31 Mayıs 2015 Pazar

Bu Ay Ne Okudum? | Mayıs 2015

Yine videolu yapmayı umduğum fakat dünün şartları elvermediği için yapamadığım bir aysonu yazısından herkese merhaba! Bu ay, yaklaşan sınavlarıma rağmen oturdum ve Goodreads Reading Challenge'ımdaki açıklığı kapatmak için çabaladım: fakat sonuç hala aynı. Olmam gerekenden 4 kitap gerideyim. *Dramatik müzik girer.* Yaz gelsin de, ilk birkaç hafta - umuyorum - kendimi kitaplara vereceğim.

Bu ay okuduğum kitaplar:
  1. İnsan Takımı - Justine Larbalestier & Sarah Rees Brennan - 3/5
  2. The Retribution of Mara Dyer - Michelle Hodkin - 4/5
  3. Eğer Yaşarsam - Gayle Forman - 2/5 - Yorum
  4. Kurucunun Kızı - Amy Engel - 4/5 - Yorum
  5. Kördüğüm - Calia Read - 4/5 - Yorum
  6. Çıtırlar Farkında Değil - Boris Vian - 4/5 - Yazı
  7. Grapon Kağıtları - Didem Madak - 3/5 - Yazı
  8. The Winner's Curse - Marie Rutkoski - 5/5
  9. The Winner's Crime - Marie Rutkoski - 4/5

Ve okumakta olduklarım:
Sen Gittiğinde - Gayle Forman
Beyaza Tutsak - Ecem Altınok
Etiquette & Espionage - Gail Carriger
(Eğer ay bir gün daha uzun olsaydı, okunmuş olanlarda olacaktı:)
Benim Uzak Yıldızım - Amie Kaufman & Meagan Spooner

22 Mayıs 2015 Cuma


Elimdeki tüm alıntıları sayfamıza eklediğime göre, artık blogumda paylaşabilirim! Alıntı yapmak beni çok zorluyor ve acı çekmeme neden oluyor fakat son birkaç turdur alıntıları yaptığım için, sanırım bu acı süreç git gide azalıyor... Bu sefer ilk yaptığım görseli beğendim! - ki bu garip, normalde 3-4 kere stil değiştiririm. 

Aslında daha çok alıntı hazırlamak istiyordum fakat zamanım denk gelmedi, ondan oldu böyle. Gerçi yine hazırladım bence... Seçmek zor oldu, kitaptaki cümleler o kadar alıntılanılası ki! (Böyle bir kelime var mı?)

İşte alıntılarım :)








21 Mayıs 2015 Perşembe

Okudum: Grapon Kağıtları - Didem Madak

Adı: Grapon Kağıtları
Yazarı: Didem Madak
Yayınevi: Metis Yayınları
Sayfa Sayısı: 68
Puanım: ★★★☆☆

İki günde iki "okudum" yazısı biraz fazla gibi gelebilir ama şu sıralar gerçekten farklı şeyler okumak istiyor canım. Gerçi bu yazıyı yazıyorum ya şu an ben, bu sabah Benim Uzak Yıldızım'a başladım; pek uzun süremedi bu farklı şeyler okuma dönemi. Ama umutluyum; yaz yaklaşıyor, elimdeki kitapları azaltırken yeni aldıklarıma da gelecek sıra.

Aslında pek şiir okuyan birisi değilimdir çünkü nasıl okuyacağımı pek bilmem. Bu kitaptan önceki şiir deneyimlerim hep derslerde bize okutulan, sonra en küçük ayrıntısına kadar incelettirilen şiirlerdi. Bu da insana şiiri sevdiren bir durum sayılmaz pek, o yüzden şu günden öncesinde şiirden hep uzak durdum. Kocaeli Kitap Fuarı'nda gezinirken - bunu da yazısı/videosu (hangisi daha kolay gelirse bana) yakında gelecek - Metis'in standında neler var neler yok diye bakıyordum, sonra Didem Madak'ın üç şiir kitabını set halinde sattıklarını gördüm. İsim kulağıma tanıdıktı, çünkü daha önce, benim Okuma Şenliği'ne katıldığım zamanlarda listeme bir şiir kitabı koymam gerekiyordu ve o dönem Buluttan Kitaplar (gerçi o sırada Cansu'nun blogu yoktu) bana Didem Madak'ın Ah'lar Ağacı kitabını önermişti. 

Şiirle alakasız biri olarak sanırım bundan sonra daha çok ilgileneceğim şiirle, çünkü gerçekten sevdiğim satırlar vardı. İşin içinde didik didik etmek olmadığı sürece sevebileceğimi keşfetmek güzel oldu şiiri. Aslında eklemek istediğim alıntılar vardı fakat şu an görsel hazırlamaya pek vaktim yok, belki daha sonra ayrı bir yazı olarak paylaşırım öyle şeyler. Şimdilik basitçe ekliyorum iki tanesini.

“Benimse yüreğim
Koltuk altına sıkıştırılmış,
Yenik bir tavla maçı ertesiydi.” 
― Didem Madak, Grapon Kağıtları

“Bazen ölmek istiyorum
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi.” 
― Didem Madak, Grapon Kağıtları

“Çalınmış bir güzellik, 
Yasaklanmış bir güzellikten iyidir.” 
― Didem Madak, Grapon Kağıtları

Yazarın dünyasına tam olarak giremediğimden bazı kısımlarda ne demek istediğini hiç anlamadım, bazı kısımlarda ise eminim sadece anladığımı düşündüm ama düşünme kısmıydı asıl eğlenceli olan. Herkes için farklı anlamlar ifade edebiliyor olması hoşuma gitti :) Çok hızlı bir şekilde bitirdim zaten, hem kısaydı hem de gün içinde fazlaca vakit buldum. Sağda solda yanımda gezdirdim, hayatımda ilk defa bir şiir kitabını açıp arkadaşlarıma mısralar okudum içinden. Zevkliymiş doğrusu.

Didem Madak'ın kalemine bayıldım diyemem fakat hoşuma gitti ve diğer şiir kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Şiir yorumlayabilecek birisi değilim, ondan bu kadar bir şeyler diyebilirim sadece sanırım... Buluttan Kitaplar'a göre yazarın en iyi kitabı Ah'lar Ağacı ama ben ilk kitabı olduğu için Grapon Kağıtları'ndan başlamak istedim. Sıradaki kitap ama kesinlikle Ah'lar Ağacı :)

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Okudum: Çıtırlar Farkında Değil - Boris Vian

Adı: Çıtırlar Farkında Değil
Orijinal Adı: Elles se rendent pas compte
Yazarı: Boris Vian
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 156
Puanım: ★★★★☆

Bu zaten bir yorum olmayacaktı fakat yazmak için blogumu açtığım saniyeden beri ekrana boş boş bakıyorum... En sonunda pes ettim ve aklıma gelenleri direkt yazıya dökmeye karar verdim, artık nereye gider bu yazı bilinmez. Bu okumuş olduğum üçüncü Boris Vian kitabı fakat ne okuduğumu bilerek okuduğum ikinci kitap denebilir. İlk okuduğum Mezarlarınıza Tüküreceğim'i çok hızlı bir şekilde bitirmiş, sonra bir de ona yorum girmiştim... Hatırladıkça kafamı bir yerlere vurasım geliyor fakat yapacak bir şey yok, bunu "gelişimimin" bir adımı saydığım için de silmek istemiyorum blogdan.

Ne de olsa aradan çok vakit geçti.

Kitap hakkında ne diyebilirim, pek emin değilim doğrusu. Başlarken bir beklentim yoktu, sadece ahlaki sınırları zorlayacağını bilerek başladım okumaya. Nitekim öyle de oldu. Şu gün bile eşcinselliğin yadırgandığı bir dünyada yaşadığımız düşünülürse, kitaptaki karakterlerin lezbiyenlere karşı tavırları - veya fikirleri demeliyim, sanırım - bana bir tık değişik gelse de, çok da garipsemedim. 

Francis'in bu durumu düzeltmek için geliştirdiği yöntemlerin kitap içerisinde işe yarıyor oluşu da kafamı karıştırmadı değil; çünkü o noktada bunlar karakterin düşünceleri mi yoksa yazarın mı, pek emin olamamaya başladım. Kitapta olup bitenler son derece hızlı gelişti ve sona geldiğimde kendimi yorulmuş buldum - ki ben bu kitabı günlere yaya yaya, son derece tembel bir şekilde okumuştum.

Daha önce Vian okumamış birine başlangıç olarak bu kitabı önereceğimi sanmıyorum pek fakat hangi kitaptan başlamalı, pek emin değilim. Günlerin Köpüğü'nü okumuştum biraz zaman önce, ki sanırım o en bilinen Vian kitaplarından bir tanesi (gerçi bana en çok Pekin'de Sonbahar'ı okumam söyleniyor), ama ben Çıtırlar Farkında Değil'i, Günlerin Köpüğü'nden daha çok sevdim sanırım. Kitap beklemediğim gibiydi ve istediğim şey de tam olarak bu olmalı ki, ağzımda acı bir tat bırakmadı.

Not: Kitabı biraz internette araştırdığımda, birkaç farklı isim çevirisi olduğunu gördüm. Çıtırlar Farkında Değil, benim okuduğum çeviriydi ve babamla konuştuğumda onun zamanında okuduğu çevirinin Çıtırlar Farkına Varmıyor, olduğunu söylemişti. Ben biraz bakındığımda ise Kızlar Farkına Varmıyor, diye bir başka çevirisi olduğunu gördüm - bunu neden anlattım bilmiyorum, sadece ilk öğrendiğimde bayağı ilgimi çekmişti.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Apollon Vlog Hayatına Atıldı!

Herkese selamlar olsun!

Saat çok geç, farkındayım, fakat Olimpos Günceleri'nin bir tanecik tanrısı Apollon, Athena'nın nedeni hakkında pek bir fikre sahip olmadığı bir şekilde, gecenin şu saatinde ilk vlogunu yayınlama kararı aldı! Eh, bir kere kararını aldıktan sonra, onu vazgeçirmek kesinlikle bana düşmediğinden de, yapabileceğim tek şeyi yapma kararı aldım: Bunu dünya aleme duyurmak!

Kendisinin ilk videosunu yayınlamasıyla birlikte, sanırım Olimposlulardan bir şekilde bu işlerle uğraşmamış tek kişi Afrodit kaldı, onun da üzerinde çalışıyoruz ;) [Bu işlerle uğraşmayan dedim çünkü Artemis şu sıralar ortadan yok olmuş gibi, yüzünü gören cennetlik onun. Duy bunları Damla!]

Çok uzatmayacağım - tek isteğim Niyazi'nin de vlog çektiğini belirtmekti :D Gidip bir bakarsanız çok mutlu olurum. (Eminim o da çok mutlu olur.) 
Hadi Olimpos Günceleri'nin tek tanrısının yüzünü güldürelim biraz, olur mu? :)

Videoyu izlemek için:

16 Mayıs 2015 Cumartesi



Adı: Kurucunun Kızı
Orijinal Adı: The Book of Ivy
Yazarı: Amy Engels
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 272
Goodreads Puanı: 4.21
Çevirmen: Merve Özcan
Seri: The Book of Ivy
Format: Ciltli

Tanıtım
Dehşet verici bir nükleer savaş sonrası Amerika Birleşik Devletleri büyük ölçüde yok edilmiş, sadece küçük bir grup hayatta kalmıştı. Geriye kalanları kimin yöneteceği konusunda Lattimer’lar ve Westfall’lar arasında çıkan savaşı Westfall ailesi kaybetmişti. Ve beş yıl sonra barış ve kontrol, her yıl yapılan bir törenle, kaybeden tarafın kızları ile kazanan tarafın erkeklerinin evlendirilmesiyle sağlanmaktaydı.
Bu yıl benim sıram gelmişti.
Benim adım Ivy Westfall ve görevim basitti: Başkan’ın oğlunu, müstakbel kocamı öldürmek ve Westfall ailesinin gücünü geri kazanmasını sağlamak.
Ama görünen o ki, Bishop Lattimer ya çok yetenekli bir oyuncu ya da ailemin iddia ettiği gibi kalpsiz, zalim bir çocuk değil. Hatta beni bu dünyada gerçekten anlayan tek kişi bile olabilir. Ama kaderimden kaçmama imkân yok. Ben Westfall mirasını geri alacak kişiyim.
Bishop ölmeli. Ve onu öldüren ben olmalıyım…

Kitaptan bir beklentim vardı, fakat bu beklentinin tam olarak ne olduğunu sorsanız size söyleyemem... sadece; kesinlikle bu değildi! Okuduğum şey o kadar güzeldi ki...

Beğendiğim yanlarını anlatmaya başlamadan, beğenmediğim birkaç detayı bünyemden atayım istiyorum. Öncelikle, kitap bir distopya olduğu için, kadının yerinin erkekten oldukça aşağıda olduğu bir dünyada geçiyor olması çok da ilginç bir durum değil; beni rahatsız eden tek şey, kitap boyunca buna yapılan vurguydu. Toplumun bir parçası gibi değil de, sanki sonradan oraya konulmuş bir durum izlenimi yarattı bende. Ivy, sürekli buna karşı çıkmakla meşguldü ve bunun içine doğmuş biri gibi değildi pek. Ama sadece benim gözüme takılmış bir detay da olabilir, siz okurken dikkatinizi çekmeyebilir bile.

Bir diğer şey de, Westfall'daki (sanırım yaşadıkları yere bu ad verilmişti) düzenin gelişinin hikayesinin sağlam bir şekilde anlatılmıyor oluşuydu, ama bunu tamamen Ivy'nin bu hikayeye olan ilgisine - veya ilgisizliğine - bağlayabileceğimiz için "beğenmedim" diyeceğim bir nokta değil. Sadece bahsi geçen savaş ve sonra aileler arası süregelen çekişme biraz daha ön planda tutulsaydı, yani duygu değil de bir yerin tarihi olarak, daha tatmin edici olabilirdi.

Bunları geçersek kitabı gerçekten çok, çok sevdim! Bu iki nokta olmasa beş bile verebilirdim fakat bunlar beni rahatsız ederken tam puan vermek içime pek sinmiyordu. Öncelikle, hiç beklediğim gibi bir kitap değildi. Kitabı okumaya başlamadan önce okuldan bir arkadaşımla konuşmuştuk kitap hakkında, ona biraz anlatmıştım konusunu - bildiğim kadarıyla - ve konuşmanın sonunda, eğer Ivy, Bishop'ı öldürürse çok epik bir kitap olacağı kararına varmıştık. Sonrasında bunu düşünmüş olduğum için o kadar üzüldüm ki, anlatamam! Ivy'i bilmem ama, ben Bishop'a feci halde tutuldum diyebilirim sanırım...

Bu karakterin kuruluşu o kadar beklenmedikti ki, en az Ivy kadar şaşırdım denebilir. Yazar bu noktada bence başarılı bir giriş yapmıştı kitaba, çünkü Bishop karakteriyle karşılaştığımda, Ivy'nin yaşadığı şaşkınlığı bir nevi ben de yaşadım: beklediğim gibi biri değildi bu kişi. İkili arasında yavaş yavaş kurulan ilişkiyi okurken son derece eğlendim, çünkü adım adım ilerlediler. Ivy'nin iç çatışmalarında ise çıldırdım denebilir, çünkü bazı şeylerin farkında olmasına rağmen saç baş yolduracak kararlar almakta kızımızın üstünü tanımıyorum bu kitapta!

En sevmediğim karakteri düşünüyorum biraz da, fakat aklıma biri gelmiyor. Seçecek olsam ama, sanırım Callie veya Ivy'nin babası olurdu; Erin veya Başkan Lattimer, garip bir şekilde, sevmediğim karakterler listesine giriş bile yapmadılar fakat Ivy'nin ailesinden adeta tiksindim. Callie'nin Bishop'la evlenmesi düşüncesine de son derece karşıyım. (*Burayı yazarken Ezgi, Bishop karakterine duyduğu sevgiyle birlikte birkaç saniye duraksar.*) Tahminen yazar da ailesini sevmemizi pek istemedi.

Ivy'nin "Her şey göründüğü gibi değildir,"i öğrenişinin üzerine, Bishop'ın herkese güvenmemesi gerektiği dersini anlayışı kalbimi yaraladı diyebilirim... Kitabın son sayfalarında bir yerlere fırlatmayı bile düşündüm - fakat ben cici kızım, kitapları sağa sola fırlatmak bana yakışmaz. Hele son ana kadar ne olacağını bilmek istiyorsam ve kitabın sadece 4-5 sayfası kalmışsa...

Ayrıca, BU NASIL BİR SONDU YA? Ciddiyim. Böyle bitirilir mi? isyanına soktu beni Amy Engel. Sağ olsun, kitabı o kadar uygun ve bir o kadar meraklı bir yerde bırakmış ki, okumayı bitirdiğim andan beri içten içe ikinci kitap için sayıklıyorum... İşin kötü yani, bırakın çevrilmesini, daha İngilizce'si bile çıkmamış kitabın! Ne zaman çıkar, ne zaman alırız, ne zaman okuruz?

(Not: The Book of Ivy'i Kurucunun Kızı diye çeviren Yabancı'nın, The Revolution of Ivy'i nasıl çevireceğini gerçekten çok merak ediyorum. Kurucunun Kızının İhtilali? Ya da direkt, Kurucunun Devrimi falan mı olacak ki? Devrim kalın yazmak için fazla uzun... İhtimaller, ihtimaller...)

Bu arada Bishop konusuna geri dönmek istiyorum. Gerçekten, o kadar sevdim ki bu karakteri, keşke ben Evlen, Öp, Uçurumdan At videosunu çekmeden önce okusaydım Kurucunun Kızı'nı! Kesinlikle Bishop'la evlenirdim. Hatta Ivy'nin yerinde olsaydım, yaptıklarımı kesinlikle yapmazdım ve biraz daha dikbaşlı davranırdım. (Gerçi teknik olarak Ivy kafasının dikine gidiyor son derece, fakat yanlış yöne doğru ilerlediği için bunun pek bir geçerliliği olmuyor.)

İkinci kitapta neler olacağı hakkında en ufak bir fikrim olmadığı için de, ihtimalle kafamda cirit atıyor. Sanki oturup yazmam lazımmış gibi hissediyorum... İnsanların hayran kurgu yazma nedeni bu mu acaba? O kadar çok olasılık var ki! Yazar hangisini seçecek? (Deli oluyorum, deli.)

Sevgili, saygılı Yabancı Yayınları: Sizden tek ricam, The Revolution of Ivy'i çevirmek için çok beklememeniz. Lütfen. Bu kız burada bu kitabı beklerken ölürse, sonra ne olacak? Sorumlusu olmak istemezsiniz, değil mi? (Aşırı şirin surat ifadesi.)

Yazarın anlatımı son derece akıcı, çeviri de oldukça başarılı. Kitabın edisyonuna laf yok zaten! Beyaz cilt, kendi ayracı var ve Yabancı'nın tüm kitaplarında olduğu gibi kitaptan ayrılan ayraç da eksik değil. Kitap elime ulaştıktan sonra bir süre beyaz ciltle aşk yaşamış olabilirim... olmayadabilirim. ('Ben bilmem' bakışları atar.)

Çok tatlı bir kitaptı bence, diyerek de yorumumu sonlandırıyorum.

15 Mayıs 2015 Cuma

Kördüğüm - Calia Read | Yorum

Adı: Kördüğüm
Orijinal Adı: Unravel
Yazarı: Calia Read
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 4.10
Seri: -

Bir ay önce, akıl hastanesine yatırıldım. Dün, Lachlan ziyaretime geldi. Beni öptü ve aklımı kaçırmaya başladığımı söyledi. Saatler sonra Max düşüncelerimi işgal etti; deli olmadığımı ve bana ihtiyacı olduğunu hatırlattı. Birkaç dakika önce geçmişimi aydınlatmaya çalışarak gerçeklikten daha da uzaklaştım… Şimdi, herkes benim aklımı kaçırdığımı düşünüyor ama ben onun gerçek olduğunu ve ne gördüğümü biliyorum… Bana inanıyor musun?

Oburlar turunu yaptığından beri - hatta ondan daha da önce Yabancı'nın sitesinde görmüştüm - okumak için öldüğüm ama bir türlü sıra gelmeyen kitabı sonunda okudum! Ve üşenmeyip yorumunu giriyorum, kendimle bu konuda çok gurur duyuyorum şu an. Şu sıralar o kadar zor geliyor ki oturup yorum girmek, hiç sormayın. Neyse, öhöm. *Boğazını temizler*

Kitabın ilk başında oldukça sıkıldım ve biraz da önyargıya kapıldım çünkü okuyanlardan kime sorsam hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyordu, ben de o nedenle korka korka başlamıştım okumaya... sonrasında ise ben de biraz hayal kırıklığına uğradım fakat çok değil; ki bu kitaba 4 verdim. Gerçi sanırım benim için Yabancı'dan her kitaba 4 vermek bir alışkanlık oldu, garip bir şekilde sadece 4 vermiş olmam lazım şu ana kadar okuduklarıma. Neyse konudan sapmayayım.

Şöyle ki, kitap sonunu ta en başta çok açık ediyor bence. Eren bana bunu ilk dediğinde pek anlamamıştım fakat okudukça son derece net bir şekilde görür oldum, neden sonunu çok tahmin edilebilir olduğunu. Bazıları tahmin edememiş sanırım, o yüzden nereden anladığımı söyleyerek insanları sonu görmeye teşvik etmeyeceğim fakat gerçekten, o kadar belliydi ki, kitabı sadece Naomi'yle Lachlan arasında neler döndü diye okudum sanırım. (Tabii bir de kitabın sonunun tam olarak nerede bağlanacağını merak ediyordum.)

Kitaptaki sevişme sahnelerini çok gereksiz buldum - kitaba hiçbir şey katmadılar bence ve sadece yazılmış olmak için eklenmiş gibiydiler. Sevişme sahneleri çıkartılsa da kitap aynı kitap olmaya devam eder bence. Ha, Calia Read sevişme sahnesi yazmayı biliyor ama kitabı ben erotik olduğu için değil, daha çok psikolojik bir şeyler içerdiği için okumayı istemiştim; hatta kitaba başlayana kadar - ki bundan önce biriyle telefonda konuşurken konusu geçmişti, işte onda erotik içerik var mı gibisinden; yoktur herhalde demiştim - bundan haberdar değildim. (Bilsem okur muydum? Okurdum sanırım.)

İşleyiş, anlatım falan beni başlarda çok sıktı, sonralarda kaptırdım kendimi. Kitabın yarısı şimdiki zaman yarısı geçmiş zamanda anlatılıyor, eğer zaman değişen kitapları sevmiyorsanız okumanızı pek önermem fakat şimdiki zaman geçişleri beni pek rahatsız etmediği için sorun yaşamadım. Lachlan mı Max mı benim için daha çekiciydi diye düşünüyorum da - kitaptaki iki erkek karakter - sanırım Naomi'nin küçüklüğünden beri tanıdığı birisi olduğu için Lachlan'ı daha çok sevmiştim; gerçi bunun sonraları pek bir önemi kalmıyor. Fakat Naomi'nin büyüdüğü süreçte Lachlan'a aşık olmasını okumak ve sonrasını görmek benim için çok keyifliydi. 

Bu arada, söylemeden edemeyeceğim, benim için bu kitapla ilgili en çok edici durum kesinlikle sonu değil, dil ve anlatım öğretmenimle aynı anda okuyor oluşumuzdu. Bir gün derse getirdim ve o da masasından getirip işte gösterdi "Aynı kitabı okuyoruz," falan gibisinden. Bu benim için çok ilginç bir durumdu çünkü genelde bu tip kitaplar okumamı sevmez çevremdekiler, çok gereksiz ve ergence bulurlar ve dil anlatım öğretmenim de bence oldukça pro bir kadın; o yüzden son derece şaşırdım Kördüğüm'ü onun elinde görünce.

Naomi'nin sıkıntısı bence kitapta başarılı bir şekilde aktarılmıştı, bütün o "Ben deli değilim, onlar bana inanmıyor" düşüncesi çok net bir şekilde önümüze serilmişti. Sadece Lana'yla ilgili birkaç soru işareti kaldı kafamda ama kitabın ilerleyişi düşünülünce, sanırım yazar o soruları yanıtlayacak yere sahip değildi zaten; yani istese de onları yanıtlayacak sahneler yazması mümkün değildi. Kitap orada bitemezdi yoksa. 

Mara Dyer serisini bitirdiğimden beri deli hastanelerinde geçen gençlik kitaplarına bir ilgim arttı, paranormal olaylar olacak heyecanıyla, fakat bu kitapta paranormal hiçbir şey yoktu ve bu biraz hayal kırıklığına uğrattı beni; hele başlangıcını düşününce. Ama yapacak bir şey yok, her kitapta doğa üstü şeyler aramak da pek olmuyor :P

Sanırım diyeceklerim bu kadar. Seks sahneleri yeterince grafik, o yüzden o tür şeylerden rahatsız oluyorsanız bu kitap size göre değil. Eğer okuyacaksanız da, detaylara dikkat etmenizi öneririm; bu sayede kitabın sonunu tahmin edebilirsiniz - ya da detaylara pek bakmayın ki sonu geldiğinde şaşırabilesiniz. Bilmiyorum valla, orası size kalmış :D

12 Mayıs 2015 Salı

Evlen, Öp, Uçurumdan At | Mimlendim #23 | Vlog


Herkese selam!

Zeynep Ceyda ve Mirayda tarafından etiketlendiğim "Evlen, Öp, Uçurumdan At" etkinliğini yaptım :3 Kızlara 942984 kere teşekkür ettiğim için tekrardan etmeyeceğim, (ama teşekkürler kızlar :D) Videoyu kuru kuru paylaşmak istemiyorum, o yüzden daha bir şeyler diyeyim diyorum ama aklıma o kadar hiçbir şey gelmiyor ki...

İyi izlemeler diyim en iyisi :D


10 Mayıs 2015 Pazar


Yepyeni bir blog turundan herkese merhaba!

Bu turda benim görevim alıntılardı ve aşağıdaki görselleri hazırlayacağım derken canım çıktı diyebilirim, ama sonuçtan memnunum. Birkaçını Facebook sayfamız olan Olimpos Günceleri'nde zaten gördünüz, birkaçını da özellikle blogumda paylaşmak üzerine kendime sakladım. (hehe) Kişisel favorilerim bile var :D 

Görseli hazırlarken değil de, kitabı okuyup alıntı çıkartırken çok eğlendim diyebilirim. Birkaç tane daha olacaktı aslında, fakat alıntılaştıracak kadar toparlayamadığım birkaç uzun kısım olduğu için onları ekleyemedim. Birkaç tane de görselsiz alıntı yapmak istedim - çünkü değişiklik güzel şeydir - ve yaptım :P

Öyle yani. İşte o görüntüler! (Magazinci edasıyla aşağıdaki alıntıları gösterir)













Görselleştirmediğim alıntılar:

"Belki vampirdir," dedi Cathy.
...
"Ya da belki bir yerde bir kimyasal patlama olmuştur ve bu adam kimyasal madde ekibinde kısa çöpü çeken kişidir," dedim.

*

Francis Duvarney ve egosu için sınıfta yeterli yer var mıydı? Geometri dersine geçmek için çok mu geç kalmıştım?

*

"Sen hiç kendini şey hissettin mi..." Durdu. "Dünyadan kopmuş gibi?" dedi. "Sanki buraya ait değilmiş, herkesin ilgilendiği şeyle ilgilenmiyormuş gibi. Sanki bambaşka bir dünyaya aitmiş gibi."
"Herkes kendini bazen öyle hisseder."

*

"Burada ne yaptığını biliyorum."
"Maden sodası içtiğimi mi?"
"Hayır, insanların öğrenmesini istemediğin o gizli şeyi."

*

"Bu bir yalan değil," dedi vampir özentisi. "Bu bir risk. Ve karşılığında kazandığın şey, bu riske değer. Sonsuza kadar yaşamak, dünyada olup bitecek her şeyi görmek, birçok insanın rüyasında bile göremeyeceği inanılmaz bir fırsat."

*

"Bazı eyaletlerde yirmi bir yaşına kadar dönüşemiyorsun," dedi babam. "Bana sorarsan bu çok mantıklı. Daha içki içemiyorken niye kan içebilesin ki?"

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Adı: Eğer Yaşarsam
Orijinal Adı: If I Stay
Yazarı: Gayle Forman
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 250
Goodreads Puanı: 3.97
Seri: If I Stay #1

Sıradan bir günde...
On yedi yaşındaki Mia, bir genç kızın isteyebileceği her şeye sahiptir: sevgi dolu bir aile, ona âşık bir erkek arkadaş, müzik ve olasılıklarla dolu parlak bir gelecek...
... bir saniyede her şey değişir...
Bir sabah ailesiyle yolculuğa çıkan Mianın hayatı bir anda altüst olur. Kendini, kaza geçirdikleri arabanın enkazından yaralı bedeninin çıkarılışını izlerken bulan genç kız, parçaları yavaş yavaş birleştirince neler kaybettiğinin ve geride bıraktıklarının farkına varacaktır. Hayat ve ölüm, mutlu bir geçmiş ve bilinmezliklerle dolu bir gelecek arasındaki ince çizgide yürüyen Mia, bir günde hayatının en önemli seçimini yapmak zorunda kalacaktır.
Eğer Yaşarsam, aşkın gücünün, ailenin gerçek anlamının ve yaptığımız seçimlerin dokunaklı hikâyesi…



8 Mayıs 2015 Cuma

İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.
Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım burda  yatıyor
İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.

Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim.

64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 

İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir.

Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Doğuş Otomotiv Trafik Hayattır!

Araç kullanırken telefonla konuşmayın, hayatı susturmayın!
Çünkü Trafik Hayattır!

Hayatımızın en önemli unsuru haline gelen trafik güvenliği konusunda farkındalık yaratmayı hedefleyen ve örnek uygulamalar geliştiren Trafik Hayattır platformu iletişim faaliyetlerine ara vermeden devam ediyor. Toplumsal sorumluluk alanı içerisinde trafik güvenliğine öncelikli olarak önem veren Doğuş Otomotiv, Trafik Hayattır ile trafikte saygı kültürünü yaygınlaştırmayı hedefliyor.

Trafik güvenliği konusunda Türkiye’nin en istikrarlı kurumsal sorumluluk markası haline gelen Trafik Hayattır platformu 10 yılı aşkın süredir, çeşitli bilinçlendirme projelerini başarıyla yürütüyor.

Trafik güvenliğini ve yaya güvenliğini sağlamada en önemli unsurlardan cep telefonu kullanımına, farklı projeleriyle dikkat çeken Trafik Hayattır platformu, yeni bir animasyon yaparak ‘araba kullanırken cep telefonu ile konuşmanın’ dikkat dağınıklığına sebep olduğunu vurguluyor.

Cep telefonu kullanımı her geçen gün artıyor. Buna paralel olarak şehir içi kazalarında da artış söz konusu. Cep telefonu ile konuşmanın reaksiyonları %80 azalttığı gerçeğini göz önüne alırsak Trafik Hayattır bu konuya eğilerek doğru bir strateji uyguluyor.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

4 Mayıs 2015 Pazartesi


Adı: Kurucunun Kızı
Orijinal Adı: The Book of Ivy
Yazarı: Amy Engel
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Goodreads Puanı: 4.21
Sayfa Sayısı: 272
Seri: The Book of Ivy #1
Çıkış Tarihi: 9 Mayıs 2015

Tanıtım

Dehşet verici bir nükleer savaş sonrası Amerika Birleşik Devletleri büyük ölçüde yok edilmiş, sadece küçük bir grup hayatta kalmıştı. Geriye kalanları kimin yöneteceği konusunda Lattimer’lar ve Westfall’lar arasında çıkan savaşı Westfall ailesi kaybetmişti. Ve beş yıl sonra barış ve kontrol, her yıl yapılan bir törenle, kaybeden tarafın kızları ile kazanan tarafın erkeklerinin evlendirilmesiyle sağlanmaktaydı.

Bu yıl benim sıram gelmişti.

Benim adım Ivy Westfall ve görevim basitti: Başkan’ın oğlunu, müstakbel kocamı öldürmek ve Westfall ailesinin gücünü geri kazanmasını sağlamak.

Ama görünen o ki, Bishop Lattimer ya çok yetenekli bir oyuncu ya da ailemin iddia ettiği gibi kalpsiz, zalim bir çocuk değil. Hatta beni bu dünyada gerçekten anlayan tek kişi bile olabilir. Ama kaderimden kaçmama imkân yok. Ben Westfall mirasını geri alacak kişiyim.

Bishop ölmeli. Ve onu öldüren ben olmalıyım...

“Bir oturuşta okudum. İ-NA-NIL-MAZ-DI! O nasıl bir sondu öyle?!” 
— Wendy Higgins, Tatlı Şeytan ve Tatlı Tehlike romanlarının yazarı

“Etkileyici ve ince düşünülmüş bir dünya, merak uyandırıcı bir başlangıç, cesur bir kahraman.” 

— Kirkus Reviews

“Güçlü karakterler, karmaşık ilişkiler, politik entrikalar ve ihanet, kitabı elinizden bırakmanıza engel olacak; daha fazlası için sabırsızlanacaksınız!” 
— School Library Journal

“Kurucunun Kızı’nda bir distopyada arayacağınız her şey var: tüyler ürpertici bir olay örgüsü, heyecan verici karakterler ve her kelimesi özenle yazılmış bir hikâye.”  
— Insightful Minds Reviews


Ön Okuma 

Uyandığımda dışarısı karanlıktı. Sırtüstü yattım, gözlerim uykudan dolayı bulanıktı ve beni neyin uyandırdığını an­lamaya çabalıyordum. İlk başta hiçbir şey yoktu; sadece pencerenin dışındaki hafif kuş cıvıltıları, kafamın üstünde­ki tavan vantilatörünün sesi. Dönüp biraz daha uyuyacak­tım ki, tekrardan duydum; bu, mutfak dolabının kapanma sesiydi. Saat Bishop’ın genelde uyandığından daha erken­di ve gerçekten sessiz olmaya çalışıyordu. Bunu mutfaktan gelen seslerin dikkatli ve ayak seslerinin hafif oluşundan anladım.

Mutfak girişinde belirdiğimde onu korkuttum, hâlâ uy­kulu gözlerimi ovalıyordum. Sonradan üzerimde sadece kolsuz tişörtüm ve külotum olduğunu fark ettim, nehirde giydiğim bikini düşünüldüğünde, sanırım daha önce gör­mediği bir şey değildi. “Ne yapıyorsun?” diye sordum.

Tişört ve şort giymişti, saçı uykudan dolayı darmadağı­nıktı. Gözleri çıplak bacaklarımda gezdi, ardından yüzü­me yükseldi. Kızarmamayı başardım. “Hiçbir şey,” dedi. Tezgâhtaki açık sırt çantasını saklamaya çalışmıyordu, an­cak fark etmemi de istemediğini söyleyebilirdim. “Daha erken. İstiyorsan yatağa geri gidebilirsin.”

“Peki.” Döndüm ve yatak odasına gittim ama yatağa girmedim. Onun yerine kıyafetlerimi ve ayakkabıları giy­dim, saçımı kafamın tepesinde topuz yaptım ve arkasın­dan kapının hafifçe kapandığını duyana kadar bekledim. Sonra mutfağa bir su kabı için koştum ve ardından sessizce dışarı çıktım.

Neden onu takip ettiğimi enine boyuna düşünmedim, ama neler çevirdiğini bilmek istiyordum, neden benden bir şeyler sakladığını. Ondan sakladıklarımın sayısını dü­şündüğümde, bu komikti. Ancak neler yaptığını keşfetmek istiyordum ve öğrenmek için etrafta gizlice dolaşmaktan çekinmiyordum.

Onu görülmeden ya da duyulmadan takip etmek zor­du. Nehre giderken girdiğimiz yolda yürüdü, en azından ilk başta, fakat ormanda hızla ve kendinden emin hareket ediyordu; uzanıp beni çizecek yerleri rahatlıkla bulan düş­müş ağaç parçaları ya da dalları arasında o neredeyse hiç yavaşlamıyordu. Ayak seslerinin benimkileri bastırdığını umuyordum, çünkü pek sessiz sayılmazdım, noktalar ara­sında onu görüşümde tutmak için koşmak zorunda kalı­yordum.

Sağımızda nehri duyduğumda göletin yakın olduğunu biliyordum, ama sola yöneldi, yoldan çıktı ve karmakarı­şık çalılıklara daldı. Ardından devam etmeden önce soluk­lanmak için bir saniyeliğine bir ağacın gövdesine yaslan­dım. Sarmaşıklar ayak bileklerime dolanıyor, yapraklar çıplak kollarıma vuruyordu. Yere yarı gömülü bir kayadan kaçmayı başardım, ancak ayağım ağaç köküne takıldı ve sertçe sağ kolunum üzerine düştüm.

Bir dakika orada yattım, sıkılmış dişlerimden nefes alıp veriyordum. Canım çok yanmamıştı ama şaşkındım, ko­lumdan ufak bir damla kan akıyordu. Bu çok kötü bir fi­kirdi ama artık geri dönmek için çok geçti. Ne yaptığını öğrenmem gerekiyordu. Önce dizlerimin ve sonra ayakla­rımın üzerine kalkarak peşinden gittim. Onu görüşümden tamamen kaybetmiştim; başımı kaldırdım, bir şey duyma­yı umuyordum. Sessizlikten başka bir şey yoktu. Gürül­tü çıkarmayı göze alarak Bishop’ın son gittiği yöne doğru koştum, engellerin üzerinden atladım, bir yerlerde mavi tişörtünü yakalamak için çaba sarf ediyordum.

Tekrar durdum, dinledim. İleriden, biraz sağımdan ha­fif konuşma sesleri geliyordu. Erken sabah esintisindeki yaprakların fısıltıları yüzünden duymak zordu. Seslerin ne dediklerini duyamıyordum ama derin olanın Bishop’a ait olduğundan emindim. Artık daha yavaş ilerliyordum, sesin yönüne hareket ederken her adımımı sessizce atmaya dikkat ediyordum.

Tam olarak nerede olduğumdan emin değildim. Neh­ri artık duyamıyordum, fakat ileride ve ağaçların ötesin­de, günışığının metalden yansıdığını gördüm. Çit. Bishop çitte ne yapıyordu? 

Çekiliş 

a Rafflecopter giveaway
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai