak kitapta birçok şey oluyordu fakat aynı zamanda hiçbir şey olmuyordu. Nathan (ana karakterimiz olur kendisi) çok zor bir hayata sahip ve başından gerçekten korkunç olaylar geçmiş, geçmekte; fakat işin garip yanı, bir saniye bile durup "Bu Nathan da ne çekti be," dedirtmedi yazar. Bu iyi mi yoksa kötü mü inanın bilmiyorum fakat olan bitenin "olup bittiği" gerçeğinin farkında pek olmadım okurken. Belki sürekli bir şeyler olduğundan belki de kitap çok bir boşluk hissiyle başladığından, kitap boyunca süren tempo bana hiç değişmemiş gibi geldi okurken, ki bu doğru değil aslında. Kavga dövüş sahneleri de var, boş geçen an sahneleri de.

Yani biraz sıkıcıydı ve "Keşke ilerlese," ya da "Keşke artık bitirsem," dediğim anlar olmadı değil fakat genel olarak düşününce, kitabın ilerleyişi ve gelecekte olabilecek şeyleri, çok kafama takmadım bunu çünkü tam bir seri girişi gibiydi; bir devamı olacağı çok kesin ve eğer yazar devam kitaplarında işi batırmazsa - ki batıracağını sanmıyorum - gerçekten harika bir ikinci kitabın bizi beklediğine inanıyorum. Oldukça düzgün bir girişti, birkaç şey dışında, yani devamındaki olasılıklar sonsuz.

Kitabın bir erkeğin ağzından anlatıldığı gerçeğini bilmesem pek fazla ayırt edemezdim herhalde, yani Annalise diye bir kıza aşık olması dışında, yani yazar, erkek olduğunu belirtmek için aşırılığa kaçmamıştı ki bu hoşuma giden bir ayrıntıydı. Bazı kadın yazarlar çok uğraşıp başaramıyorlar, bunda o pek yok gibiydi. 

Az önce bahsettiğim "birkaç şey"den biri, dünyanın kendisiydi. Ak ve Kara cadıların olduğu, bu cadıların insanlara Fersiz diye hitap ettiği ve bir sürü büyülü güçten bahsedilebilen bir dünyadayız. Bu bizim günümüz dünyasının, bilinmedik yanı gibi de düşünülebilir fakat şöyle ki, Nathan karakteri çok az insanla iletişim kurduğundan (insan kavramı tüm karakterleri kapsamaktadır) dünyayı pek görmüyoruz ve bu biraz eksik hissettiriyor. Nathan asla yaşanan dünyanın tam bir parçası olamıyor; ya kaçışta ya başka bir şey ve bu yüzden de ben de dünyayı pek kavrayamadım. Sanki yazar dünyayı kurgulamamış da, onun yerine büyük bir boşluk var, o yazdıkça boşlukta birkaç sokak, belki bir orman beliriyor. Birden var oluyor yani. Onun yazmadığı yerler ise hala karanlık, hala boşluk.

Nathan'ın babası hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor ve seri devamında ne olacağını çok merak ediyorum. Umarım bir an önce çevrilir de, çok uzun süre merakta kalmam çünkü eğer uzuun bir süre devam kitabına el atmaz isem bu kitabı unutacağımı ve seriye devam etmeyeceğimi biliyorum.

Unutmadan: Aslında kitaba 3 verecektim fakat bende yarattığı o "oturaklı giriş" (seriye iyi bir giriş olduğu hissi yani) nedeniyle 4 vermeye karar  verdim. Güzel kitaptı şimdi. Hakkını yemeyelim.

13 Mart 2015 Cuma

Adı: Gölgeler
Orijinal Adı: Shadows
Yazarı: Paula Weston
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 4.00
Seri: The Rephaim #1
Format: Karton Kapak
Gaby Winters yaklaşık bir yıl önce ikiz kardeşi Jude’u bir trafik kazasında kaybetmişti. Kazadan sonra bedeni iyileşmişti ama acısı hâlâ ilk günkü gibi tazeydi ve kâbusları bitmiyordu: Her gece kâbuslarında iblislerle ve cehennemin diğer yaratıklarıyla savaşıyordu.

Ve sonra karşısına Rafa çıktı. Rafa, sadece kâbuslarında sık sık gördüğü çocuk değildi, aynı zamanda ikiz kardeşi Jude’la da bir geçmişleri olduğunu iddia ediyordu. Gaby, hayatı ve kendi hakkında bildiğini düşündüğü gerçeklerin sadece birer yalan olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı ve bulması gereken gerçekler kâbuslarındaki gölgelerde gizliydiler.

Rafa kimdi? Refaimler kimlerdi? Ve en önemlisi Gaby kime güvenebilirdi?

Bu kitabı sevdim. Bu kitabı çok, çok sevdim. 

Kitap hakkında spoiler vermeyi gerçekten istemiyorum fakat olaylar birbiriyle bağlantılı ve sevdiğim şeyler hakkında başladı mı susmayan bir insanım, o yüzden kitap gidişatına pek girmek istemiyorum; sadece söylersem ipin ucunu kaçırmayacağım bazı detaylardan bahsedeceğim. Tabii ondan önce söylemek istediğim birkaç şey yok değil.

Şimdiki zamanda anlatılıyor olmasına rağmen bir kere içine girdiniz mi pek sıkıntı çekmiyordunuz ve genellikle şimdiki zamanı sevmesem bile, bu kitapta pek bir sorun olmadı benim için; son derece akıcıydı ve çevirisini de genel olarak beğendim. Sadece birkaç yerde sıkıntı vardı; ne İngilizce versiyonu kafamda canlandırabiliyordum ne de Türkçe çeviri bir anlam ifade ediyordu, fakat o sayılı yer dışında gerçekten başarılı bir çeviriydi bence. Özellikle dilin akıcılığının kaybolmamış olması - şimdiki zaman olduğu halde - benim gözümde artı puandı bu kitaba.

Kitabın kendisi ise ayrı bir olaydı. Melekli kitapları genel olarak pek sevmem fakat bu kitabı gerçekten çok sevdim çünkü ne vıcık vıcık aşk vardı - hatta sıfıra yakın bir seviyede yoktu denebilir aşk için - ne de dinsel göndermeler çok boğuyordu. Evet, bir noktada her şeyi algılamak zorlaşıyordu falan filan ama, bilmiyorum ya; son derece hoşuma gitti yapılan bağlantılar ve değiştirilen durumlar. 

Karakterleri de çok sevdim fakat keşke yazar burada biraz daha detaya girseymiş çünkü belirli nedenlerden dolayı karakterler hakkında pek bir bilgimiz yok ve herkesin bildiği şeyin ne olduğunu son derece merak ettim, özellikle Rafa'nın Gaby'e dediği bir şeyden sonra ben tüm kitap boyunca aydınlanmayı bekledim... Yazarımız sanırım bu aydınlanmayı sonraki kitaplara saklıyor - umarım öyledir, yoksa çıldırabilirim tahminen. Ayrıca Rafa'nın Daniel'a "Yakışıklı Çocuk" diye hitap etmesi garip bir şekilde keyiflendirdi beni, güldüm falan, güzeldi.

Tabii "Sarı Lüle" olan Jason'ı unutmamak lazım. Garip bir şekilde serinin devamında, o karakterden bir şeyler daha çıkacakmış gibi hissediyorum ama hadi bakalım; görünüşte serinin devamıyla ilgili bir bilgi yok, o yüzden tahminen bir süre beklemem gerekecek öğrenmek için. (Hiç İngilizce pdf falan bulup okuyasım yok, bekler alırım, hem Yabancı'nın kullandığı kapak - yani bence - çok daha güzel orijinal kapaktan.)

Olaylar sayfalar ilerledikçe biraz daha karıştı ve açılacağı anı merakla bekliyorum gerçekten çünkü yazarın bir şeyler patlatması gerekiyormuş gibi geliyor, bütün bu zahmete girilmiş kitapta, vardır bir olay diye düşünüyor insan; eğer öyle bir olay yoksa cidden büyük bir hayal kırıklığı olur benim için.

Şimdi fark ettim, karakterler diyormuşum en son... Gaby ya da Gabe ya da Gabriella konusunda ne hissettiğimi bilmiyorum çünkü... *spoiler vermemek için kendini son derece kasar* nedenler. Evet, çünkü nedenler. Daha doğrusu, kitapta olup biten bazı durumlardan dolayı ana karakterimiz hakkında ne hissettiğimden emin değilim çünkü bazı şeyleri öğrenmeden o karakter hakkında bir şeyler söylemeyi doğru bulmuyorum. (Spoiler vermeyeceğim diye uğraşıyorum ya, yorumdan hiçbir şey anlayamayacak okuyan biri... Yani kitabı okumadan yorumu okuyan biri demek istedim.)

Kısacası, serinin devamı için son derece sabırsızlanıyorum. Bu kitaba 5 değil 4 verdim çünkü 5 verdiğim diğer kitaplar gibi bitirdikten sonra kalkıp bir tur etrafta koşmak ve sağa sola haykırmak isteğiyle dolmadım fakat son derece iyiydi. Yabancı'dan çıkan çoğu kitap gerçi böyle. Neyse öhöm, çok konuştum sanırım. En iyisi burada bitirmek yorumu.

Ha son bir şey, birkaç kişiden pek beğenmedikleri yorumunu almıştım ve beğenme garantisi veremem kitabı, onu söylemek istiyorum. Benim çok hoşuma gitti ve devamı yarın çıksa gider alırım, fakat bazı insanların son derece sıradan ve sıkıcı bulmayacağı garantisini de veremem. Bana hitap ediyordu yani :D

Tesirsiz Parçalar - Ali Lidar | Yorum

Adı: Tesirsiz Parçalar
Yazarı: Ali Lidar
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 240
Goodreads Puanı: 4.17
Seri:
Format: Karton Kapak
Beni affetme... Anlama da... Hayatımın özeti, düzeltilemeyecek kadar vahim bir anlatım bozukluğu... Beni daha fazla konuşturma... Ben susayım, sen ağla... Gusül abdesti alabileceğim kadar gözyaşı biriktir benim için... Sonra beraberce çayıma siyanür karıştıralım. Önce göm beni, sonra anla…"

Çocukluğa, büyümeye, Beşiktaş'a, bayramlık ayakkabılara, içinden oyuncak çıkan yumurtalara, coğrafi uzaklıklara, bakmak için ölünen gözlere bakamaya, âşık olmaya ve olamamaya; bazen Deep Purple'a, bazen Ferdi Tayfur'a, bazen Salinger'a, bazen Oğuz Atay'a; anneye, babaya, kardeşe, sevgiliye, insana; kısacası hayata dair tesirli bir bakış açısı...

Yanı başımızdaki insanların trajedilerine bir sigara içimi süresince üzülüp sonra unuttuğumuz bir dünyada Ali Lidar, yazdıklarıyla donmuş insanlığımıza ateşle yaklaşıyor.

Nereden başlasam gerçekten bilemiyorum; bu kitap kafamda o kadar dağınık ki, oradan tutsam, şuradan çekiştirsem, bir yerlerden yapıştırsam yine bir bütün yakalayamazmışım gibi. Sanırım bunun nedeni kitabın da bir bütün olmayışı. Ben kitabı elime alırken ne tür bir kitap olduğu hakkında pek bir fikrim yoktu, sevip sevmeyeceğime dair de eh, seveceğimi düşünüyordum çünkü biraz daha farklı duruyordu. (En azından yayınevinden çıkan diğer kitaplara kıyasla.) Sevdim mi? Doğrusu orası tartışılır. *Derin bir nefes alır, verir.* Eh, bir yerden başlamak lazım.

Kitap hakkında ne diyebilirim sorusunun kafamda yankılandığı saatlerden biriydi ve arkadaşıma sordum: "Birinin duygu ve düşüncelerini, anılarını nasıl yorumlayabilirsiniz?" Onun cevabı biraz daha farklıydı benim düşüncelerimden; bunları nasıl anlattığını yorumlamamı, metnin kaleme alınış tarzını incelememi söyledi bana. Bense yorumlanamayacağı düşüncesi içindeydim ve aslında, hala da öyleyim: Bu yazı tamamen kendi "düşüncelerim"i, kitabın ve içindeki kısa yazıların bana hissettirdiklerini anlattığım bir yazı olacak.

Gerçi, blogdaki yazıların tamamı bu tanıma uymalı ya, neyse.

Çok hızlı okunabilen bir kitap; içindeki yazıların birbirleriyle pek bir bağlantıları yok, genelde bir sayfa bile etmeyen paragraflar var ve en uzun yazı da 2,5 sayfadan daha uzun değil. Eğer tüm yazılar arkalı önlü basılmış olsaydı kitaptaki sayfa sayısı yarıya inerdi herhalde fakat bu şekilde düzenlenmiş olması hoşuma gitti. Belki sadece benim kafamda, fakat yazıların birbirinden bağımsız olduğu hissiyatını iyi bir şekilde yansıtan bir düzen olduğuna inanıyorum; ayrıca çirkin de durmuyor.

Yazıları tek tek inceleyemeyeceğime göre, aklımda kaldığı kadarıyla bahsetmeye çalışacağım. Aslında neredeyse her yazıda altını çizdiğim bir, eğer yazı biraz uzunsa iki cümle var gibiydi. (Kitap şu an yanımda değil de, ne alıntı ekleyebiliyorum ne de kitaba şöyle bir bakıp fikir edinebiliyorum tekrardan.) Fakat bilmiyorum, pek benlik bir kitap değildi çünkü yazarın düşünce yapısı, hayata bakışı vs. benimkiyle pek uyuşmuyor gibiydi. Tabii bunun nedeni onun 30 yaşını geçmiş bir adam olması da olabilir; 17 yaşındaki bir genç kızın dünyasıyla onunkisi elbette farklı olacak, fakat uyuşmuyor olması, benim yazıları okurken kendimi biraz rahatsız hissetmeme ve yazılanın beni biraz bunaltmasına neden oldu denebilir.

Büyük bir huzursuzluk vardı satırlarda - ki bu, yazılar arasında en fazla değinilen kavramlardan birisiydi - ve tabii özlem. Daha önce ne aşık olmuş ne bir ilişki içerisine girmiş biri olarak, yazıların çoğundaki duyguları anlama şansım zaten yoktu. Of bilemiyorum. Bana göre değildi'den daha düzgün bir açıklama yapamıyorum kitaba olan tutumumda. Genel olarak dünya bakışı daha çiçekler böcekler olan birisiyimdir, o yüzden bu kitaptaki bakış beni yordu denebilir. Bazı noktalarda sonuna kadar katıldığım düşünceler olmadı değil, sadece genel olarak bana hitap etmiyordu.

Pek bir "yorum" olamadı sanırım bu, şimdi geri dönüp bakınca, fakat yapabileceğim gerçekten bir şey yok; kitap o kadar dağıttı ki kafamı, bitirdikten ve hatta üzerine başka bir kitap okuduktan sonra bile doğru düzgün iki cümleyi bir araya getiremiyor gibiyim bu konuda. Önerip önermeme konusuna giremem bile mesela, çünkü bana hitap etmeyen bu kitabın başkalarına mükemmel bir şekilde hitap edebileceğinin farkındayım fakat aynı zamanda, kimlere hitap edeceğini parmakla göstermem de pek mümkün değil.

Kitaplara kendi beğenim üzerinden puan veren birisi olduğumdan bu kitaba 2.5 verdim; çünkü ne beğendim, ne beğenmedim, fazlasıyla arada kaldım. Kötü değildi kesinlikle ve 2.5'luk bir kitap da değil, kalite açısından en azından, sadece eh, 3 puan "Beğendim," demek benim için fakat beğendim diyemiyorum, beğenmedim de diyemiyorum ve aynı zamanda bir tık daha üstte olması lazım 2 puandan. O yüzden 2.5 işte.

Belki aradan birkaç yıl geçtiğinde, kitabı tekrardan elime alırsam bana daha çok hitap eder. Bilemedim. (Not: Kitaptan kendim için yaptığım altıntılardan, tek başına alındığında - yani yazıdan bağımsız okunduklarında - anlamlı olanları bir ara paylaşmayı düşünüyorum, hoş şeyler var gerçekten. Aslında bu yazıya ekleyecektim fakat kitap yanımda olmadığı için öyle bir şansım yok gibi...)

8 Mart 2015 Pazar

CNR Expo Kitap Fuarı 2015 ve Alınanlar


Bir kitapkurdu fuara gider de, kitap almadan döner mi hiç? Doğrusu hedefim buydu, elimde 2 kitaplık minik bir liste vardı - ona liste demeye bin şahit ister - fakat sonra eve 9 kitapla döndüm... Şaşırıyor muyuz? Elbette hayır!

CNR Expo'daki fuara bu sene ilk defa gittim ve aslında gitmeyi de düşünmüyordum, fakat geleceklerini öğrendiğim ve pek görüşme şansımın olmadığı insanları görebilmek adına gideyim dedim. Ayrıca TÜYAP'tayken son derece eğlenmiştim, neden olmasın diyerek ve kendime kitap almama sözü vererek yola çıktım.

İlk defa gidiyor olduğum için yolu bulmakta zorlanacağımdan korkuyordum fakat hiç de düşündüğüm gibi zor olmadı. Ben Levent'ten geliyorum, eğer o civarlarda olan varsa ve nasıl gideceklerini pek bilmiyorlarsa benim yaptığım gibi Zincirlikuyu'dan metrobüse binip Şirinevler'de inebilir, sonra da metro aktarmasıyla fuar alanına ulaşabilirler. Gerçekten çok kolay. Bana yol bulma konusunda yardım eden Melis'e tekrar teşekkürler :D O olmasa hala sanırım bilgisayar başında "Nasıl gidilir ya?" sorusuyla boğuşuyor olurdum.

Bu fuarda zamanımın çoğunu standlar arası mekik dokuyarak geçirdim sanırım. Müptela, Postiga ve Parola sürekli gittiğim yerler oldular resmen. Müptela'da değil de, fuar alanının girişine doğru bir yerde Annemin Gelini Olur Musun? imza günü vardı, Ecem kitabını imzalatmak istediği için gitmiştik bir noktada. Gerçi sıra çok uzundu ve sonuna kadar kalmadım ben :D Ama yazarın ilk imzayı verirken elinin titremesi çok tatlıydı bence *-*

İmza demişken, Büşra Küçük'ün imza gününün sesleri ta Müptela'ya kadar ulaşıyordu... Gidip bir göz attığımda fuardaki kalabalığın nerede olduğunu net bir şekilde gördüm hatta. CNR, TÜYAP'a göre çok sakindi fakat Büşra'nın hayranları bir ara ortalığı inletiyorlardı "Büşra! Meriç!" diye bağırarak. Çok çılgındı. Bu arada kitaba baktım, vanilya falan kokmuyordu -_- Kandırılmış hissediyorum :P

Eren (Saklama Kabı), Melis (Kördüğüm Hayaller) ve Berfim (Küçük Kızın Büyük Kütüphanesi) ile geçirdim günün çoğunu ve gerçekten çok eğlendim *-* Eren'le sahaflara falan baktık, zaten aldığım kitaplardan ikisini sahaftan edindim :D

İşte fuardan edinilenler:

Tesirsiz Parçalar - Ali Lidar
Satılık - İlknur Birdal
İlknur ablaya yorum sözüm var, sınavlarım bir bitsin okuyacağım diye umuyorum *-*
Bayan Kimble - Jennifer Haigh
Sahaftan aldım, 5TL idi, ayrıca bayağı ilginç duruyordu.
Noel'de Ölüm - Nora Roberts 
Seriyi yavaş yavaş tamamlıyorum!
Illuminate - Aimee Agresti
Bayağıdır merak ettiğim bir kitaptı, fuarda da 10TL olduğunu görünce hemen aldım.
Bazı Kızlar Isırır -Chloe Neill
Bunu Eren önerdi, hiçbir şekilde planda yoktu :D
Gözlerindeki Canavar - J.M. Darhower
O kadar konusu oldu ki bu kitabın, ben de okuyup kendi fikrimi söylemesem kendimi eksik hissederdim :P
Gölgeler - Paula Weston
Kaçınılmaz - Amy A. Bartol
Listede hiç yoktu, ama madem geldik fuara alalım, düşüncesi ile aldım bunu ben. Ama severim herhalde, şu ana kadar Yabancı'dan okuduğum ve benden 3 ve altı puan alan bir kitap olmadı :D

5 Mart 2015 Perşembe

İlk 10 Listem | Mimlendim #19

Kristal Kitap beni mimlemiş, teşekkürler! Etkinlik çok basit, ilk 10 listenize giren kitapları yazıyorsunuz. Ben pek öyle liste yapan birisi değilimdir, hele iş "en sevdiklerim"e gelince cidden zorlanırım çünkü benim farklı tarzlarda sevmiş olabileceğim çok kitap varken hangileri "en" sevdiklerim olabilir ki? Seçemem cidden pek. Belli başlı birkaç kitap dışında yani. :D Ama deneyeceğim. :P

İlk 10 Listem:

1. Locke Lamora'nın Yalanları - Scott Lynch
2. Hiçliğin Kıyısında - J. A. Redmerski
3. Ender'in Oyunu - Orson Scott Card
4. Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum
5. Meleklerin Kanı - Nalini Singh
6. Alaska'nın Peşinde - John Green
7. Karanlık Zihinler - Alexandra Bracken
8. The Coldest Girl in Coldtown - Holly Black
9. Dövüş Kulübü - Chuck Palahniuk
10. Otomatik Portakal - Anthony Burgess

Sıralama değil, aklıma geldiği sırayla yazdım kitapları. Yani ilk 10 olmasına rağmen kendi içinde belli bir sıraya koymak pek mümkün değil bu kitapları. Öyle yani. :D

Ben deee... Afrodit'in Güncesi, Romantik Optik ve Demeter'in Güncesi'ni etiketliyorum!

Şahmelek - Merve Akıncı | Yorum


 
Adı: Şahmelek
Yazarı: Merve Akıncı
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Goodreads Puanı:  4.08
Seri: -
Format: Paperback
Puanım: 1/5

 
“Elimden gelse hâli hazırda kenetlenmiş ellerimizden güç alıp onu bu evden kaçırırdım. Denizi görebileceğimiz bir yere giderdik belki... Hiç konuşmazdık. Dudaklarımız değil, dokunuşlarımız konuşurdu bizim yerimize... Başımı onun geniş omzuna yaslayıp burnumu boynuna gömerdim. Onun o tatlı kokusunu doya doya içime çekip gözlerimi yumardım. İnanıyorum ki birlikte olsak her şey daha güzel olacaktı. Belki daha kolay...”
Ailesi, kızkardeşinin tedavisi için Amerika'ya gittikten sonra Balkanlı Ailesi'nin evinde yaşamaya başlayan İde'nin hayatı, bir gün rüyasında evin oğlu Aslan'ı görmesiyle tamamen değişir. 
Herkese ve her şeye karşı soğuk ve ilgisiz görünen Aslan Balkanlı'ya yavaş yavaş âşık olmaya başlayan İde, tutulmaya başladığı adamın buzlarını eritebilecek mi? Yaralı bir aşkın hayaletiyle boğuşan Aslan ise onu seven bir kadının varlığını kabul edebilecek mi?

UYARI: Kitabı okumamış ve/veya okuyacak kişilerin bu yorumu okumasını önermiyorum. Yazacağım şeyler spoiler niteliği taşır mı emin değilim fakat okuduğum sayfalar hakkında detaylı bir açıklamaya gireceğim. Ayrıca son derece uzun olacak, sıkılma tehlikesi var.

Doğrusu, bu yoruma nereden veya nasıl başlayacağım hakkında en ufak bir fikre dahi sahip değilim. Sanırım öncelikle, kitabın tamamlanmamış olarak rafa kaldırılacağını söyleyerek başlamak gerekir. Bitirmeyi umdum, bitirmeyi hedefledim ve bitirmeye oynadım; fakat günün sonunda, sadece 150 sayfadan sonra, kitabı sonuna kadar okumak için gereken zaman ve enerjiyi kullanarak en az iki kitap bitirebileceğimi fark ettiğimde, pes ederek kitabı rafa, bir daha dokunulmamak üzere kaldırma kararı aldım. Bunu bilerek okuyun bu yorumu; bu kitap sonuna kadar okunmadı.

Hayatımda ilk defa bir kitabı bu kadar hoyratça okudum sanırım; normalde kitapların kenarına bir şey olmasın diye son derece büyük bir özen gösterir, altını çizerken bile bayağı düşünürüm fakat bu kitapta alt çizmelerim çok garip noktalara gitti. En başta, bazı sahneler beni o kadar rahatsız ediyordu ki altlarını çizerek kendime zihnimde not düşüyordum: Burada bahsedilmesi gereken bir nokta var. Bir süre sonra, bu alt çizmelerime hoşuma giden sahneler de eklendi (ki okuduğum 150 sayfa içerisinde bunlardan pek fazla yoktu). Sonra bir bakmışım, kitabın her sayfasında bir not, her sayfasında en az ikişer post-it, her sayfasında altı çizili bir kısım ve kenarına bırakılmış birkaç kelimelik bir not...

İşte bu yorum o notlardan oluşacak çünkü o notlarsız ve post-it'lersiz ve altı çizilmiş yerler olmadan, tahminen söyleyecek pek bir şey bulamayabilirdim bu kitap hakkında. Olayların geçtiği sayfa numaralarını eklemeye çalışacağım fakat bazı noktalarda aklım gelecek sayfalara kaymış olabilir, o yüzden de yazı biraz dağılabilir, aldırmamaya çalışın.

Sayfa 20; "Şahmelek..."
Sesi fısıltıdan ibaretti. Dudaklarından kaçan bu büyülü kelimeyi o da beklemiyor olmalı ki uzun kirpiklerini birkaç kere kırpıştırdı.
Beni görmeyi beklemediği de açıktı. Ki benim de onu... İster istemez, gözlerim yüzündeki her mimiği hafızama kazıdı.
"Yani İde... Ne arıyorsun sen burada?"

Kitaba sert bir giriş yapıyoruz denebilir; İde, rüyasında Aslan'ı görüyor ve Aslan ona "Şahmelek," diye sesleniyor. (Bu kitabın daha önceki sayfalarında gerçekleşiyor.) Ardından biraz araştırıyor ve bu kelimenin "Güzeller güzeli, melekler kadar güzel," anlamına geldiğini öğreniyor. Şimdi... Kızımız bu kelimeyi hiç duymamış - ki anlamını bilmiyor - ya da duymuş ve bilinçaltına bir şekilde yerleşmiş, ve elbette Aslan'a ilgi duyduğundan bu kelime ile Aslan'ı birleştirerek kelimeyi onun ağzından duymuş rüyasında.

Buraya kadar sorun yok. Sorun, Aslan'ın ona aynı şekilde hitap etmesi, buna İde'nin rüyasından sonra başlaması ve bunu yaptığına kendisinin bile şaşırması. Bu sahneyi bir arkadaşıma anlattığımda bana "Acaba bu kitap paranormal de, sen mi bilmiyorsun?" diye sormuştu. Bir de, Aslan'ın "Yani İde..." diye düzeltmesi, biraz da toparlamaya çalıştığının belirtisi ya, bu kadar dramatik satırlar için çok sert bir bitiş olmuş bence.

Bu noktada Aslan ve İde arasında hiçbir şey olmadığını, sadece birbirlerini tanıdıklarını ve Aslan'ın İde'ye soğuk davrandığını söyleyebiliyoruz ve birden ona çıkıp Şahmelek diyor? Sonra şaşırıyor? ...

Sayfa 36; "Ben, şey... Iıı..."
"Söylesene, kızım?"
Kızım mı? Ah, Allah'ım sana geliyorum galiba!
"Şey... Kâbus! Evet, evet kâbus! Ben kâbus gördüm. Sonra bir hışımla buraya girmişim hiç farkında değilim inanın. Özür dilerim!" diye bir çırpıda konuştum.

Alıntı kısmı bu kadar, fakat sahneyi bilmeyenler için anlatayım biraz. İde - nedenini şimdi hatırlamıyorum - Aslan'ın odasına giriyor, kendisini tutamayarak saçına dokunuyor ve Aslan bir refleks ile aniden uyanıp onu yatağa çekerek üzerine çıkıyor. Sonra da bu konuşma yaşanıyor. Yani Aslan ona odasına ne aradığını sorduğunda.

Yani şimdi hangi aklı başında insan böyle bir sahneyi yaşar? Ha, yaşadıysanız sözüm meclisten dışarı fakat gerçekten... "Evet evet kabus," nasıl bir tepkidir? Bu sahneye yapacak çok bir yorum bulamıyorum zira post-it'in üzerine NO yazmış, altını da çizmişim. Sanırım bu kelime bu sahneye karşı olan hislerimi anlatmak için pekala yeterli.

Sayfa 51; Sarılmak, bir bedende iki kalp atışını hissetmekti. Öyle bir elektrikti ki sarıldığınızda her şey silinirdi yeryüzünden. Sadece o an olurdu. Sonsuz bir huzur kaplardı havayı... Tutku, istek ya da şehvet değildi.

Doğrusu bu kısmı, bu sarılma tanımını, gerçekten sevdim ve okuduğum sayfalar içerisinde üzerini renkli kalemle çizdiğim tek yer oldu. Kitabın geneline hakim olan aşırı dramatik anlatım burada da var elbette fakat sarılmanın İde için bu denli önemli, bu denli duygusal olması fikri ve yazarın bunu kelimelere döküş biçimi gerçekten hoşuma gitti. Sevdiğim nadir paragraflardandı sanırım. (Kendisi "alıntı" kategorisine girmektedir.)

Sayfa 52; Birden bire bu kadar hassas olması beni şaşırtmıştı. Demek ki duygu yoksunu biri değildi. En azından tamamen... Ama hala umutsuz bir duygu bakiriydi. Bahse varım "aşk" nedir bilmiyordu. 

Bu İde'nin Aslan'la ilgili yaptığı varsayımlardan daha ilki. Şimdi, yorumda tekrara yola açmak istemediğim için kitabı biraz karıştırıp her seferinde benzer bir tepki verdiğim o kısımları da aşağı ekliyorum ve sayfa akışını bozuyorum. Amaan.

Sayfa 79; Kişiliğiyle bu kadar tezat bir şey yapması beni şaşırtıyordu. Sert, yeri gelince hükmedici, yakında bir şirket sahibi olacak bu adam; nezaketi, inceliği, narinliği seçmişti aslında piyano çalmayı seçerek...

Şimdi İde, Aslan'ı tanımadığını da farkında aslında, böyle onun hakkında yorumlar yaptığına bakmayın siz. Daha bu paragraftan önce, hemen yine aynı sayfada, "Onu her şeyiyle tanımak istediğimi bir kere daha kabul ettim," diyor. Yani kendi içinde çelişiyor ve bu karşılaşılan tek çelişki de değil. Ama ona sonra geleceğim. Şimdi, madem onu tanımadığının farkındasın, neden kafanda onunla ilgili bu kadar çok şey kuruyorsun ve sonra gerçek çıkmadıklarında şaşıyorsun?

En son şu paragrafta post-it'e Onu. Tanımıyorsun. YETER. yazmışım; sanırım o noktada gerçekten sıkılmıştım bu durumdan.

Sayfa 82; Bakışlarımı camdan dışarıya çevirdiğimde Çocuk Esirgeme Kurumu'na geldiğimizi gördüm. Bunu gerçekten beklemiyordum. Onun buraya bağış yapıyor olduğu, bağışı geç, gelip buradaki çocuklarla ilgilendiği hiç aklıma gelmezdi. 

Aynı şekilde birkaç sayfa sonra da şöyle bir paragraf var:

Sayfa 87; Basit ve ucuz ilişki peşinde değildi. Aslında sorun, ilişki peşinde olmamasıydı. Kendini duygusal ilişkiye kapatmış biri gibi geliyordu. Daha önceden bu konuda yara almış mı diye merak ediyordum. Beni dış görünüşünden çok çeken, karakteriydi. Zor adamdı. Zor ama güzel adam...

Bundan sonra aynı konuyla ilgili yazı varsa bile sanırım bu kadar yeter, anlamışsınızdır artık niye bu kadar tepki verdiğimi bu duruma. İde, Aslan'ı tanımıyor. Gerçekten tanımıyor. İletişimleri oldukça az - aynı evde yaşamalarına rağmen, ki buna da geleceğim daha sonra - ve Aslan'la ilgili bilgi edinebileceği biri de yok pek. Gözlemlere dayalı şeyler söylüyor fakat aklında sürekli ve durmadan Aslan'la ilgili bir şeyler kuruyor olması, ardından da bu kurguların gerçekten farklı olduğunu görünce şaşırması dayanılacak gibi değildi çünkü bir değil iki değil, bu şey bitmek bilmeyen bir döngü gibiydi. Kafada kur >> Bir şeyler yaşa >> "Aaa, aslında böyle değilmiş."

Bakınız:

Sayfa 85; Aslan Balkanlı, bir kere daha beni bambaşka bir yönüyle tanıştırmıştı. Her geçen gün hem onun hakkında yeni ve şaşılacak şeyler öğreniyor, hem de bir o kadar uzaklaşıyorduk. Bugün ki ödevin sonucu ise Aslan Balkanlı kocaman ve güzel yürekli bir adamdı. Ve ben bu adamın ilgisini istiyordum.

Cümle yapısındaki sıkıntı görmezden gelinirse (ki gelinmeli, kitapta var böyle birkaç sıkıntılı yer daha), bu paragrafa da "Ama sen onu tanımıyorsun ki!" diyesim gelmişti. Evet, İde gibi sürekli isyan ettiğim başka karakterler de oldu ama hiçbirinde oturup gerçekten de isyanlarımı kenara not etme ihtiyacı duymamıştım.

Bazı yerlerde cidden durup da "İnsanlar konuşurken böyle cümleler kullanmıyor ya," dedirtti bana. Kitap eğer günlük dilde konuşan insanları da içermeseydi büyük bir sıkıntı olmazdı benim için fakat bir sahnede dramatik konuşup bir sahnede günlük dile dönmek pek hoş bir şey değil. Ayrıca, kim böyle bir şeyi gerçekten söyler?

Sayfa 53; "Benim için tam da küçük bir kızsın. Özellikle bugün gardını indirip bana gerçek seni gösterdiğinde bundan emin oldum."

Evet. Bizim Aslan Balkanlı söylüyormuş.

Aslan demişken, çok büyük bir sorun değil bu şimdi bahsedeceğim şey fakat bana biraz garip geldi. Belki kitabın ilerleyen noktalarında buna bir açıklık getiriyordur fakat şimdi yine sayfa 53'te Aslan'ın yaşını öğreniyoruz. Ondan önce İde onun 26 falan olduğunu düşünüyor fakat bu iş adamı 31 yaşında ve ailesiyle yaşıyor? Çok zenginler, işte haftasonları gittikleri evleri falan var, evleri bilmem kaç katlı, ama 31 yaşındaki koskoca adam annesi ve babasıyla yaşıyor? Ben bile en geç 20 yaşımda annemlerin evinden taşınmayı hedefliyorum ki bu adam bu kadar yıl o evde kalsın.

Ayrıca İde'nin durduk yere felsefe yapmak gibi kötü bir hobisi var. Yani, biliyorum bu tür karakterlerin iç konuşmaları buralara gidiyor fakat gerçekten, bir aşk romanında bunu demek gerekiyor muydu?

Sayfa 79; Çünkü biliyordum ki onlar gerçek değildi. Gerçek olmayacaklardı. Ben okuduktan sonra o adamlar çıkıp benim adamım olmayacaklardı. Ama ben umutsuzca o adamlardan arayacaktım her yerde... Bulamayınca da yalnızlığa mahkum olacakmışım gibi geliyordu. Kimseleri beğenmeyecektim çünkü... Romandakinden isteyecektim hep...

Aşk romanları okuyan her kızın bir noktada da olsa kafasından geçirdiği bir şey olduğunu düşünüyorum bunun, yani benim aklımdan geçmedi değil en azından, fakat bunu bir aşk romanı karakterine düşündürtmek, hele peşinde koştuğu adam tam da o "Romandaki adam" iken (ki Aslan karakterini o kadar tanımıyoruz ki sevip sevmediğimi bile bilmiyorum), bu biraz abes kaçmış bence. Ne bileyim. Kitap karakterleri bile kitaplardaki adamlara aşık oluyoruz derse, biz gerçek dünyadakiler ne yapacağız? :D

Bir de şu var:

Sayfa 80; "İde, sen benim için henüz çalınmamış bir notasın..."

Güzel cümle, kabul ediyorum fakat devamından sonra gelişenler İde'yi kendine gelmesi için sarsma isteği uyandırmıştı bende.

Sonrasında Aslan dedi ki: "İleriye dönük planım da hep bu şekilde kalmandan yana... Şimdi, sana iyi geceler."

Sonra İde'nin aklından geçenler: Şimdi daha net anlıyordum ki bu benden uzak dur, demenin en kibar ve anlaşılmaz haliydi söyledikleri... Ona olan ilgimi anlamıştı belki de... Yanlış anlaşıldığımı anlatacaktım. Yarın anlatacaktım. 

Sonra aradan biraz zaman geçiyor ve İde gidip Aslan'a şunu diyor: "Hani o gün benden uzak dur, diye kibarca uyarmıştınız ya beni... Siz beni yanlış anladınız işte... Ben duygusal olarak sizinle ilgilenmiyorum, gerçekten. Merak... mesleğim gereği meraktan sadece. İnsan analizi yapm-" (Sayfa 90)

Bu da süregelen başka bir durum. Aslan'ın ona karmaşık sinyaller verdiği bir sır değil; bir gün yüzüne bakıyor bir başka gün tek kelime etmiyor. Bir soğuk bir sıcak, bir iyi bir kötü. Bir ilgili bir değil. Bir gün diyor "Seni ben bırakırım, koşma, sağlığın kötü," bir başka gün, şu an aklıma gelmiyor örnek gerçi ama işte soğuk bir şeyler diyor. Ve İde çok rahatsız bu durumdan fakat bence asıl dengesiz İde; Aslan'a karşı bir şeyler hissettiğini kendisine rahatlıkla söyleyebiliyor fakat iş Aslan'a söylemeye gelince, bunu inkar etmek için - ki bu kadar belli iken - kırk takla atıyor. Sonra Aslan'la öpüşüyorlar. Hatta o öpüyor. Ama sorarsanız, "Ben duygusal olarak sizinle ilgilenmiyorum, gerçekten."

Bu arada kızımızın şöyle bir başka iç konuşması daha var: Ben duygularımı saklamayı reddeden taraftım. Hayatım boyunca hep böyleydim. Hoşlanmışsam söylerdim. (Sayfa 96)

Yahu, sen değil miydin Aslan'a gidip "Sizinle ilgilenmiyorum," diyen? Hani duygularını saklamazdın? (Ezgi bu noktada saç baş yoluyor.)

Bir de Engin isimli bir karakter var. Bana sorarsanız o karakter ileri bölümlerde kesin bir arıza çıkartacak fakat şimdilik büyük bir şeyler yapmadı. Yapar ama onda o ışığı gördüm. İde bu karaktere karşı da dengesiz. Birazdan alıntıları ekleyeceğim ama şimdilik anlatayım.

Hiçbir şekilde çocuğa hayır demiyor ve bu çocuk bariz İde'den hoşlanıyor, sonra cüretkarlaşınca da "Benden izinsiz bana yakınlaşıyor," falan diye düşünüyor. Durun böyle olmayacak, alıntıları ekliyorum.

Aralarında şöyle bir konuşma geçiyor. (Sahneden birkaç cümleyi çıkarttım, laf kalabalığına gerek yok.)

Sayfa 94; "Çok üstüne geliyorum değil mi?"
... Masada duran eline uzanıp konuşmama öyle başladım.
"Alakası bile yok! Sen böyle söyleyince kendimi kötü hissediyorum. Aslında hatalı benim..."

Gerçekten aslında hatalı olan o fakat tamamen farklı nedenlerden. Şu çocuğa bu kadar yakın davranmasan hiçbir sorun kalmayacak ama bunu göremiyorsun. Of, oturdum kitapla konuşuyorum yeniden. Sonra Ezgi neden post-it'ler ile kitaba yorum yazıyor. İlgisi olmayan biri - ne kadar yakın arkadaş da sayabilse Engin'i - eline uzanıp konuşmaz. Ve emin olun, okuduğum kadarıyla aralarındaki ilişki o yakınlıkta falan değil. Sonra altta gelişen durum var bir de, yine Engin'le ilgili, çok şaşırmıştım onda:

Sayda 102-103; Biz ne ara bütün duvarlarımızı yıkıp bu kadar samimi olmuştuk, bilmiyordum. Benim tarafımdan yıkılan duvarlar yoktu. Ama belli ki Engin öyle düşünmüyordu. Bana gözle görülür biçimde daha da yakın olmaya çalışıyordu ve başarıyordu. İznim olmadan...

Öncelikle kimse izinsiz bir şekilde sana "yakınlaşamaz". Deneyebilir ama pek yapabileceğini sanmıyorum. Yani tamam, sürekli peşinde dolanıyor falan ama, senin de ona pek hayır dediğin söylenemez ki İde.

"Bu arada, çok güzelsin de elbiseni boyu kısa değil mi biraz?"
Ne? Ona neydi ki? Bir şeyler yapma, bir şeyleri belli etme zamanım gelmişti galiba... Açıkça onunla ilgilenmediğimi söyleyemezdim. Kırılsın istemiyordum.
"Biraz değil, oldukça kısa... Ve beni bu kadar kısa giymekten alıkoyan hiçbir neden yok, şanslıyım."

Sonra da içinden şöyle geçiriyor: Onun davetlerine bu kadar sık evet dememeliydim sanırım. İstemeden onu cesaretlendiriyor olabilirdim. Bu karışıklığı daha sonra çözecektim.

Kitapta bu, Engin'le ilgili bir konuyu "Daha sonra çözecektim," diye kenara ilk ve tek koyuşu da değil ve ayrıca, gerçekten mi? Eğer bu kız karşımda olsaydı sanırım dert anlatmaya başladığı saniye onu sarsasım gelirdi, çünkü birazcık daha dürüst olsa, duygularını "belli etse" işleri o kadar kolaylaşacak ki. Hani ben cinnet geçirdim okurken. Sonra niye Engin'le şöyle bir sahne yaşıyorlar:

Sayfa 103; Gözleri kıpkırmızıydı ve gergindi. Her zamanki tatlı Engin değildi.
"Engin, neden geldin sen?"
"Seni evine bırakmak için güzellik..."
"İyi de ne gerek var? Ayrıca benim işlerim var. Gerek yok yani..." İşlerim falan yoktu. Onun arabasına binmeyecektim. Çok garipti. Kendinde görünmüyordu.
"Bu halde yürümene izin vermeyeceğim. Şu arabaya biner misin?" diyerek eteğimi işaret etti.

Hmm. Acaba bu çocuk bunları diyecek cesareti nereden alıyor da geliyor karşına? Sonra Engin özür falan diliyor ve bu kız ne yapıyor? Kabul ediyor! Ha, uzun süre yalvartsaydı demiyorum fakat bu olaydan sonra aralarına biraz mesafe koyar diye düşünüyor insan. Ama yok öyle bir şey; yine onunla bir yerlere falan gitmeye devam ediyor. Güya "bu karışıklığı" çözecek.

Sayfa 121; "Beni affetmedin mi hala? Özür dilemiştim. Belki bin defa hem de..."
"Yoo, unuttum gitti... Sadece bir daha o şekilde davranma, olur mu?"
"Yaptığımda yanlış herhangi bir şey yoktu ama seni kırdıysam özür dilerim. Dikkat edeceğim, güzellik... Nereye gidiyorsun? Bırakayım seni..."
Teklifini kabul ettim ve arabasına yerleştim.

Senin iznin olmadan sana yakınlaşıyor mu demiştin? Hmm?

Sayfa 122; Engin oldukça cüretkar davranmaya başlamıştı. Ona bu serbestliği ben mi veriyordum istemeden, bilmiyordum. Bana bu derece yakın olmasını istemiyordum. Öpmesini ya da sürekli aramasını, benimle ilgilenmesini de istemiyordum. 

Buna diyecek bir şey bulamıyorum. Gerçekten, bulamıyorum. Sen git çocuğu kolayca affet, üzerine evet demeye devam et, sonra "Engin oldukça cüretkar davranmaya başlamıştı." Tabii canım, zaten tüm suç çocukta. Sen ona "bu serbestliği" hiç verir misin?

Ha bir de Aslan'ı arayıp şu sözleri söylemesi var: "Bakın ben yaptığım şeyden dolayı pişman değilim. Özür falan bekliyorsanız, beklemeyin çünkü dilemeyeceğim. Size iyi akşamlar," deyip cevabını beklemeden telefonu kapattım. (Sayfa 104)

Biri bana bu kızın dengesiz kafasının nerede satıldığını söyleyebilir mi? Böylece gidip bombalayabilir, dünyayı da, okuyucuları da, Aslan'ı da bu acıdan kurtarabilirim. Ona karşı duyguların olduğunu söyleyemiyorsun fakat onu öptüğün için pişman olmadığını bu şekilde söyleyebiliyorsun? (Ezgi bu noktada kitaba kızmayı bırakmaya çalışıyor. Değişmeyecek, kitap böyle gidecek, belli.)

Bu arada Aslan'ın İde'nin kokusunu sevdiğini ve her fırsatta dile getirdiğini söylemiş miydim? İde belki mest oluyor olabilir fakat ne zaman Aslan "nilüfer ve yasemin" temalı bir cümle kursa cidden bana baygınlıklar geldi. Öncelikle kokuyu hafızamda canlandırma gibi bir yeteneğim yok, o yüzden o iki kelimenin benim için bir anlamı olamıyor. Sonra, bir insan aynı şeyi defalarca nasıl sıkılmadan söyleyebilir? Yok şuranda benim için bir şey var, yok kokunu çok seviyorum vs.

Sayda 118; Acaba bugün ne günah işledim de böyle bir sahneye tanık oldum diye düşünüyordum. Arzu Aslan'ı kıskacına alana kadar pes etmeyecekti. Onu hafife almakla hata yapmıştım.

Bu sadece saçmalık. Arzu'nun Aslan'ın peşinde olduğunu zaten biliyor. Onu ilk gördüğü andan beri biliyor ve onun ne kadar güzel biri olduğunun da son derece farkında; onu hafife almak? Ha bir de, Aslan'ın annesi Aslan ile Arzu'nun arasını yapmaya çalışıyor. Evet adam 31 yaşında fakat annesi onun biriyle arasını yapmaya çalışıyor. Ve İde gidiyor, bu kadını hafife alıyor. Yanlış duymadınız.

Sayfa 128; Onu iş ortamı dışında çok merak ediyordum. Her zamanki gibi ketum mu olacaktı? Yoksa daha mı rahat davranacaktı, bilmiyordum.

Şimdi bunu neden buraya yazdığımı merak edenler olabilir. Elbette İde, Aslan'dan bahsediyor. Şöyle ki bu ikisi aynı evde yaşıyorlar ve bana sorarsanız İde'nin onu "iş ortamı dışında" görecek çok vakti olmak zorunda. Fakat kızımız evde ne yapıyor biliyor musunuz? Sürekli odasında, ya uyuyor ya duş alıyor ya kitap okuyor ya da dersleriyle uğraşıyor. Sonra İde neden "iş ortamı dışında çok merak ediyor"? Çünkü aynı evde yaşamalarına rağmen Aslan'la pek bir ilgi alakası yok. (Ezgi sakin kalmaya çabalar.)

Sonra bir de şu altından kısım var: O bir erkekti sonuçta... Küfür pek tabii edebilirdi. Hepsinin doğasında vardı zaten. (Sayfa 137)

Eminim bir bebeğin pipisi olduğu durumda anne karnından "küfür etme doğası" ile doğuyordur. Eminim öyledir. Başka açıklaması var mı? Erkekler neden küfreder? Çünkü doğalarında var!

Sayfa 139; Aslan'ı hiç bu kadar ateşli, seksi ve aynı zamanda ne yaptığını bilen biri olarak görmemiştim. 

Bence bu düpedüz yalan. Detaya girmek istemiyorum. Zaten yeterince konuştum fakat hani... cidden mi? Bir kere "Güzel adam," diye hitap ediyorsun ona kendi içinde.

Bir de, kıza gereksiz fazla takma ad takıldı bence. Çağrı ona "rüya kız" diyor, Aslan ise "Şahmelek" (yani), "küçük kız" ve en son "kelebek". Sonrasında artıyor mu bu sayı bilmiyorum. Artması çok olası.

Alıntısız birkaç şey söylemek istiyorum: Kitapta çok fazla üç nokta var. Her konuşmada bir üç nokta olması fikri gerçekten rahatsız edici ve bana sorarsanız akıcılığı engelleyen şeylerden bir tanesi. Diğer biri de yukarıda bahsetmiş olmam gereken dramatik dil. Süslü bir anlatım kullanılması amacında akıcılığın katledildiğini düşünüyorum. Gerçi biraz daha akıcı olsa kitabı daha çok sever miydim? Pek ihtimal veremedim buna.
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai