30 Haziran 2015 Salı

Saklama Kabı ile İlk Cümle Etkinliği | Vlog


Kimse etiketlenmeden kendi kendine hallenmek de böyle oluyormuş sanırım... Ama yanımda biri varken bunu yapmamazlık etmek istemedim ^-^ Çok bir açıklama yapmıyorum zaten söylenmesi gerekenleri videoda söylemiştik :D İyi seyirler :*


16 Haziran 2015 Salı



Adı: Kötü Kızlar Ölmez
Orijinal Adı: Bad Girls Don't Die
Yazar: Katie Alender
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı:
Goodreads Puanı:
Seri: Bad Girls Don't Die #1
Puanım: ★★★☆☆

TANITIM

"İşler ne kadar kötüye giderse gitsin, her zaman daha kötüsü olabilir..."

Alexis sorunlu lise yılları geçiren tipik bir öğrenci olduğunu düşünüyordu. Problemli evlilikleriyle uğraşan bir aile, oyuncak bebeklerine kafasını takmış on iki yaşında bir kız kardeş ve kendisinin anti-sosyal, anti-ponpon kız tutumu…

Kız kardeşlerin birbirine yakınlaşmasını sağlayan bir olay sonrasında Alexis, sorunlu hayatının tehlikeli sulara doğru hızla kaydığını fark etmişti. Kız kardeşi Kasey her zamankinden de tuhaf davranıyordu: Mavi gözleri bazen yeşeriyor, oldukça eski kelimeler kullanarak konuşuyor, hatta zaman zaman kendindent geçiyordu ve bu tuhaf davranışlarının farkında bile değildi. Oturdukları eski evde de garip şeyler oluyordu: kapılar kendi kendine açılıp kapanıyor, yanmayan ocakta duran su kaynıyor ve fişe dahi takılmamış havalandırma evi buz gibi yapıyordu.

Alexis tüm bunların kendi aklının bir oyunu olduğuna inanmak istiyordu ama basit yanılsamalar olarak düşündüğü bu olaylar giderek ailesi, kendisi ve öğrenci başkanıyla arasında tomurcuklanmaya başlayan ilişki için tehdit oluşturmaya başlamıştı. Alexis, Kaseyi durdurabilecek tek kişiydi ama ya, bu yeşil gözlü kız artık Kasey değilse? 

YORUM

Kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlamakta son derece zorlanıyorum... Okudum, üzerinden birkaç kitap daha geçti - sonrasında yazıyorum bu yorumu - fakat hala kitabı tam düzgün bir şekilde nasıl değerlendiririm, emin değilim. İlk defa bu tip bir kitap okuyorum ve kitap okurken birçok sahneyi aklımda, hayali aktörlerle canlandırdım. (Yanılmıyorsam okurken böyle yapan tek Olimposlu da değilim.) Kitap çok görseldi benim için yani :D

Olaylar mükemmel bir sıralamada ilerledi ama size bu sıralamayı söyleyerek spoiler vermeyeceğim! :P Zaten kitabı okumaya başladığınız gibi sonunda neler olacağını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Minimal bir şaşırtma var içinde yani. O yüzden orayı da söyleyerek sizin için kitabı mahvetmeyi reddediyorum :D

Kitabın beni korkutacağını düşünerek okumaya başlamıştım ama belki gün ışığında başlayıp bitirmiş olmamdan, belki de bütün o "ele geçirilmiş kız kardeşler" ve "ürkütücü oyuncak bebekler" temasının bana direkt işlemiyor oluşundan, pek korktuğum söylenemez. Eğer kitabın ana karakterinin yerinde hissetmiş olsaydım kendimi okurken, deli gibi korkacağıma ne şüphe: sonuçta benim de benden küçük bir kardeşim var ve eğer onun odasında 2398450124 adet oyuncak bebek olsaydı... Eh, rahat rahat o mekana giremezdim; öyle diyelim :D 

Olaylar biraz fazla mükemmel bir şekilde birleşiyordu kitabın sonunda ve bu insana, yazarın her şeyi eliyle oraya yerleştirdiği izlenimini veriyordu. Evet tamam, gerçekten öyle yaptı ama... of anlatamadım sanırım. Neyse :D 

Kitabın dili son derece akıcı, okumak hiç uzun sürmüyor; ayrıca okurken hiç sıkıldığımı da hatırlamıyorum. Bazı sahnelerde Carter'ın şirinlikleri nedeniyle onu ısırasım geldi, - bu ısırmak kelimesi de bana Apollon'dan geçti... Yaptığını beğendin mi Niyo? - bazı sahnelerde ise Alexis'in kafasını bir yerlere sürtmek istedim çünkü son derece aptal davranıyordu. Ama onu da suçlamamak lazım, 15 yaşındaki beni düşünüyorum da... Haa, aklıma gelmişken. Kitaptaki karakterlerin genellikle 15-16 yaşlarında olması nedeniyle Carter ve Alexis arasındaki iletişim o kadar şirin, o kadar masumdu ki, son zamanlarda Teen veya YA kitaplarda gördüğümüz bütün o yoğun "ilişki"den sonra insanı ferahlatıyordu bence.

Ana karakter olan Alexis biraz yalnız birisi. Pek fazla arkadaşı yok ve çevresindekilerden onu ayıran, belirgin özellikleri var. (Mesela: pembe saç) O yüzden kitabın ilerleyişi süresinde kendini "aşması" ve yeni, bilinmeyen yerlere adım atması onun yaşananlardan sonra biraz da olsa büyüdüğü hissiyatını verdi bana. Ki bu da normal, kimse sonsuza dek 15 yaşında kalmıyor :D 

ALINTILAR






12 Haziran 2015 Cuma

Adı: Fracture Me
Türkçe: - 
Yazarı: Tahereh Mafi
Yayınevi: HarperCollins
Sayfa Sayısı: 60
Goodreads Puanı: 3.77
Seri: Shatter Me #2.5
Puanım: 3/5

In this electrifying sixty-page companion novella to the New York Times bestselling Shatter Me series, discover the fate of the Omega Point rebels as they go up against The Reestablishment. Set during and soon after the final moments of Unravel Me, Fracture Me is told from Adam's perspective.
As Omega Point prepares to launch an all-out assault on The Reestablishment soldiers stationed in Sector 45, Adam's focus couldn't be further from the upcoming battle. He's reeling from his breakup with Juliette, scared for his best friend's life, and as concerned as ever for his brother James's safety. And just as Adam begins to wonder if this life is really for him, the alarms sound. It's time for war.
On the battlefield, it seems like the odds are in their favor—but taking down Warner, Adam's newly discovered half brother, won't be that easy. The Reestablishment can't tolerate a rebellion, and they'll do anything to crush the resistance . . . including killing everyone Adam has ever cared about.

Bu kitap Adam'ın bakış açısından anlatılıyordu ve eğer benim Unravel Me yorumumu görmüşseniz, Adam karakterine duyduğum sevgisizliği de görmüşsünüzdür. Sırf o anlatıyor diye okumamayı bile düşünmüştüm bunu ama bir kere başladıktan sonra, zaten bayağı kısa sürdü okuması ve bir oturuşta bitirdim. Açıkçası Adam'ı daha az sevmemin mümkün olduğunu biliyordum ama bu denli sevmemeyi beklemiyordum...

Omega Point'ten Juliette'in gruptan ayrıldığı noktaya kadar olan bitenin Adam gözünden anlatılışıydı bu kitap, o yüzden olan biteni zaten az çok biliyorduk. Sanırım yazar bu kitabı insanları biraz daha anti-Adam yapmak için falan yazmış. Adam'ın gözünden Juliette'i falan gördük, ama bu kitabın hikayeye çok da bir şey kattığını düşünmüyorum. Bir tek sonunda, spoiler olduğu için söylemeyeceğim birkaç olay gelişti; onun dışında cidden bu kitabın tek amacı gerçekten ve sadece Adam'ı sevmeyi bırakmamız olabilir.

Aslında onu da anlıyorum. Gerçekten. James'e olan bağlılığı, onu bırakmak istemeyişi falan filan fakat eğer Warner olmasaydı olabilecek olanlar onun suçu oluyor bu kitabı okuduktan sonra ve zaten #TeamWarner ve #AntiAdam bir okuyucu olarak, Adam'ı sevmeme konusunda seviye atlamış olmam çok doğal. James'e ise bayılıyorum ve Adam'ın bu seride işe yaradığı bir şey varsa, o da James'i korumak falan olmalı bence. 

Ve bunun sonunu okuduktan sonra serinin son kitabını deli gibi merak ediyorum; o yüzden bu yazıyı burada bırakıp kitaba gideceğim sanırım. Zaten 60 sayfa hakkında söylenecek çok da bir şey yok... Yani, Adam'a nefret kusabilirim ama buna hiiiiiiiç gerek yok :D

11 Haziran 2015 Perşembe

Adı: Unravel Me
Türkçe: Beni Bırakma
Yazarı: Tahereh Mafi
Yayınevi: HarperCollins (Dex)
Sayfa Sayısı: 480
Goodreads Puanı: 4.31
Seri: Shatter Me #2

TİK TAK TİK TAK
SAVAŞ.
BAŞLAMAK.
ÜZERE.
Juliette, sonunda Omega Noktasına ulaştı. Onu seven ve özel yetenekleri olan insanların yasadığı, yeraltı direnişinin merkezine.
Yeniden Kuruluştan ve silah olarak kullanılmanın verdiği acıdan kaçmayı başarmıştı. Artık Adam'ı sevmekte özgürdü. Ama ölümcül dokunuştan asla kurtulamayacaktı; düşündüğünden de çok onu isteyen Warner'dan da.
Bana Dokunma ile başlayan nefes kesici serinin bu bölümünde, Juliette yaşamını değiştirecek kararı vermek zorunda. Asıl istediği ile olması gereken arasında bir seçim yapmalı ve sonucun tüm yaşamını değiştireceğini unutmamalı.
Kalbi ve Adam'ın yaşamı arasında korkunç bir seçim Juliette'i bekliyor.

Hızımı alamadım ve kitaba başlama konusundaki isteksizliğimi yenerek - evet, garip bir şekilde istemiyordum bu ikinci kitabı okumak - seriye kaldığım yerden devam ettim. Doğru düzgün seri bitirmeyeli o kadar zaman oldu ki, yakında Shatter Me'yi bitireceğime şaşırıyorum. (Elbette bitireceğim: Bu akşam Fracture Me'ye başlamayı düşünüyorum mesela.) Araya kitap veya zaman sokmadan seri okumanın ne kadar güzel, tatlı bir his olduğunu unutmuşum sanırım. Ne de olsa bundan önce bitirdiğim en yakın seri Mara Dyer'dı ve ondan öncesini hatırlamıyorum bile...

Aslında kitap hakkında söyleyebileceğim çok bir şey yok sanırım. Yazar, harika ötesi anlatımıyla Juliette'in hikayesini anlatmaya devam ediyor ve ben çeviri okumadığım için, o konuda da bir yorum yapmam pek mümkün durmuyor. Zaten seriyi artık harika bir seri olduğu için değil - ki gerçekten harika bir seri - sadece Warner'ı görebilmek için okuyor gibiyim... Warner'a duyduğum sevginin artamaması gerekiyordu bir noktadan sonra fakat bu kitaptan sonra öğrendim ki, artış hala mümkünmüş. Aynı şekilde, bir insan Adam'a hiç mi sevgi duyamaz? Yok arkadaş. Serideki üç farklı kitabı okudum, hala aynı. Hala aynı. Hatta üşenmedim, oturdum bir grafik hazırladım bunu göstermesi için. Ve beni bilen bilir, üşenmemek benim için büyük bir olay :D


Seri devam ettikçe eğer üşenmezsem görseli güncellerim ama üşenmem o kadar büyük bir olasılık ki, güvenmeyin bana pek bu konuda :D

Kitaptaki olaylar tam gaz devam ediyor, benim Warner'a duyduğum aşk dışında da sanırım bu kitapla ilgili ilginç bir şey söylemem pek mümkün değil. Çok uzun süredir bir karakteri bu kadar sevmemiştim sanırım ya. Hani elbette sevdiklerim oldu, ama eğer serinin devam kitabında (son kitap yani) Warner'ın başına korkunç bir şey gelirse ve/veya Juliette ona kötü bir şey yaparsa kitabı okumayabilirim bile, o derece... Evet evet, biliyorum. Alışılmış bir durum değil bu. :D

Bu kitapta Warner'ın babasını daha iyi tanıyoruz ve psikopatın teki, orada ilginç bir şey yok. Juliette, kitabın başında hala biraz ürkek olsa da kitabın sonu öyle bir yerde bitti ki, devamda ne olacak cidden en ufak bir fikrim yok. Kızımız gerçekten çok değişti bu kitap boyunca ve ister istemez heyecanlanıyor insan. (Evet, kitapta Warner dışındaki şeylere dikkat ettiğim de oldu.) Savaş sahneleri olsun, karakterler arası iletişimler olsun, son derece özenli bir şekilde yazılmış ve insan okurken duygulanmadan edemiyor. Juliette'in zihni içinde olması zor bir yer - kızın düşünceleri son derece karmaşıklaşabiliyor ve çok zorlayıcı boyutlara varabiliyor...

Ya aslında, kitaptaki sahnelerden bayıldığım birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum fakat spoiler niteliği taşıyacakları için söyleyemiyorum. Sadece, yazarın iki A'yı birbirine bağlama yöntemini çok klişe bulduğumu söyleyebilirim sadece. Gerçekten... O kadar harika bir şekilde ilerleyen bir seride, böyle bir klişeyi görmek üzücüydü. Hiç sevmediğim bir bağlama ve drama yöntemi de bu. Ne olduğunu söylemeyeceğim :P Okuyan anlamıştır zaten.

Bir de, biri çıkıp bana Warner ve Juliette arasındaki ilişkinin çok klişe olduğunu henüz söylemedi ama söylese bile ona hak vermeyeceğim ama evet çok klişe. (Bu seri hakkında konuşurken böyle bir şey yapmasam içimde kalırdı :D) Ama iyi yazılmış klişelere aşık biri olarak, Warner'a da aşık olmayı sürdürüyorum... O tip bir karakteri hakkını vererek yazmak gerçekten zordur ve Tahereh Mafi bunu bence gerçekten başarmış.

Ya kitabın distopik yanından da bahsetmek istiyorum fakat o kadar odaklanamıyorum ki oraya. Gerçekten olmuyor yani. Bir kere kafayı bir karaktere taktım mı, kitabın genel hatlarına pek ilgi duyamıyorum ve bu durum aslında bu kitaba haksızlık ama elimden bir şey gelmiyor :/ Sanırım bu yazıyı "Unravel Me Yorumu" yerine "Ezgi'nin Warner'a Olan Sevgisi" falan yapmalıydım da neyse artık :D 

7 Haziran 2015 Pazar


Adı: Destroy Me
Türkçe: - 
Yazarı: Tahereh Mafi
Yayınevi: HarperCollins
Sayfa Sayısı: 109
Goodreads Puanı: 4.28
Seri: Shatter Me #1.5
Format: eBook

Perfect for the fans of Shatter Me who are desperately awaiting the release of Unravel Me, this novella-length digital original will bridge the gap between these two novels from the perspective of the villain we all love to hate, Warner, the ruthless leader of Sector 45.
In Tahereh Mafi’s Shatter Me, Juliette escaped from The Reestablishment by seducing Warner—and then putting a bullet in his shoulder. But as she’ll learn in Destroy Me, Warner is not that easy to get rid of. . .
Back at the base and recovering from his near-fatal wound, Warner must do everything in his power to keep his soldiers in check and suppress any mention of a rebellion in the sector. Still as obsessed with Juliette as ever, his first priority is to find her, bring her back, and dispose of Adam and Kenji, the two traitors who helped her escape. But when Warner’s father, The Supreme Commander of The Reestablishment, arrives to correct his son’s mistakes, it’s clear that he has much different plans for Juliette. Plans Warner simply cannot allow.
Set after Shatter Me and before its forthcoming sequel, Unravel Me, Destroy Me is a novella told from the perspective of Warner, the ruthless leader of Sector 45.

Kısa bir kitap olduğu için dün gece Shatter Me'yi bitirdiğim gibi başladım ve çok kısa süre önce bitirdim. Aslında hakkında söylenecek çok bir şey yok gibi... Ama yine de blogumda dursun istiyorum çünkü ağır bir şekilde fangirl'lük yapasım var şu an. Kitap tamamen Warner'ın ağzından anlatılıyor ve bir şey diyeyim mi... Eğer Adam'ı seviyorsanız bile bunu okuduktan sonra Warner'ı sevmeme imkanınız yok. Hani, gerçekten.

Size oturup Warner'ı anlatacak değilim ama eğer bu serinin hayranı iseniz ve İngilizce bilginiz bunu okumaya yeterli ise kesinlikle okumanız gerektiğini düşünüyorum çünkü bu kitap hem birçok şeyi değiştiriyor hem de hiçbir şeyi değiştirmiyor. İkisini de aynı anda yapmayı başardığı için ayrı bir saygı duydum yazara ama ona duyduğum saygıyı arttıran asıl şey sanırım iki kitap arasındaki üslup farkıydı.

Eğer Shatter Me yorumumu okuyanınız varsa aranızda, yazarın dilini ne kadar beğendiğimi hatırlayacaklardır. Bu kitapta o dilden eser yoktu ve bu aslında buna duyduğum saygıyı arttıran bir unsurdu çünkü o yarım cümleler, o şiirsel dil, o duygu yoğunluğu... hepsi Juliette karakterinin özellikleri. Warner'ın ağzından okurken evet, yazarın dili burada da ilk kitabı andırıyordu fakat ilk kitabı bu kadar farklı yapan şeyin Juliette'in iç dünyası olduğunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor bu kitabı okumak.

Warner'ın Juliette'in defterini okudukça ona duyduğu hayranlığın derinleşip büyümesini, bir aşka ve sevgiye dönüşmesini okurken orada sanırım Warner'la beraber ben de öldüm çünkü bu karakteri o kadar çok seviyorum ki anlatamam... Bir süredir kitap karakterleri benim için sıradanlaşmıştı denebilir fakat Warner bu sıradanlıktan sıyrılarak gerçekten bir süre hatırlayacağım bir karakter oldu sanırım :) Babası, annesinin anısı, yaşamak durumunda kaldıklarına dair edindiğimiz kısıtlı bakış açısı bir kenara, onu tanıma fırsatı ediniyoruz bunu okurken ve sanırım en çok da bu yüzden sevdim ben bu kitabı. Yazar Adam yerine Warner hakkında yazmaya karar verdiğinde ne yaptığını iyi biliyormuş bence.

Bu tür kısa kitaplar Türkiye'de çevrilmiyor ama keşke bu çevrilseymiş diyorum çünkü o kadar beğendim ki, anlatamam. Tabii beğenimin neredeyse %90'ı anlatan karakterin Warner olmasından kaynaklı ama olsun, yine de! :D 

Sanırım diyecek başka bir şeyim kalmadı, beni benimle bırakın... #TeamWarner

6 Haziran 2015 Cumartesi

Adı: Shatter Me
Türkçe: Bana Dokunma
Yazarı: Tahereh Mafi
Yayınevi: HarperCollins (Dex)
Sayfa Sayısı: 340
Goodreads Puanı: 4.04
Seri: Shatter Me #1
Format: eBook

Juliette tam 264 gündür kimseye dokunmadı.
En son birine dokunması bir kazaydı. Ama Yeniden Kuruluş onu cinayetten içeri tıktı. Juliette'in dokunuşunun neden bu kadar ölümcül olduğunu kimse bilmiyor. Kimseye bir zarar vermediği sürece bu durum kimsenin de umurunda değil çünkü dünya zaten perişan durumda. Her gün yeni bir hastalık ortaya çıkıyor, gıda sıkıntısı had safhada, gökyüzünde tek bir kuş kalmadı ve bulutlar garip bir renkte.
Yeniden Kuruluş, yeni düzenin tek çare olduğunu iddia ettiği için Juliette'i bir hücreye kapattı. Hayatta kalan bir avuç insan ise savaş naraları atıyor. İşte bu yüzden Yeniden Kuruluş fikir değiştirmek üzere. Juliette onlar için mükemmel bir silah olabilir. Juliette, yeni düzenin tek silahı olabilir.
Juliette karar aşamasında. Ya bir silah olacak. Ya da bir asi.
Tahereh Mafi, Bana Dokunma'da yürek burkan bir romantizmle distopya türünü bir araya getiriyor. Juliette'in iç dünyasını yenilikçi bir üslupla metnine yansıtan yazar, okurları Juliette'in zihninin içine davet ediyor.

Dürüst olacağım, Bana Dokunma ilk çıktığı dönem delicesine merak ettiğim fakat Dex'in yayınlamayı seçtiği kapak nedeniyle bir türlü gidip alamadığım bir kitaptı. Kapaklar benim için çok önemli olabiliyor ve bir kitabın iyi olacağını bilsem bile, beğenmediğim bir kapakla yayınlanmışsa, alasım gelmeyebiliyor. Bu seriye de bu olmuştu ki, yayınlanan kapak aslında orijinal kapaklardan bir tanesi. (Bu bütün bunları daha da üzücü yapıyordu.) 

Neyse, sonra geçen gün aklıma esti ve elimdeki ekitaplara bakınmaya başladım. Teknik olarak Kızıl Tepe'yi okuyordum - yani okumaya başlamıştım, fakat kitap pek sarmadığı için devam edesim yoktu. Sonra Shatter Me'yi gördüm ve "Hmm, bakayım," diyerek birkaç sayfa okudum. Tabletin başından kalktığımda kitabın %25'ini bitirmiştim çünkü etüt vardı ve tableti kaldırmam gerekiyordu. Eğer etüt olmasaydı o %25 %75'e bile dönebilirdi. 

Çevirisi nasıldır bilmiyorum fakat İngilizce dili o kadar farklı, o kadar özgün, o kadar başarılıydı ki ilk sayfaları ağzım açık okudum. Beklediğim şey kesinlikle bu değildi! Kelime tekrarları, satır atlamalar, vurgular... hepsi o kadar iyi yerleştirilmişti ki, insan okurken Juliette'in hissettiklerni hissetmeden edemiyordu. Gerçekten de, o kızdığında kızdım, mutlu olduğunda mutlu oldum, üzüldüğünde üzüldüm. Ayrıca, yazarın o kadar farklı betimlemeleri var ki, okurken tazelendiğimi hissettim.

Geçenlerde bu We Were Liars okurken de olmuştu bana; onun da dili son derece farklıydı ve kendimi kitabın içinde kaybolurken bulmuştum. Şu sıralar çok şanslıyım sanırım, gerçekten iyi kitaplara denk geliyorum :)

Yazarın distopya türüne getirdiği bu duygusal dokunuş gerçekten hoşuma gitti ve kitaptaki duygusallığın, dilin eğilip bükülmesi, şekilden şekle girmesi sonucunda yaratılmış olmasına ise bayıldım! Bu kitap kesinlike kitaplığımda olmasını isteyeceğim bir kitap ve eğer parama kıyabilirsem orijinal dilinde almayı planlıyorum. 

Karakterler deseniz ayrı bir olaydı! Juliette'in ilk baştaki haliyle kitabın sonundaki hali arasında dağlar kadar fark vardı ve yazar bu karakter gelişimini göze batmayacak bir şekilde yapmayı harika bir şekilde başarmıştı. Okurken birçok yerde Juliette karakterine hayran olurken buldum kendimi. Kızın içinde barındırdığı iyilik, irade ve sadakat hayran olunmayacak gibi değildi ki. İç çatışmaları gerçekten çok güzel bir şekilde yansıtılmıştı satırlara ve kendini kaybettiği sahnelerin hiçbirinde durup da kızın ne kadar salak olduğunu düşünmedim; aksine, o ruh halinin çok başarılı bir şekilde aktarılmış olmasından dolayı, ona hak verdim ve onunla birlikte üzüldüm.

Okurken kitabı en çok düşündüğüm şey sanırım bunu çevirmenin ne kadar zor olacağıydı. Çevirisini okumadım fakat bunu çevirmesi gereken çevirmene buradan saygılarımı gönderiyorum. Ben yapamazdım, orası bir gerçek, çünkü bu metni çevirirken duygunun kaybolmadığından emin olmak lazım ve bu gerçekten dile hakim olmayı gerektiriyor bence.

Adam karakterini nedense bir türlü sevemedim ve aslında sevmiyor olmam gereken psikopat Warner karakterine aşık oldum. Güç manyağı, kontrol meraklısı, takıntılı ve psikopat - fakat bu kötü karakterler her zaman bana aşık, sadık, güçlü ve iyilik dolu ana erkek karakterlerden daha çekici görünmüştür. Sanırım bu, kitaplardaki dramayı seviyor olmamdan kaynaklanıyor. Bu kötü karakterler çok güzel drama yaratıyorlar, ondan da çok seviyorum :D

Kitapla ilgili aklıma oturmayan tek bir şey vardı: Madem bu kız dokunuşuyla öldürebiliyor, neden eldiven giymeyi hiç denememiş? Bunun üzerinde pek düşünmek istemiyorum ama herhalde bunu alıp bir yere kapatmalarını gerektirecek olay olana kadar ailesi bu kadarını düşünebilirdi, değil mi? 

Bir an önce ikinci kitabı okumazsam delirecekmişim gibi hissediyorum ama bu garip çünkü kitap mutlu bitti. Gerçekten de mutlu bir sondu. Tabii seri olduğu için tam bir son denemez ama çoğu seride yazar, kitapların sonunu meraklı bitirir ki devamı okunsun. Bunda da bir merak unsuru elbette var fakat sonu sert bir şekilde bitirilmemişti ve bu çok hoşuma gitti. Özellikle meraklı bitirilen sonlar saç baş yoldurtuyor da bana...

Yeni Kitaplarım! #10


Bir süredir kendime "Kitap almayacaksın Ezgi, kitap almayacaksın Ezgi," diyor olsam bile bu kitap almama yasağını üst üste çiğnemekten de geri kalmıyorum valla. Kendime kitap almayı yasaklamamın üzerinden bir Kocaeli Kitap Fuarı, arkadaşlarla sahaflar pasajı geçtiğim bir haftasonu, annemi sürükleyerek Mephisto'ya girdiğim bir başka haftasonu ve daha dün, annemin beni D&R'a saldığı o dakikalar geçti... Size bu duygusal anların hepsinden bahsedeceğim :D

1) Sahaflar Pasajı Macerası

Aslında o haftasonunun amacı kitap almak falan değildi. Taksim'e gidecek, Sushi Express'de sushi yiyecek, biraz takılıp dağılacaktık. Evet amacımız sushi yemekti :D Sonra ben Taksim'de hiç sahaf bilmediğimden yakındım ve "Hadi sahaf bulalım!" diye herkesi sürüklemeye başladım. Sağ olsun, Yandex bize çok yardımcı oldu ve kaybolmadan sahaflar pasajını bulduk. Ama Yandex'e gelene kadar nerelerden geçtik ne siz sorun ne ben söyleyeyim... (Tabii ki de söyleyeceğim.)

İlk önce Bora'nın "yeterince kültürlü görünüyor" dediği bir adamla aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Biz: "Afedersiniz acaba yakınlarda sahaf nerede bulabiliriz?"
Adam: "Sahaf mı, o da ne?"
Biz: "Eski kitaplar falan satıyor."
Adamın yanındaki kadın: "Şu cadde sonunda D&R var, o olmaz mı?"
Biz: "Neyse teşekkürler..."

Sonrasında işte, Yandex'i açtık falan ama, Taksim'in en saçma ara sokaklarından geçirdi bizi. Gerçekten... Bir sokaktan geçiyoruz böyle, kısık sesle "Sakın durmayın," dememiş olsam bile kimsenin durup da etrafı seyre dalacağını sanmıyorum. Transgender bireylerin çalıştığı bir genelevin önünden de geçmedim diyemiyorum o günden sonra... Dışarıda büyüklü küçüklü çok fazla erkek vardı. O tür bir yerden tek başıma geçmeye asla cesaret edemem sanırım. Ama dört kişiydik - değil mi, aşırı kalabalık! - ve tek kız bendim. Yani eğer başımıza bir şey gelmiş olsaydı erkekleri arkaya atıp önden kaçabilirdim (falan dermişim) :D


Neyse, sağ salim sahaflara vardıktan sonra ben bütün pasajın altını üstüne getirdim ve şu iki kitabı satın aldım en sonunda! Kitapları orijinal dillerinde okumaya bayılıyorum fakat tabii bunu sadece İngilizce için yapabiliyorum ama olsun. Normalde de yabancı kitaplar çok pahalı ama bu ikisini toplam 15 liraya mı ne almıştım. 

2) Kocaeli Kitap Fuarı Macerası

Diyeceksiniz fuarın macerası mı olur diye. Olur efendim, hem de nasıl olur! Aslında fuara gidemeyecektim fakat günlerden salıydı ve tatildi. Sanırım 23 Nisan olduğu içindi ama tam tarihi hatırlayamadım şu an. Neyse, dedik ki birkaç arkadaş, "Hadi fuara gidelim, oradan da Yade'nin babası bizi okula bırakır." Belki biliyorsunuzdur, benim okulum Gebze'de. Gebze ise güya Kocaeli'de. Ama bence değil. Merkez ile arasındaki mesafenin o kadar büyük olduğunu inanın bilmiyordum!

Öncelikle annem sabah ben ile Baran'ı Gebze Center'a kadar bıraktı. En başta yol çok uzun olduğu için demiştik ki, "Boşverelim fuarı falan, temiz temiz Gebze Center'da biraz takılalım, sonra okula döneriz." Sonra Yade Baran'a direkt fuar alanına kadar giden bir otobüs olduğundan bahsetmiş. Ben de heyecanlandım tabii. Fuar ve ben çok yakın iki arkadaşız ne de olsa :D

Sonra bindik otobüse. Uzun bir yolculuktan sonra, şoför bizi NCity'de indirdi fakat meğersem o iş o iş değilmiş. Eh, biri İstanbullu biri Bodrumlu, ikimiz de bilmiyoruz ki Kocaeli'ni. Tabii biz oranın ora olmadığının farkında değiliz. Açlıktan da ölüyoruz bir yandan. NCity'de bir şeyler yedik ilk, sonra çıktık dışarı... Bir de ne görelim! Kocaman harflerle Kocaeli Fuarı yazan yer aslında aradığımız yer değilmiş. Baran aradı Yade'yi, işte biraz konuştular falan. En son öğrendik ki, gitmemiz gereken yer bulunduğumuz yerden 15 dakika mesafedeymiş.

Tamam dedik, başladık yürümeye. Ama benim sırtımda çanta, elimde laptop çantası. Baran da benzer şekilde. Fuardan sonra okula döneceğiz ya, yüklenmişiz eşyaları. Bir de o gün sanırım şu ana kadarki en sıcak günlerden biri ve ben kot pantalon tişörtleyim. Terden ve sıcaktan ölüyorduk neredeyse. Ben de deli gibi susamışım çünkü hava gerçekten çok sıcaktı. Bir benzincide durduk, ben bir lavaboya gittim geldim, yüzüme su falan çarptım. Sonra devam ettik yürümeye bir süre daha...

En sonunda fuar alanına geldiğimizde ölmediğime şaşırmıştım gerçekten. Tümbürük Kız bizi kapıda karşıladı! Fuara gideceğimi haber verdiğimde onu aramıştım çünkü asıl plan onunla buluşmaktı daha önce gidebilseydim; sonra olmayınca üzülmüştük ikimiz de. İlk önce onunla biraz gezdik falan, sonra Yade ve Bora gelince ben onlardan ayrılarak Baran, Yade, Bora üçlüsünün peşine takıldım :D 


Ne kadar tuttuklarını hatırlamıyorum ama hiç ummadığım kadar kitap aldım bu fuardan, fotoğrafta da görebileceğiniz üzere :D Bazı kitaplar görünmüyor o yüzden tam liste yapayım:
  1. Şampiyon - Marie Lu
  2. Tek İsim Tek Kader - John Green & David Levithan
  3. Telepati - Leonardo Patrigani
  4. Rosie Projesi - Graeme Simsion
  5. Dikenlikler Prensi - Mark Lawrence
  6. Paralama Defteri - Keri Smith
  7. Yetenek - Kristin Cashore
  8. Pulbiber Mahallesi - Didem Madak
  9. Ah'lar Ağacı - Didem Madak
  10. Grapon Kağıtları - Didem Madak
  11. İskambil Destesi - Murathan Mungan
  12. Delifişek - José Mauro de Vasconcelos
  13. Edebiyat Nedir? - Jean Paul Sartre
  14. Ölümüne Sadakat - Nora Roberts
  15. Baştan Çıkaran Ölüm - Nora Roberts

3) "Anne kitapçıya gidelim!" Maceraları

Bunlar aslında pek macera sayılmaz. Adından da anlaşıldığı gibi, annemi sürükleyerek kitapçıya götürdüğüm zamanlardan oluşan bir dizi gün sadece. Birinde Mephisto'ya birinde de D&R'a götürmüştüm :D Ne Kocaeli Fuarı ne de Sahaf Pasajı kadar ilginç değiller... Ondan anlatmak yerine direkt kitapları koyacağım :D


Peyniraltı Edebiyatı ilk önce Ağustos 2014'te, Sena ile Mephisto'ya gittiğimde aldığım bir dergiydi ve Boris Vian'la tanışma sebebimdi. Sonra geçenlerde yeniden Mephisto'ya gittiğimde dergiyi bu kadar sevmeme rağmen almaya devam etmediğimi fark edip üzülmüştüm ve hemen o ayki sayısını kaptım! Henüz okuma şansım olmadı fakat Anton Çehov'la ilgili bu sayısı. 

Elimdeki son Boris Vian kitabı olan Çıtırlar Farkında Değil'i bitirdiğim için yeni bir kitap almam lazımdı ve babamla en son konuşmamızda Yürek Söken'den "Gerçekten de insanın yüreğini söküyor," diye bahsetmişti. Ben de dedim ki: "Onunla devam edelim o zaman."

Sınıf arkadaşlarımdan Sezen'le bir keresinde Vian hakkında konuşuyorduk, ben o sıra Günlerin Köpüğü'nü okuyordum yanılmıyorsam ve konu Bukowski'ye gelmişti. Sezen yazardan son derece övgüyle bahsedince açıkçası merak etmiştim fakat sonra unutulup gitmişti. Sonunda okuyabileceğim!

Şampiyonların Kahvaltısı ise tamamen Zuhal'in Vonnegut'a duyduğu sevgi nedeniyle aldığım bir şey. Geçen sene İngilizce dersinde Vonnegut'ın kitaplarından birinin bir sunumunu yapmıştı ve beynimiz patlayacak noktaya gelmişti, bir tek onu hatırlıyorum o sunumdan, fakat sanırım bir yıl, beynimin iyileşmesi için yeterli bir süre :D Babama gösterdiğimde gerçekten iyi bir kitap olduğunu söyledi. Okumak için sabırsızlanıyorum!

Portobello Cadısı ise benim ilk Paulo Coelho kitabım olacak. Dünyada Simyacı'yı okumamış tek insan falan olabilirim sanırım ama nedense canım hiç o kitaptan başlamak istemedi, ben de bir süredir aklımda olan bu kitabı aldım. Bir an önce okumak istediğim bir başka kitap işte *-*

4) Sevimli Hediyeler

Geçtiğimiz ay içerisinde elime iki kargo ulaştı!

Bunlardan bir tanesi Olimpos Günceleri'nin tek tanrısı Apollon'un sevgi dolu paketi, bir diğeri ise yeni bir arkadaştan doğum günü hediyesi! Doğum günüme daha çok olmasına rağmen paket elime geçtiğinde nasıl mutlu oldum, anlatamam :D Bu sene çünkü pek bir şey beklemiyordum kimseden ve gerçekten çok mutlu oldum :D Haziran çocuğu olmak zor çünkü okullar kapanınca kimse hatırlamıyor :P

Niyazi'nin hediyesi ise tamamen ayrı bir şey ve onun hakkında pek konuşmak istemiyorum çünkü evine uçup ona sarılasım geliyor her seferinde :D Eh, evi çok uzakta olunca yapamıyor insan -,- Neyse çok uzatmadan resimleri koyayım :D 


Ve sanırım bu kadar! Geçtiğimiz ay içerisinde edindiğim tüm kitaplar... Sonra Ezgi'nin neden elindeki okunacak kitaplar hiç azalmıyor. Neden acaba?... Hmm. Bilemedim ki.

3 Haziran 2015 Çarşamba


Herkese merhaba!

Bir başka blog turunda yeniden buluşmuş olduk. Hem biraz değişiklik olsun, hem arkadaşlar buluşsun, hem de Ezgi kanalına yeni video ekleyebilsin diye video şeklinde gerçekleştirdiğimiz röportajı umarım seversiniz. İlk defa biriyle röportaj yapıyorum, hem de videoda, hem de herkese açık bir alanda, o yüzden hatalarımız varsa affola. Ben videoyu hazırlarken elimden geldiğince düzeltmeye çalıştım da bazı şeyler bir yere kadar düzelebiliyorlar :P

İyi izlemeler hepinize şimdiden! Alta da alıntılarımı ekliyorum. Eğer Olimpos Günceleri Facebook sayfasında görmediyseniz buradan ulaşabilirsiniz. :D


Not: Çekilişimiz 5 Haziran'da sonlanıyor, kaçırmayın ;)







Yazı ve Düşünce Blogu

Herkese merhaba!

Kendime ikinci bir blog açtım :) Şimdi diyeceksiniz "Bu neyine yetmiyor?" diye... Bu blog biraz daha farklı olacak, bu yazının başlığında da belirttiğim gibi yazılar ve düşünceler olacak içinde :D 

Hakkında çok bir şey söylemek istemiyorum ama eğer bir göz atar ve belki takibe alırsanız, çok sevinirim. 

Öpüldünüz :*

http://mutlakyasaminsirri.blogspot.com.tr/

1 Haziran 2015 Pazartesi

Adı: Benim Uzak Yıldızım
Orijinal Adı: These Broken Stars
Yazarı: Amie Kaufman & Meagan Spooner
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 520
Goodreads Puanı: 3.96
Seri: Starbound #1

O gecenin, devasa uzay gemisi ikarustaki diğer gecelerden hiçbir farkı yoktur. Ta ki o büyük felaket gerçekleşene ve İkarus yakınlardaki bir gezegene düşene dek. Elli bin yolcu kapasiteli gemiden yalnızca iki kişi kurtulmuştur: Evrenin en zengin adamının kızı Lilac LaRoux ve genç bir savaş kahramanı olan Binbaşı Tarver Merendsen.
Binbaşı Merendsen, Lilac gibi kızların insanın başına beladan başka bir şey getirmediklerini uzun zaman önce öğrenmiştir. Lilac da, Tarverın kendi iyiliği için, onu kendisinden uzak tutması gerektiğinin farkındadır. Ama ıssızlığın ortasında hayatta kalabilmek için birbirlerine ihtiyaçları vardır. Açlık, soğuk ve vahşi hayvanlara bir de Lilacın duyduğu fısıltılar eklenince birbirlerine güvenmekten başka çareleri kalmaz. Ne var ki çok geçmeden, onları birbirlerinin kollarına iten bu trajediden büyük bir aşk doğar. Artık kurtulup kendi gezegenlerinde bir ömür ayrı kalmaktansa düştükleri bu ıssız gezegende birlikte olmayı tercih ederler.
Ama her adımda onları takip eden gizemli fısıltıların ardındaki gerçeği öğrenmeleriyle her şey bir anda değişir. Lilac ile Tarver o gezegenden ayrılsalar bile artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Nefes kesen bilim kurgu üçlemesinin ilk kitabı, Benim Uzak Yıldızım, zaman ve mekân tanımayan sonsuz bir aşkın hikâyesi…

Şu sıralar hiçbir şey yazasım, paylaşasım yok doğru düzgün fakat üşengeçlik bulutunu üzerimden atmak için hiçbir şey yapmazsam böyle gider bu, o yüzden de şu saniyelerde kendimi bu kitap yorumunu yazmak için zorluyorum :D Bazılarının aksine ben bu kitabı pek beklemiyordum. Bazı yabancı instagram hesaplarında ve bloglarda çokça gördüğüm doğru ama garip bir şekilde - sanırım bir kabulleniş - kitabı edinmek için hiçbir çabaya girmemiştim. Sonra GO! Kitap çevirdi ve evimize kadar adeta servis etti :) 

Son zamanlarda kitaplara başlamadan önce arka kapak yazılarını ve/veya konularını okumuyorum. Eğer az çok ilgimi çekiyorsa, kapağı veya adıyla, okunacaklar listeme ekliyorum. Zaman bulursam da okuyorum! Benim Uzak Yıldızım'ın da konusuna bakmamıştım okurken ve düşünüyorum da, eğer bakmış olsaydım bu kitabı okur muydum? Pek sanmıyorum. Tarver Merendsen fakir ve Lilac LaRoux, LaRoux Sanayi'nin tek varisi ve Roderic LaRoux'un tek çocuğu, sosyetenin prensesi, destansı bir güzellik, vesaire vesaire... Bu özellikler birçok YA ve Teen kitaplarında görmeye alıştığımız şeyler ve açıkça söylemek gerekirse, bütün o zengin-fakir sosyetenin onaylamadığı çift durumlarından biraz sıkılmış bulunmaktayım. Ama bu kitabı sevmemiş olmamın nedeni bu değil.

Eren'le konuşana kadar aklımda bir senaryo vardı. İşte ilk kitapta bunlar sevgili olacak, üçlemenin diğer iki kitabında da artık klişeleşmiş bir şekilde toplumsal kurallara ve kızın babasına, askerlere ve paparazzilere meydan okuyarak aşklarını kanıtlayacaklardı. Sonra bana ikinci kitabın tamamen farklı karakterler hakkında olduğunu söyledi ve bu düşünce çatırdadı, çatladı ve kırılarak tuzla buz oldu... Zaten o konuşmadan sonra kitaba biraz da olsa ilgi duymaya başladım diyebilirim.

Kitap kesinlikle kötü değildi fakat sıkıcı bir giriş yaptığı inkar edilemez. Yapılan kaza ve Tarver'la Lilac'ın adaya düşüşleri zaten kaçınılmazdı, arka kapakta bile yazıyormuş. (Sonrasında oturup okudum.) Devamında gelen "vahşi doğada hayatta kalma" durumu ise beni son derece sıktı çünkü kitabın büyük bir bölümünde tek olan şey karakter gelişimi ve hayatta kalma mücadelesiydi. Karakterleri sevdim ve yakınlaşmış olmaları da hoşuma gitti. (Gerçi bu da kaçınılmazdı. O iki karakter yakınlaşmasaydı dizi biterdi.) Ama kitabın sonunda patlatılan bomba, bahsi geçen fısıltılar ve kızın babasıyla ilgili öğrenilenler beni pek tatmin etmedi...

Kitap yaklaşık 500 sayfa ve kitapta gerçekten merak ederek okuduğum 150 sayfa için sıkılarak okuduğum 350 sayfayı göz ardı edemiyorum. Bazı kitaplar vardır, sonunda öyle bir bomba patlatır ki o noktaya gelene kadar ne kadar sıkıldığını unutursun; tek düşünebildiğin kitabın ne kadar başarılı, ne kadar güzel olduğudur. Ne yazık ki bu kitap benim için bunlardan birisi olmadı. Ha, okuyan birçok insanın sevdiğini duydum; sadece bana hitap etmiyordu sanırım. Yoksa kalitesiz veya kötü değildi ama benim beklentilerimi karşılayamadığı, o heyecanı pek tadamadım.

Seriye devam etme düşüncesine sahibim fakat bunun nedeni farklı karakterleri sokarak ne yapacakları yazarların. Kitabın sonunda potansiyel var ve nereye bağlayacaklar, gerçekten merak ettiğim tek şey bu sanırım. Ayrıca GO! Kitap'ın fiyatları da son derece uygun. Beğenmeme potansiyelimin varlığını bu kadar net bildiğim bir kitaba 25-30 lira hayatta bayılmazdım fakat "kitapçıya gidiyorsunuz, 20 lira veriyorsunuz ve size 3 lira geri veriyorlar!" (Burada bir arkadaştan alıntı yaptım. Yorumu okursa kendini görecektir.)

Karakterleri sevdim. Tarver'ın sorgu odası konuşmalarında komik bulduklarım vardı ve Lilac her ne kadar o klişe "sosyete prensesi ama sakladığı bir yanı var" kız olsa da, kendini ne kadar kastığını, güçlü durmak ve Tarver'a ayak bağı olmamak için ne kadar çabaladığını görüp de onu sevmemek - benim için en azından - pek mümkün değildi. Belki bu kitabı farklı bir dönemde okumuş olsaydım daha çok sevebilirdim. Belki de "sorun sende değil, bende" tipi bir nedenden beğenmedim. Gerçekten bilmiyorum. Tek bildiğim, beğenmediğim için üzüldüğüm çünkü yüksek bir beklentim vardı.

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai