25 Temmuz 2015 Cumartesi



Tüketilen yiyecekler: 2 köfte, 1 muz, 1 kase çorba, biraz salata, 6 sarma (az), gelen kargolar 1 (iyi), yeni kitaplar 3 (iyi), katılınan çekilişler 1 (normal), telefon konuşmaları 2 (güzel)

11.21 Uyanmak için ne kadar da kötü bir saat. Biraz daha erken uyansam olmaz mıydı sanki? Hiç de sevmiyorum geç kalkarak başladığım günleri. Gerçi, bazı arkadaşlarım akşama kadar uyuyor ama yine de... Çok tembel hissediyorum güne 10'dan sonra başladığımda ya. Gerçekten kötü bir his.

11.49 Kapı çaldı, kargo gelmiş. Kargoyu aldım adamdan, TC numaramı verip imza attım. Durdu durdu, "Geçen gün şubeye gelip diğer kargonuzu aldınız mı?" diye sordu.
"Evet," dedim. Şaşırmıştım, ama sadece biraz çünkü ne zaman kargo yurtiçi ile gelse, bu adam getiriyordu zaten.
"Buraya gelmişken onu da getireyim dedim de, şubede bulamadılar. Teslim alınıp alınmadığını da düşmemişler," dedi.
"Yok yok, aldım," dedim.
"İyi günler" ve "Kolay gelsin"ler eşliğinde gitti.

11.54 Artık ben de herkesin ölüp bittiği iki seriye başlayabileceğim!

11.58 Bir çekilişe katıldım. Tahminen çıkmaz ama amaaan. Profilime bir bakayım, eski gönderileri falan sileyim bari hazır başlamışken.

12.02 Gece gördüğüm ama hatırlayamadığım rüyadan kalma kötü bir his var içimde. Anlam veremiyorum. Bunun, dün herkese anlattığım olay ile bir bağlantısı olabilir mi? Hisleri kuvvetli bir arkadaşım olumsuz bir şeyler demişti, belki onun etkisinde kalmışımdır. Bu kadar korkmak normal değil, olamaz.

12.36 Ne demek okuduğum hikayenin sonuna geldim? Ne demek yeni bölüm yok? Nasıl yani?

12.59 Annemler pazardan geldi, dört kat eşya taşımalarına yardım ettim. Of, hava ne kadar sıcakmış ya. Sadece bu yüzden bile terden ölüyorum şu an. En iyisi duşa girmek ama birazdan, şimdi Ecmel'e yardım etmem gerekiyor. Canım ya. Çok seviyorum ben bu kızı.

13.08 Çok bir şey gerekmiyormuş, hemen bitiverdi.

13.50 Bir süredir babamla barbunya ayıklıyorum, ondan önce de annem için köfte kızarttım. Bugün kendimi aştım sanırım.

14.36 Halamlara gidecekmişiz. Belki karşıya kadar gitmişken D&R'a da bakarım. Dediklerine göre yabancı kitaplarda %70 indirim varmış. Bakmak lazım.

15.03 Annemler "Halanlara gidiyoruz, hadi hazırlanın!" diye sesleneli on dakika oluyor ve şimdi evden çıkıyoruz. Yolda D&R'a uğrayacağız.

15.32 D&R'da doğru düzgün kitap bulmak neredeyse imkansız. Hmm, bu da ne? Aaa, ben bu kitabı istiyordum. Hem de 15TL! Çevirisini satın almaktan daha ucuz bu.

15.45 Alışveriş merkezinden çıktık ve yoldayız.

22.49 Halamlardan eve anca döndük. Gün yine çok boş geçti, hiçbir şey yapmadım. Neyse, en azından yeni üç kitabım oldu. Gidip biraz okusam mı? Ya da... Aslında şu sıralar canım İngilizce bir şeyler yazmak istiyor ama bilemiyorum, daha Türkçe hikayelerimi tamamlarken zorluk çekiyorum. İngilizce zorlarmış gibi geliyor. Neyse.

23.17 Bütün gün boyunca - neredeyse - bir mesaj bekledim, hala gelmedi.


23 Temmuz 2015 Perşembe

23 Temmuz


Tüketilen yiyecekler: 200 g müsli, 6 parça çikolata, 3.5 yemek kaşığı vanilyalı dondurma, 20 g tuzlu mısır çerezi, bir kase barbunya, bir tabak kabaklı makarna (eh), boş geçirilen dakika sayısı 320 (şaşırmadım), verimli geçirilen dakika sayısı 40 (az), İrem'i bekleyerek geçirilen dakika sayısı 174 (sıradan), telefonda geçirilen dakika sayısı 56 (az), telefon konuşması sayısı 2 (fena değil), ayarlanan buluşma 2 (harika), yazılan toplam kelime sayısı 112 (berbat ötesi)

10.12 Salondan gelen tıkırtılara uyandım ama yataktan çıkmamak adına büyük bir savaş verdim. Bir oraya dön, bir buraya... ama eninde sonunda herkesin yataktan çıkması gerekiyor, değil mi?

10.13 Aaa, Dilara bugün gidiyordu! Saate bakayım. Şu saatte gitmiş olmalı. Neyse, bir daha geldiğinde konuşuruz artık.

10.20 Odamdan bu sabahki kahvaltımı aldım ve mutfağa gittim. Geçen Dilara bizdeyken, aşırı elit görünümlü bir markete gitmiştik ve kendimizi Türkiye'de normalde olmayan ürünler cennetine gelmiş gibi falan hissetmiştik. O kadar çoklardı ki! Gerçi çikolatalardan sonra, şu organik müsli çok ilgimi çekmişti. Bir kutu içinde 200 gr kadar müsli var ve kutunun içini görebiliyorsunuz çünkü ortasında plastiğimsi bir kısım var. Paketin içinde süt veya yoğurt koyup yiyebiliyorsunuz. Bu tür kullanışlı ve hoş görünümlü şeylere bayılıyorum.

10.23 Neden müsli yemediğimi şimdi hatırlıyorum... Ben müsli sevmem ki.

10.24 Çikolatanın yanında vişne olması çok iyi olmuş, bu şey sadece çikolatalı olsa hayatta yiyemezdim.

10.26 Şu an bile yiyemiyorum. Hof.

10.38 Bari şu Facebook grubundaki şikayetli gönderilere biraz bakayım. Sonra "Yönetim istifa!" diye sloganlar atmadıkları kalıyor bir... Ama başka bir şey mi yapsam ki? Kitap okuyamıyorum uzun süredir, belki kendimi biraz zorlamalıyım.

10.44 Bu kadar yeter.

11.48 Wattpad'de yayınladığım hikayeme yeni bir kapak yaptım fakat bir türlü karar veremiyorum. Şu an kullandığım mı, yoksa bu yeni yaptığım mı? Yapacak daha iyi bir işimin olmaması aslında o kadar da kötü değil sanırım. Bu yeni kapağı haftalardır erteliyordum.

11.49 Hala müsliyi bitirmedim.

11.58 Az önce müslinin kutusunu çöpe atmaya giderken annem salondan seslendi. "Zorlaya zorlaya yedin gerçekten."
Çöp kutusunun kapağını açarken mırıldandım. "Valla öyle oldu."
Buz dolabını karıştırdım biraz, babam dün çikolata getirmişti. Bir parça alıp ağzıma attım ama hiçbir şey değiştirmedi, müsli faciasından sonra karnım hala boş. Of, şimdi kim bir şeyler hazırlayacak?

12.34 Vaktimi gerçekten YouTube videosu izleyerek harcıyorum. Felix'le Marzia çok tatlılar ama, değil mi? Gidip bir şeyler mi yapsam ki? İrem de hala bilgisayara geçemedi; sabahtan beri onu bekliyorum.

12.36 İrem buradaki sitemimi duymuş/görmüş/hissetmiş gibi Skype'a girdi. Gerçi Facebook'tan attığım saçma mesajları da görmüş olabilir... Bu konu tartışmaya açık kalsın.

13.12 Bölüm yazma kararı aldık. Hikayenin kapağını değiştirdikten sonra yazma şevki geldi gibi bir şey oldu. Gelmişken kaçırmamak gerek; gerçi tahmini olarak 300-400 kelimeden sonra tıkanacağım. Hep öyle oluyor.

13.13 Yeni kapağı çok sevdim ya.

15.00 İrem bir ara telefonla konuşmaya başladı ve hala susmadı. Sanırım bu yeni bir rekor. Saat oldu, kız hala telefonda.

15.13 Tamam telefonu kapattı. Sonunda!

15.19 Yazmaya başladığımdan beri 26 kelime ilerlemiştim sadece, onu da az önce sildim. Neden böyle olmak zorunda ki? Neden ilerleyemiyorum? İki kelimeyi yan yana getirmek bu kadar zor olmamalı...

15.30 Sena arıyor. Eh, açayım bari.

15.48 "Sana da bulacağız birilerini," dedi Sena.
"O zor iş," dedim. "Onun olduğu gün kıyamet kopar."
"Neden öyle dedin ki?"
"Hiç sanmıyorum olacağını."

16.02 Sena'yla daha sonra konuşmak üzere sözleştik. Kızın ağustos boyunca iki kere mi ne boş günü var sadece, beni araya sıkıştırmaya çalışacağını söyledi. Onun dışında da burada anlatmaya gerek duymadığım güzel haberler verdi.

16.05 Kelime sayım hala 0. Şarkı seçemiyorum ki yazmaya başlayayım. Açtığım şarkı listesinin adı "ignorance is bliss" ama ilk şarkısı çalışmıyor. Seven Nation Army'i hatırlar gibiyim, seviyordum sanki. YouTube'dan mı açsam?

16.07 Açtım.

16.10 Word dosyasını yeniden açtım fakat bana öylece bakmayı sürdürüyor... Günü yarıladık ve ben hala tek kelime ilerleme kat etmiş değilim. Harika değil mi? Gerçekten harika. Neyse, belki annem uyanınca onu alışveriş merkezine sürükleyebilir, geçen gün indirimde gördüğüm mavi çantayı alması için başının etini yiyebilirim. Ama önce uyanması gerek tabii.

16.14 İrem bana Nil Karaibrahimgil'in şarkısı, Kanatlarım Var Ruhumda'yı attı. Klipteki adamın saçları saçma bir şekilde gülme isteği uyandırıyor bende. Hayır, ciddiye alamıyorum ki.

16.17 Şimdi de Beyoncé - XO attı. Ben bundan sonra tekrardan The White Stripes'a geçiş yaparsam aklım iyice çorba olacak... Neyse, zaten yazamıyorum. Çorba olmasının bana bir zararı da olamaz.

16.21 Vazgeçtim, başka bir şey açacağım.

17.10 Sıkıntıdan ölüyorum ve 90 kelime kadar yazdım ama hiçbir şey içime sinmiyor. O kadar sıkılıyorum ki anlatamam. Sanki bütün enerjim bir şey tarafından emiliyormuş gibi. Yarın, eğer başarabilirsem, kendimi evden dışarı atmalıyım çünkü buna benzer bir günü daha kaldırabileceğimi sanmıyorum. Acaba annemi alışveriş merkezine sürükleme planımı mı denesem? Uyanalı oldu biraz. Ya da neyse...

18.46 Eve yeni geldik. İlk önce Yurtiçi Kargo'ya giderek evde kimse yokken teslim edilmeye çalışılan kargoyu, ardından da kardeşimle babamı yaz okulundan alarak eve doğru yola çıktık. Çantaya gidemedim.

20.13 Yarın benle Taksim'e gelecek birilerini bulma arayışımda Ayla'yı aradım fakat uygun değilmiş. Bir süre oturup İstanbul'da olan insanları düşündük fakat kimse tutmadı. En sonunda Ayla'nın aklına Ecem geldi, ben de Ecem'e mesaj attım.
Ayrıca Ayla'yla ikimizin de bayıldığı bir kitapçı olan Mephisto hakkında konuştuk. "Mephisto'yu biliyor musun?!" dedi, şaşkın bir Ayla.
Ben de "Oha, elbette," dedim.
O da "Neredeyse kimse bilmiyor, yerinin merkezi olmasına rağmen," dedi.
Ben de şaşırdım çünkü gerçekten favori kitapçım olabilir orası. Gerçi Taksim'deki değil, Kadıköy'deki. Taksim'deki çok saçma şarkılar çalıyor.

20.24 Ecem'e mesaj attım, biraz konuştuk ve yarın onunla buluşuyoruz! (Evde sevinç dansı yapan bir Ezgi.) Ayrıca, Öznur'a otuz iki diş sırıttığım anlık bir fotoğraf attım, benle ilişkisini kesmedi. İşte gerçek arkadaşlık.

21.00 Instagram üzerinden severek takip ettiğim fakat daha önce pek konuşmadığım birkaç insanın İstanbul'da yaşıyor olmasının güzelliğiyle mesaj attım. Kızların daha isimlerini bilmiyorum ya, neyse, öğrenilir. Bu kadar çok insanın İstanbul'da çıkmasını beklemiyordum doğrusu.

23.30 Babam bana Görünmeyen Ekonomist adlı bir kitap verdi. Yayınevi Pegasus. Şaşırmadım desem yalan olur. Babam Pegasus kitapları mı okuyor? Pegasus'un sadece gençlere hitap eden kitaplar basmadığını hatırlamam gerek... Kişisel gelişim bile basıyor adamlar. Gerçi, yine de Pegasus'un bir kitabını babamda görmek garip geliyor. Bu şey gibi... En yakın arkadaşının annenle, senden habersiz telefonda konuşması. Garip.

23.32 Bu kitabı yarın akşama kadar bitirmiş olmamı bekliyor... E oha.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

22 Temmuz


Tüketilen yiyecekler: portakal suyu, üç top dondurma, bir türk kahvesi, bir tek iskender (yağ ve domates sosu ile), bir ıspanaklı börek, bir şişe su, yarım tabak mantı (daha iyi olabilirdi), yürüyerek harcanan dakika 210 (iyi, hatta çok iyi), karşılaşılan hoş çocuk sayısı 1 (iyi), dışarıda geçirilen saatler 7,5 (iyi), içki sayısı 0 (normal)

8.43 Dilara'nın "Ezgi, Ezgi," diye fısıldamalarına uyandım. Bugün dışarı çıkacaktık, değil mi? Neden bu kadar erken olmak zorunda ki... Of, her yerim ağrıyor. Gece gördüğüm rüyayı da hatırlayamıyorum ama korktuğumu hatırlıyorum. Ne görmüş olabilirim ki? Acaba Fransızca ödevi tarafından falan mı kovalanıyordum?

8.50 Annem börek almaya gitti. Kahvaltı edeceğiz ve sonra bizi metroya bırakacak-mış. 

9.20 Dilara beni, çay veya kahve içmeyi sevmediğim için kınadı. Şuna benzer bir şey dedi: "Ya ne bileyim, bizim evde boş boş oturmak yoktur. Boş boş otururken çay içmek vardır."

9.43 Şu an bilgisayarın başından kalkıp üzerimi değiştirmem ve "Hadi gidelim!" moduna girmem gerekiyor ama hala rüyanın etkisindeyim, hala her yerim ağrıyor... İşin komik yanı da, daha dün gece PewDiePie'ın Catherine oyunu için çektiği en son videoyu izliyordum ve o oyunda karakterler geceleri kabus görüyor, sabah uyandıklarında ne gördüklerini hatırlamıyor ve çok yorgun oluyorlar. Şaka falan mı, diyesi geliyor insanı. Tek avuntum, oyunda karakterlerin o kabusları görme sebebi sevgililerini aldatıyor olmaları ve sevgiliniz yoksa aldatamazsınız... Ayrıca, oyunlar gerçek değildir.

9.46 Artık gerçekten kalkmalıyım.

9.47 Kalkıyorum.

10.30 Taksim'e vardık fakat etrafta yeşil valizli bir Dan göremiyoruz. Dan'larla ilgili bildiğim tek şey sarı oldukları. Aşırı sarı. Metrodan İstiklal'e yürürken parlak, sarı-yeşil arası bir valiz gördüm; yanında da iki tane sarışın kız duruyordu.
"Şu ayaktaki kız Selin'e benzemiyor mu sence?" diye sordum.
Dilara kafasını iki yana salladı. "Yok canım."

10.35 Meydana doğru ilerlerken bir adam yanımıza geldi, üzerinde fosforlu mavi bir tişört vardı ve orta yaşlı duruyordu.
"Siz Türk müsünüz?" diye sordu. Bu tür adamların sizinle konuşmasına izin vermemek gerekiyor, yoksa iş çok saçma yerlere kadar gidebiliyor ve sonrasında yanından da kaçamıyorsunuz. İstanbul'da saçma derecede çok insan sokakta yürüyen insanları durdurup konuşmaya çalışıyor. Genelde para istiyorlar.
Boş anıma denk geldi. "Evet," dedim.
"Aaa, birine benzettim de," dedi.
"Yok," dedi Dilara.
"Tanışabilir miyiz?" diye sordu. Eğer Dan'ların yanına gitmeye odaklanmamış olsaydım olduğum yerde kalabilirdim. Düşünsenize, sokakta yürüyorsunuz ve tekin görünmeyen adamın teki size "Tanışabilir miyiz?" diyor... Kalpten gidersiniz yani.
"Hayır acelemiz var," deyip Dan'ların yanına yürümeye devam ettik ve adam geride kaldı.

10.38 Herkesle tanıştık. İki sarışın kız, bir de siyah saçlı, çekik gözlü bir çocuk vardı. Yeterince samimi insanlara benziyorlardı yani. Gerçi bavullarıyla gelmemiş olsalardı daha iyi olabilirdi. İstiklal Caddesi ve çevresinde bavullarla gezmek ne kadar zor, biliyor musunuz? Ben de bilmiyorum - hiç denemedim - ama oldukça zor olmalı.

10.40 Bir arkadaşımız daha gelecekti, o yüzden bir yerlere geçip onu bekleme kararı aldık bu noktada çünkü hava çok sıcaktı.

10.50 Saray Muhallebicisi'ne gelene kadar İstiklal boyunca yürüdük. Muhallebiciye geçtikten sonra içecek bir şeyler söyledik, ben bir portakal suyu aldım. En sevdiğim içeceğin portakal suyu olduğumu söylemiş miydim daha önce?

11.20 İlke geldi, herkesle tanıştı ve sonra Dan'ların bavullarını nereye bırakabiliriz acaba konulu tartışmamız başlamış oldu. En sonunda bir yer bulduk ve bırakmaya gittik, saçma bir şekilde Dan'ları 832948 kere İstiklal'de bir yukarı bir aşağı yürütmüş olduk. Ayrıca günün bu noktasında saate bakmayı bıraktım.

Dan'larla Cihangir'e indik, tepeden deniz manzarasına baktık, saçma ara sokaklara girerek kaybolduk ve neredeyse bir çıkmaz sokağa girecektik - ki sonradan sokağın başka bir yere açıldığını keşfettik. (Ama o ana kadar kalbime iniyordu çünkü hava çok sıcaktı ve tek istediğim Galata Kulesi'ne varmaktı.) Kuleye geldiğimizde tepeye çıkmak için sıraya girdik fakat fiyatlar delicesine saçmaydı. Öğrenci 5TL, tam 10TL, turist 25TL. Bu kadar paraya değmeyeceğine karar vererek bize katılacak olan başka bir arkadaşı beklemeye başladık, birkaç fotoğraf çekindik.

Heval'le telefonda konuştuk ve Galatasaray Lisesi'ni yeni geçtiğini söyledi. Biz de beklemeyi bırakıp yukarı doğru yürümeye başladık, onunla yukarıda buluştuk.

Dan'larla İstiklal'den yukarı doğru ilerlemeye başladık. Yiyecek bir şeyler arıyorduk ama ne yesek ve nerede yesek sorularının yanıtlarını bir türlü bulamadık. İlke zaten sürekli telefonda.

Yukarı yürüyüşümüzde birkaç pasaja girdik, St. Antuan Katolik Kilise'sini gezdik. Dan'ların tepkisizliği çok rahatsız ediciydi çünkü adamlara ne gösterdiysek ilgilenmediler... Ne bileyim, kiliseler ilgini çekmiyorsa kolyeler ve eşarplar da mı çekmiyor? Neden ya da?

14.10 Baydöner'e gidip iskender yedik. Dan'lar bir duble iskender söyleyip üç kişi paylaştı, ayrıca ayranı hiç sevemediler... Garson İngilizce bilmediğinden tercüme yapmam gerekti ve adını sürekli unuttuğum kız teşekkür etti bu konuda, çok komik bir sahneydi. İskenderlerine ne yağ aldılar ne sos... Üzücü bir manzaraydı bence.

14.25 Türk kahvesi aldık, Dan'lara da çay denettik. Benim kahvem şekerliydi, Heval'inki orta, Dilara'nınki sade fakat kahvelerin hangisinin hangisi olduğunu bilmediklerinden tamamen tahmin yoluyla almak zorunda kaldık; hatta bir noktada o kadar uçtuk ki, hangi kahve hangisi tartışması çıktı.
Bu sayede Heval'in şeker seviyesi ölçer olduğuna karar verdim çünkü aramızdaki en dikkatli oydu, bana şekerlisi de şekersizi de aynı gelmişti kahvenin.
Ayrıca, Türk kahvesini neden pek içmediğimi yeniden hatırlamış oldum fakat bedavaydı, o yüzden sorun yok.

15.00 Dan'ların valizlerini aldık ve Taksim meydanında onlarla vedalaştık. Güzel bir gündü ama dürüst olmak gerekirse onlardan ayrılınca biraz rahatladım... Ne bileyim, biz bir kenarda konuşuyorduk kendi aramızda, onlar bir kenarda kendi aralarında... En azından yürürken böyleydi ve günün büyük çoğunluğunda yürüyorduk. Ama hepsini çok sevdim.

15.05 Arkadaşlarla bir pub'a gitmeye karar verdik fakat aramızda kimse 18 yaşın üzerinde değildi. Benim buna bakış açım genel olarak "Gidebiliriz ama içmek istemiyorum," ve "Of artık bir yerlere oturalım," arasında olduğundan genel olarak takımın etkisiz elemanıydım.

15.15 Gittiğimiz yerin kimlik sormadığı bilgisi bir yalanmış. Pekala da sordu, biz de tıpış tıpış geri döndük. Yaşasın gün ortasında içilemeyen içkiler! Tekelden alıp içecek kadar içki açlığı duyulmadığına karar verildiği için bir dondurmacıya gitmeye karar verdik.

15.20 "Daha gelmedik mi?" krizlerine başlamış bulunmaktayım.

15.21 Hala gelmedik.

15.23 Ne dondurmacıymış arkadaş! Yol sanki kısalacağına uzuyor.

15.24 Kesin bacaklarım ağrıyor diye.

15.25 Ama ben ne yapayım, bu kadar yürümeye alışkın değil ki bünye.

15.26 "Bak şu mavili yeri görüyor musun? Onun hemen önündeki yere gidiyoruz," diyen bir İlke beni susturmaya çalışıyor. İçsel çatışmama kendi çapımda devam etmeme engel olamamıştı ne yazık ki.

15.40 Vardık! Gerçekten de geldik. O kadar şikayet ettim ama mekan gerçekten güzelmiş. Ayrıca dondurma tezgahının arkasındaki çocuk da gerçekten hoş. Şaka değil, valla hoş.

15.42 Bir süre dondurmalara baktık, ne kadar farklı tatlar var öyle? En sonunda Heval ve Dilara aldılar dondurmalarını, sıra bana geldi çünkü İlke hala seçememişti. Ben seçtim ama diğerlerinin aksine külahta almadım. Kimse o topların ne kadar büyük olduğunu görmedi mi? Yerken acı çekeceğime külahsız yerim, daha iyi.

15.45 Dondurmamı aldım. Tezgahın arkasındaki çocuk güldü. "Şimdi ödeyin dondurmaları, oturduğunuz zaman fiyatlar artıyor. Gerek yok," dediğinde İlke'yle birbirimize baktık ve sırıttık. O kadar hoşuma gitti ki bu davranışı, anlatamam. İnsanlık ölmemiş. Gerçi, öğrencinin halinden hala sadece öğrenci anlıyor.

15.46 Kasanın nerede olduğunu çözmem küçücük yerde bir dakikamı aldı. Bu çok fazla. Kasanın arkasındaki kız bana baktı, "Oturacak mısınız?" diye sordu. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Saçma bir gerginlik oturmuştu içime.
"Evet," dedim en sonunda.
Kız bir şey diyemeden tezgahın arkasındaki çocuk "Ama şimdi ödeyecek," diye girdi lafa.
Kız benden daha ucuz olan fiyatı aldı, içeri geçip oturdum.

16.26 Televizyon ekranında saçma bir klip vardı, sonra fark ettim ki klip değil, aslında Michael Jackson'ın Remember the Time şarkısının bir Just Dance oyunuymuş. Birden ekranda bir adam belirdi ve yandaki oyundaki hareketleri harika bir şekilde yapmaya başladı.
"Oha, bu şey bir televizyon programıymış," dedim kızlara. "Birileri televizyonda Just Dance oynayarak para kazanıyor."
İlke de "Bu şey Ebru Şallı'yla pilates gibi bir şey," dedi.
Adını hala bilmediğim çocuk bize döndü, kocaman gülüyordu ve "Bu güzeldi," dedi.
Bütün masa şok. (Tamam, herkes o kadar şaşırmadı ama bir süre ne olduğunu anlamakta zorluk çektik. Bize dönüp konuşması o kadar rastgeleydi ki!)

16.42 Herkes dondurmalarını bitirdikten sonra kalktık. Dilara ve Heval kasaya gitti, meğersem onlar bizim gibi önceden ödememişler. Fiyatlarla ilgili bir sıkıntı çıktı. Aynı şeyi yemelerine rağmen biri diğerinden daha fazla ödedi, sonra az ödeyenden biraz daha para aldılar... Durumu düzeltme şekillerine hayran kaldığımı belirtmeliyim. Bütün bunlar olurken bizi uyaran çocukla göz göze geldik. Düşüncelerimi okumuş gibi güldü... ve ben de ona geri güldüm? Normalde başıma böyle şeyler gelmez.

16.53 Taksim meydanında ayrıldık. Ben metroya binerek eve gittim, diğerleri de gidecekleri yerlere gittiler.

17.32 Annem tarafından "Seni bu kadar erken beklemiyordum," ile karşılandım. Üzerimi değiştirip biraz dinlenmek adına salondaki koltuğa yayıldım. Dilara'nın eve dönmesine zaten saatler vardı.

21 Temmuz 2015 Salı


Helen Fielding Hakkında

19 Şubat 1958'de doğan Fielding İngiltere'nin kuzeyinde Leeds'in yakınlarındaki bir tekstil kenti olan Morley, West Yorkshire'da büyüdü. Madenciler için özel ceketlere kumaş üreten bir fabrikanın yanında yaşayan ailede, Helen Fielding'in babası bu fabrikada müdür olarak çalışmaktaydı. Babası 1982 yılında öldü ve annesi Nellie, halen Yorkshire'da yaşamaktadır. Fielding eğitim yaşamına burada, "Wakefield Girls High School"'da, üç kardeşi ile başladı. "St Anne's College, Oxford"'da İngilizce eğitimi aldı ve 1978 Edinburgh Festivali'nde Oxford gösteri grubunun bir üyesi olarak katıldı. Aralarında Richard Curtis ve Rowan Atkinson'un da olduğu yazarlar ve komedyenlerden oluşan bir grupla dostluk oluşturdu.

Fielding 1979 yılında BBC'de haber programı Nationwide'da bölgesel araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Daha sonra bazı çocuk ve eğlence programlarında yapımcı olarak çalışmaya devam etti. 1985'de Comic Relief adlı yardım programın lansmanı için Doğu Sudan'daki bir mülteci kampından canlı uydu bağlantısı kurdu. Ayrıca yine Comic Relief ilk iki bağış yayını için Afrika'da belgeseller yazdı ve yayına hazırladı. 1989'da Thames TV'de için İkinci Sudan İç Savaşı hazırlanan “Where Hunger is a Weapon” adlı belgeselde araştırmacı olarak görev aldı. Bu deneyimler ilk romanı Cause Celeb için altyapı oluşturdu.

1990 - 1999 yılları arasında, aralarında Sunday Times, The Independent ve The Telegraph gazetelerinin de olduğu, çeşitli gazete ve dergilerde gazetecilik ve köşe yazarlığı yaptı. En bilinen işi olan Bridget Jones's Diary aslında 1995 yılında The Independent Gazetesi'nde anonim olarak kendi yaşamını yazdığı köşeden çıktı. Bu köşenin başarısı oldukça başarılı olan iki kitap ve bunların sinema filmi uyarlamasına yol açtı. Fielding bu romanlardan uyarlanan filmlerin senaryo yazım ekibinde de yer aldı.

Fielding yaşamını Londra ve Los Angeles arasında sürdürmektedir. The Simpsons çizgi dizisinin yazar ve yapımcısı Kevin Curran ile 1999 yılında başlayan uzun süreli ilişkisinden iki çocuk sahibi oldu. Ancak, Curran ile 2009 yılında ayrıldı.

Ödüller & Adaylıklar

1997 Britanya Yılın Kitabı Ödülü
2002 Writers Guild of America - En iyi senaryo adaylığı
2002 BAFTA - En iyi senaryo adaylığı
2002 Evening Standard - En iyi senaryo ödülü

Kaynak: Wikipedia

3 Temmuz 2015 Cuma

Disney Kitap Etiketi | Vlog


Veee karşınızda, yepyeni bir video!

Çok bir açıklama yapmıyorum, zaten her şeyi videoda açıklamış olmam lazım :D Şu günlerde sürekli video çekip yükleyesim var, hadi hayırlısı *-* İyi izlemeler şimdiden ve lütfen yorum yapın :)


Sorular:

1. Küçük Denizkızı - kendini yaşantısından tamamen aykırı bir dünyada bulan, "sudan çıkmış balık" misali bir karakter
2. Cinderella - büyük bir değişim geçiren bir karakter
3. Snow White - çeşit çeşit karakteri olan bir kitap
4. Uyuyan Güzel - uyuyakalmanızı sağlayan bir kitap
5. Aslan Kral - çocukluğunda travmatik olaylar yaşamış bir karakter
6. Güzel ve Çirkin - seni ebatlarıyla korkutan ama sonunda hikayesini güzel bulduğun canavar gibi bir kitap
7. Aladdin - iyi ya da kötü de sonuçlansa dileği gerçekleşen bir karakter
8. Mulan - olmadığı biri gibi davranan bir karakter
9. Oyuncak Hikayesi - karakterlerinin hayata gelmesini istediğin bir kitap
10. Disney Descendants - en sevdiğin kötü karakter

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai