23 Ekim 2015 Cuma

Adı: The Strange and Beautiful Sorrows of Ava Lavender
Yazarı: Leslye Walton
Yayınevi: Candlewick Press
Sayfa Sayısı: 301
Goodreads Puanı: 4.13
Seri: -
Puanım: 4/5

Magical realism, lyrical prose, and the pain and passion of human love haunt this hypnotic generational saga.

Foolish love appears to be the Roux family birthright, an ominous forecast for its most recent progeny, Ava Lavender. Ava—in all other ways a normal girl—is born with the wings of a bird.

In a quest to understand her peculiar disposition and a growing desire to fit in with her peers, sixteen-year old Ava ventures into the wider world, ill-prepared for what she might discover and naïve to the twisted motives of others. Others like the pious Nathaniel Sorrows, who mistakes Ava for an angel and whose obsession with her grows until the night of the Summer Solstice celebration.

That night, the skies open up, rain and feathers fill the air, and Ava’s quest and her family’s saga build to a devastating crescendo.

Aslında bu kitap hakkında nasıl bir yorum girebilirim bilmiyorum fakat okumayı bitirdiğim andan itibaren - yarım saat olmuştur - aklımda dönüp duruyor bazı şeyler ve yazmalıymışım gibi hissediyorum, sonra ne yazacağımı da bilemiyorum falan, garip bir durum... 

Daha önce buna benzer bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Son derece değişik, bu güne kadar okuduğum kitaplardan oldukça farklı, biraz hoş çoğunlukla trajik, az biraz sıkıcı, oldukça ilginç bir kitap bu. Az önce dönüp baktım da, arka kapak yazısını okumadan dalmışım ben bu kitaba, o yüzden de kitabın türünü anlatmaya çalışırken "Az biraz şöyle ama bundan da var" tarzı cümleler kurdum arkadaşlarıma. "Magical realism" yani "büyülü gerçekçilik" bu kitaba cuk oturuyor. Neden? derseniz, ona geçmeden önce biraz kitaptan bahsetmek istiyorum.

Kitap, ana karakter Ava Lavender'ın ağzından, anneannesinin gençliğinden başlayarak kendi gençliğine doğru anlatılıyor. Kitabın ilk sayfalarında bir aile ağacı var: 



İlk önce Beauregard ve Maman'ın (Fransızca: anne), ardından Emilienne'in, sonra Vivian'ın ve en son Ava'nın hikayesini okuyoruz. Hikaye, Beauregard ve Maman'ın Fransa'dan Amerika'ya, Manhattan'a (ya da kitapta geçen adıyla: Manhatine) taşınmalarıyla başlıyor bir nevi. Orada Emilienne ve üç kardeşinin başlarından geçenleri okuyoruz, sonra Emilienne'e odaklanıp onun yaşamını ve Vivian'ın doğumuna tanık oluyoruz. Ardından Vivian'ın hayatı ve hamileliği derken fotoğrafımıza Ava giriyor ve kitabın kilit noktasına doğru ilerliyoruz... (Ki ben "kilit" noktanın spoilerını yemiştim, sağ olsun Goodreads'te bas bas bağıran biri sayesinde.)

Kitapta olan biteni anlatmak, biraz daha detaya inmek isterdim fakat kitap öyle bir dille yazılmış ki bunu imkansız kılıyor. Olan biten her şeyi en küçük detayına kadar öğreniyor, gelen geçen çoğu karakterin arkaplanını görüyor, küçüklüklerine kadar iniyoruz... Herkesi az çok tanıyoruz yani. Burada neden kitabın "büyülü gerçekçilik" olduğuna gelebiliriz.

Şimdi kitap, ta ilk sayfalardan son sayfalara kadar o kadar gerçekçi bir dille yazılıyor ki, "Gerçekten yaşanmış bunlar," dese birileri çıkıp da, inanabilirim. O derece bir detay, o derece bir olay ilerleyişi yani. Fakat kitapta, gerçek hayatta olması imkansız olaylar da yok değil. Hatta kitap onlardan oluşuyor bile denebilir. Mesela - spoiler olmayacağı için bunu söyleyeceğim - Ava kanatlarla doğuyor. 

Kitapta bunun gibi birçok şey var ve gerçeklikle fantastiğin arasında gidip gelmesinin nedeni de bu kitabın. Gerçi olan biten bütün bu doğaüstü durumlar o kadar düz, o kadar net, o kadar gerçekçi bir şekilde anlatılmış ki, sanki günlük hayatın bir parçasıymış gibi geliyor bir süre sonra... alışıyorsunuz kitabın, yazarın ve olan bitenin diline. Emilienne ve özellikle Ava ile Henry, çok değişik karakterler. Vivian için bir yerde "Vivian, Roux olduğundan çok Lavender'dı" diyor fakat Ava için de, "Vivian'ın olduğundan çok daha fazla Roux'ydu" deniliyor. Yani "garip" ve doğaüstü olmak Roux genlerinden gelen bir şey.

Ben karakterlere kitap boyunca çok üzüldüm, hepsinin hayatlarındaki değişik trajediler, olaylar... her birine ayrı ayrı kalbim kırıldı, ayrı ayrı içim acıdı ve gelecekten korktum onlar için. İçine çekiyordu yani. Fakat bu kitabın en sevdiğim yanı, ilk önce Emilienne'in genç kızlığını okurken ana karakterin o olduğunu düşünmem, ardından Vivian'a geçtiğimde Emilienne'in eksikliğini hissetmeden ana karakteri Vivian bellemem ve en sonunda Ava'ya geldiğimde yine aynı şeyin burada olmasıydı. Yani hayatın ilerleyişini o kadar düzgün bir şekilde hissettirmiş ve kabul ettirmişti ki yazar, hayran kaldım.

Herkes kendi hikayesinin ana karakteridir fakat Ava'nın hikayesindeki ana karakterler değişiyordu. Benim hikayemde benden önce annem, ondan önce de onun annesi vardı. Benden sonra da benim kızım veya oğlum olacak ve ben daha 17 yaşındayken bunun hayalini bile kuramıyorum. Yani bir gün yaşlanacağım ve birden ana karakterin benim çocuğum olacağı düşüncesi o kadar garip geliyor ki... 

Kitapta, yaşlanan karakter yenisiyle yer değiştirirken sahneden tamamen çekilmiyordu: biz yine onun hayatından kareler görüyor, yaşadıklarını ve hayatıyla ilgili anılarını okuyor, hislerine ortak oluyorduk ve bence bu hayatı sunmanın gerçekten zarif bir yoluydu. 

Ne hissettiğimi anlatabildim mi bilmiyorum fakat denedim ve yazdıklarımı dönüp yeniden okuyamayacak kadar bunalmış durumdayım. Kitabın hissettirdikleri hala üzerimde - ve havada - asılı kalmış durumda şu an. 

İnsana getirdiği eleştiriler ve hayatın düzeni, trajedileri ve mutluluklarıyla beraber, bence bu kitapta yazar tarafından çok net bir şekilde anlatılmıştı. Yer yer sıkıldığım, betimlemeleri atladığım ve "Keşke şu konu üzerinde biraz daha dursaymış," diye yakındığım oldu fakat genele baktığınızda beni gerçekten etkileyen bir kitaptı bu.

Büyülü gerçekçilikten uzaklaşmışım açıklamadan tam olarak sanırım, bilmiyorum, açıklamış da olabilirim aslında ama şuraya basit bir vikipedi tanımı da ekleyip yazımı bitiriyorum çünkü cidden gidip biraz dinlenmem, rahatlamam lazım. O denli etkiledi kitap. Sonu o kadar... trajikti ki. Anlatamam çünkü sırf bir Goodreads yorumunda okudum diye beni normalde etkileyebileceğinin yarısı kadar bile etkilemedi, ki düşünün bu haliyle bile ölüyorum şu an.

"Büyülü gerçekçilik, normal ya da gerçekçi kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken sihirli ve mantık dışı öğeleri içeren sanat akımı."

21 Ekim 2015 Çarşamba

Orijinal Adı: The Beginning of Everything / Severed Heads, Broken Hearts
Yazarı: Robyn Schneider
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 320
Goodreads Puanı: 3.81
Seri: -
Format: Ciltli
Puanım: 2

Ezra Faulkner mezuniyet balosunun kralı olacaktı; tabii kız arkadaşı onu aldatmasa, bir araba kazasında bacağı parçalanmasa ve yeni gelen kız Cassidy Thorpe'a âşık olmasaydı…

Altın çocuk Ezra Faulkner hayatta herkesi bekleyen bir trajedi olduğuna inanmaktadır; sonrasında gerçekten önemli şeylerin yaşanacağı bir olay. Onun kişisel trajedisi ise hayatında her şeyi kaybedebileceği bir an gelene dek beklemiştir: Mükemmel bir gecede, sorumsuz bir sürücü Ezra'nın dizini, spor kariyerini ve sosyal hayatını paramparça eder. 

Artık balo kralı olma ihtimali kalmayan Ezra kendini uyumsuz öğrencilerin masasında bulur ve okula yeni gelen Cassidy Thorpe'la tanışır. Benzersiz bir kız olan Cassidy, rahat tavırları ve zehir gibi zekâsıyla Ezra'yı sonu gelmeyen maceralarında yanında sürüklemeye kararlıdır. Ezra yeni araştırmalara, yeni arkadaşlıklara ve yeni bir aşka yelken açarken bazı insanların yanlış anlaşılabileceğini keşfedecektir. 

Peki, kişinin bireysel trajedisi gerçekleşmiş ve ardından yaşanan her şey az çok önem kazanmışken, yepyeni şanssızlıklarla nasıl başa çıkılır?

Bu kitabı yazarken, yazarın ne amaçladığını ve bunun ne tarz bir kitap olduğunu az çok biliyordum okumaya başlarken fakat ne yazık ki buna rağmen kitabı fazlasıyla basit ve tahmin edilebilir buldum... Birçok insan bu romanı John Green'in yazım tarzıyla benzer bulmuştu ve ben de onlara katılıyorum. Şu ana kadar üç farklı John Green romanı okudum ve çoğunu en basit hale indirdiğimizde elimizde kalan şey - toplumun sınırları içindeki bir karakter, içinde yaşadığı toplumdan biraz daha farklı olan başka bir karakter, bu ikisini bir araya getiren bir olay - bu kitaptakiyle aynıydı.

Ezra ve Cassidy, Ezra o kazayı geçirmeseydi asla karşılaşmayacaklardı.

Ki sorun bu değil, ben klişe ve/veya benzer romanları okurken keyif alabilen, iyi yazıldığı sürece çok orijinal bir şeyler olmamasını görmezden gelebilen birisiyim lakin kitap bence iyi de yazılmamıştı. Birçok yerde karakterlerin kafasına vurmak, akıllarını başlarına getirmek istedim. 

Ezra, kazadan sonra arkadaşları tarafından dışlandığına inandı çünkü arkadaşları onu hastanede ziyaret etmek yerine bir kart göndermişlerdi fakat kitap boyunca eski arkadaşlarının yer yer onu aralarına geri davet ettiklerini, onu asla dışlamadıklarını ve sohbetlerine aldıklarını görebiliyordunuz. Amerikan tarzı popüler tayfalar genelde böyle işlemez - en azından romanlarda gördüğümüz kadarıyla - ve Ezra'nın bütün bu tavrı gerçekten rahatsız ediciydi.

Cassidy ise tamamen başka bir hayal kırıklığıydı. Yazarın bu karakter ile ne kurmaya çalıştığını görebildim: toplumun sınırlarının dışında kalan, ana karakterimizi ileri götüren karakter. Kitabın sonunda aslında bunun böyle olmadığını, Cassidy yardım etse de işleri kendi başına başardığını söylüyor Ezra ve haksız sayılmaz aslında fakat Cassidy'nin bu kitaptaki amacı buydu. Zeki, farklı, sıradışı bir karakter olarak sunulan Cassidy'i ben üzücü bir şekilde anlamsız buldum.

Bana sorarsanız, kitabın başından sonuna kadar doğru düzgün hiçbir olay olmuyordu ki karakter odaklı romanlarda bu çok sık görülen bir şeydir, kabul. Sorun: karakterlerin gelişimi ve değişimi, olaysızlığı sıkıcı veya sıradan kılmayacak kadar başarılı ve etkili değildi. Ezra'nın yaşadığı kaza, arkadaş grubunun birden "çok anlamsız, gereksiz, kaba" olduğunu fark ettirecek bir olay değildi ve böyle bir olay yaşadığına inanmıyorum. Arkadaşlarının böyle olduğu ona gökten indi ve bu tür şeylerin gökten indiğini şu ana kadar hiç görmedim...

Cassidy'nin, kitabın sonlarına doğru Ezra ile yaşadığı şeyi de fazla zorlama buldum. Ne olduğunu söylemeyeceğim çünkü spoiler - artık bu kitapta ne kadar spoiler yiyebilirseniz - fakat biraz üzerinde konuşmak istiyorum. Okuyanlar anlayacaktır. Yaşanan olayın bu denli büyük bir etki ve iletişimsizliğe yol açmasını çok saçma buldum. Ta o ilk andan itibaren olayın nereye bağlanacağını tahmin edebildim ve bu beni soğuttu çünkü durgun ve ortalama ilerleyen bu kitabı gözümde yükseltebilecek tek şey çarpıcı bir sondu. Bırakın çarpıcı bir sonu, beklemediğim hiçbir şey gerçekleşmedi kitapta. Belki Cooper ve kır kurdu sahnesi beklenmedikti ama bence kitapta aşırı önemli bir yeri de yoktu. 

Çeviriyi sevemedim. Birçok espri çeviride kaybolmuştu ve "ponpon kızlar", "şarkı takımı" diye çevrilmişti. Bunu gibi birkaç durum daha vardı ve ben çeviriye ısınamadım, birden çok kere kendimi "Burada orjinal olarak ne yazıyordu, neden böyle çevirdiler?" diye düşünürken buldum. Okunamayacak kadar kötü değildi ama bence yazarın esprili dilini yok eden bir çeviriydi. Kitaptaki olay ve karakterleri zaten o kadar sevmediğimi de göz önünde bulundurursak, yazarın dilinin kaybolması kitap için kötü oldu.

Akıcı ve hızlı okunuyor, bu konuda haksızlık etmeyeyim ve biraz kafa dağıtmak, eğlenceli bir gençlik romanı okumak istiyorsanız Her Şeyin Başlangıcı size göre olabilir. Ben gençlik romanlarında biraz daha farklı, biraz daha oturmuş bir şeyler aradığım için bu pek uygun değildi bana. 

Kitapta birkaç yerde bahsi geçen fakat neden ondan bahsedildiğini anlamadığım şeyler vardı, onlardan birini az biraz açıklamak istiyorum: Ezra, Cassidy'le öpüştükleri bir sahnenin sonlarında, "Cassidy benim Musevi olduğumu bilmiyordu," diyordu. Musevilik, Yahudiliğin diğer adı. Minik bir araştırmadan sonra, Yahudilik'te başka bir dine mensup biriyle cinsel ilişkiye girmenin yasak olduğunu, yani günah olduğunu öğrendim. Herhalde Cassidy Hıristiyan? O yüzden öpüşmeleri değil de, gerçekten sevişmeleri sıkıntılı olurdu? En azından benim kurduğum ilişki buydu. Yazar böyle birkaç yerde daha boş bırakmıştı altını, biraz daha doldursa daha hoş olabilirdi bence.

Kitaba ilk 3 verdim, sonra 2,5'a indirdim fakat şu satırları yazarken 2,5 vermenin bile çok geldiği kanısındayım... ondan puanımı 2'ye indirdim. Ortalamaydı, okunsa da olur okunmasa da tarzıydı, çeviride sıkıntı vardı ve yazar bazı şeyleri yeterince oturtamamıştı. Hızlı okunuyor, akıcı ve kafa dağıtma konusunda başarılı. Okuyup okumamak size kalmış :)

20 Ekim 2015 Salı

Sonbahar Bitmeden! | Etkinlik


Herkese merhaba!

Biz birkaç blog, Sonbahar Bitmeden okumak istediğimiz kitapları listeledik; böylece kitapları görebilecek ve - umuyorum - listeme uyabileceğim. :D Konu okuma listeleri olunca pek başarılı değilimdir ama denemekten zarar çıkmaz, değil mi?

Kitaplar okumayı düşündüğüm sırada değiller. ^-^

1. Her Şeyin Başlangıcı (Pegasus Yayınları)
2. Fantastik Whipple Ailesi (Pegasus Yayınları)
3. Zaman İpliği (Pegasus Yayınları)
4. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (İthaki Yayınları)
5. Karanlık Yalanlar (Yabancı Yayınları)
6. Bir Başka Mavi (Yabancı Yayınları)
7. Yirmi Yedi (Pegasus Yayınları)  - evet, hala sonlandıramadım
8. Yürek Söken (İthaki Yayınları)
9. Kaplan Prens (Novella Yayınları)
10. Meleklerin Kanı (Yabancı Yayınları)

Bakalım hangilerini okumayı başaracağım ve hangileri listemde üzeri çizilmeden durmayı sürdürecek....

Katılan Bloglar:

Onların da yazılarına göz atmayı unutmayın! :)


19 Ekim 2015 Pazartesi




Orijinal Adı: Sword of Summer
Yazarı: Rick Riordan
Yayınevi: Doğan Egmont
Sayfa Sayısı: 564
Goodreads Puanı: 4.38
Seri: Magnus Chase ve Asgard Tanrıları
Format: Karton Kapak
Puanım: 4/5


TANITIM

Magnus Chase'in başına o güne dek yeterince iş açılmıştı. İki yıl önce annesinin kendisine kaçmasını söylediği o korkunç geceden beri Boston'da sokaklarda yaşıyor, polisten ve sosyal hizmetlerden yalnızca kafasını kullanarak kurtuluyordu. Magnus bir gün peşine bir başkasının düştüğünü öğrendi: Annesinin kendisini tembihleyerek uzak durmasını söylediği dayısı Randolph. Ancak Magnus, dayısından kaçmak isterken onun avucunun içine düşüverdi. Randolph ise İskandinav tarihiyle ilgili bir şeyler geveleyip Magnus'a bir yerlerde doğuştan hak ettiği bir şey olduğunu söyledi: Binlerce yıldır kayıp olan bir silah. Randolph konuştukça eksik parçalar bir bir tamamlandı. Asgard tanrıları, kurtlar ve Kıyamet Günü hakkındaki efsaneler Magnus'un hafızasında yeniden şekillendi. Ancak fazla vakti yoktu, çünkü o an bir ateş devi Boston'a saldırmakta ve Magnus'a kendi güvenliği ile binlerce masum insanın yaşamı arasında bir seçim yapmaya zorlamaktaydı… Bazen yeni bir yaşama başlamanın tek yolu, ölmektir.

YORUM

Herkese merhaba!

Aslında bu yorumumu YouTube kanalıma video olarak girmeyi ummuştum fakat bu haftasonu moralim biraz bozuktu, üzerine de hasta oldum derken video çekecek ne vaktim kaldı ne de enerjim; o yüzden yeniden bir başka blog yazısında buluştuk! Tahminen aranızda daha önce bir Rick Riordan kitabı okumamış birisi yoktur... Varsa bile, okumamış her 1 kişiye okuyan 9 kişi düşüyor diyebiliriz bence. İşte ben o 1 kişiyim... Geçmişte Şimşek Hırsızı'na başlamış, sonra hatırlamadığım sebeplerden yarım bırakmıştım ve bir daha da okumak nasip olmadı. 

Percy'le alakası olmayan bir seri olduğunu öğrenince, Yaz Kılıcı ilgimi çekmedi diyemem çünkü aslında bir süredir içten içe Rick Riordan'ın bir kitabını okumak istiyor fakat eskiden yarım bıraktığım için Percy Jackson'a başlamayı da gözüm yemiyordu. Yaz Kılıcı mükemmel başlangıç kitabı oldu benim için :)

Kitap, Doğan'ın son zamanlarda sahiplendiği ince ve yumuşak, eğilip bükülebilen kağıda basılmış olduğundan 600 sayfa değil de 300 sayfa gibi görünüyor. Eskiden bu kağıdı sevmiyordum fakat Yaz Kılıcı'nı okurken nedense kağıdın yumuşaklığı çok hoşuma gitti, sürekli sayfaları çevirip küçük bir çocuk edasıyla resmen kağıtla oynadım arkadaşlar. :D Bu da bir itiraf olsun. :D Kapaktaki gümüş yazılar siz kitabı ne kadar çok taşırsanız o kadar çok siliniyor ve bir süre sonra oradaki "Magnus Chase ve Asgard Tanrıları" yazısı görünmeyecek bile... ama onun dışında ben baskıyı sevdim ya, cidden saçma bir şekilde sevdim.

Kitaba gelirsek... Aslında konusundan pek fazla bahsetmek istemiyorum çünkü 600 sayfalık bir roman, takdir edersiniz ki bir de Rick Riordan romanı, sürekli bir şeyler oluyor. Durmadan, olay üstüne olay... Bir olaydan bahsetsem bir başkasının ipucunu yakalayabilirsiniz ve spoiler vermek istemiyorum :D Sadece ilk 30-50 sayfada gerçekleştiğini bildiğim birkaç şeyi anlatacağım o yüzden. Kitap, ana karakterimiz olan Magnus'un iki figür - bir kız ve bir adam - tarafından aranmasıyla başlıyor. Magnus bu iki kişinin kim olduğuna baktığında, amcasını ve kuzeni Anabeth'i görüyor. (Evet, Chase: Magnus, Anabeth'in anne tarafından kuzeni.) Ve kitabın ta ilk başında karakterimiz bir ateş deviyle savaşırken ölerek, bir Valkyrie olan Samira tarafından Valhalla'ya götürülüyor.

Şahsen ben kitabın dilini ve özellikle de çevirisini çok sevdim. Middlegrade, yani ilkokul 4-5 ve ortaokula yönelik bir kitap olduğu için, anlatımının espritüelliği bence çok büyük bir avantaj çünkü çocuklar sıkıcı şeyler okumak istemiyor; Rick Amca da satır ardına satırda kurduğu esprili cümleleriyle bence ilgiyi kitapta tutmayı çok güzel başarıyor. Tabii elbette çevirinin rolü bunda çok büyük. Normalde aşırı Türkçe'leştirilmiş çevirileri pek sevmem fakat bu kitapta hiç sıkıntı çekmedim okurken. Bir yerde Magnus "Ben şok, ben vefat," diyor. Düşünün arkadaşlar. :D Çeviriyi çok ilgi çekici ve sempatik buldum. Kitaba çok uymuştu bence. Her kitapta bu tarz çevirileri sevmezsiniz fakat cidden, Yaz Kılıcı için mükemmel çeviri buydu bana sorarsanız. :D Daha iyisi olamaz. :D


Karakterler deseniz, ayrı güzel. Magnus'u çok anlatmayacağım çünkü bana sorarsanız çok da bir esprisi yok onun. İyiydi, hoştu, güzeldi ama kitapta kalbimi çalan karakter olamadı ne yazık ki... (burada "kalbini çalmak", aşık olmaktan çok favorisi olmak anlamında kullanılmıştır. magnus 16 yaşında.) Favori karakterim Otis'ti. Kendisi konuşan, emo bir keçi. 

"Nasıl yani?" Otis, Thor'un her akşam yemek için kestiği ve kemiklerinden canlanan keçisi. Asıl adı Otis değil fakat isminin nasıl yazıldığını hatırlamıyorum ve kitapta kendisi için "Siz bana Otis deyin," gibi bir şeyler diyordu, o yüzden... :D SİZ HAYATINIZDA EMO BİR KEÇİ GÖRDÜNÜZ MÜ? Bayıldım bu karaktere ya. Ana karakter olmanın yanından kıyısından geçmese de, sürekli sürekli "Boğazımı da kesebilirsiniz, fark etmez," demesiyle gülmekten öldürdü beni. Magnus keçiye "Seni öldürmek gibi bir planımız yok," diyor, keçi efendi "Öldürüp yiyebilirsiniz, alışkınım ben," diyor... DAHA GÜZEL NE OLABİLİR?

Bence Rick Riordan tamamen bu keçiyi anlatan bir kısa hikaye yazmalı. Çok ciddiyim.

Diğer karakterlere geçersek: 
(Çok detaylı anlatmayacağım çünkü kalbim Otis'e ait...)


Samira El-Abbas, Amerika'da yaşayan Müslüman bir Arap. Bence çok zeki ve yetenekli bir kız, aynı zamanda ....'nın çocuğu. Söyleyemem, spoiler! :D


Hearth (ya da uzunca: Hearthstone) run büyüleriyle uğraşan bir elf. Aynı zamanda sağır ve çok başarılı bir karakter :D


Blitz (ya da uzunca: Blitzen) modaya yeteneği olan bir cüce. Resmi karakter kartlarında siyahi olarak çizilmişti ama kitapta bundan bahsedildiğini hatırlamıyorum, o yüzden gördüğümde şaşırmıştım ama genel olarak süper bir karakter :D Uyumsuz giyindiğini asla göremezsiniz.

Vee umursadığım karakterler burada bitti...

Ben kitabı çok sevdim ve gerçekten eğlenerek okudum, mitolojik ama ciddiyetten uzak, eğlenceli ve akıcı bir şeyler okumak istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. 600 sayfa olduğuna bakmayın, cidden okutuyor kendini :D Ben daha kısa kitapları daha uzun sürede okuduğumu bilirim... bu, onların yanında cidden hızlıca okundu ve bitti. :D

14 Ekim 2015 Çarşamba


Adı: 27
Yazarı: Howard Sounes
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 408
Goodreads Puanı:
Seri: -
Format: Karton Kapak










3 Ekim 2015 Cumartesi

[Aysonu] Bu Ay Ne Okudum? | Eylül 2015 + Video


Evet evet, başarısız bir ayın daha sonuna geldik... ama ne yapayım? Önemli olan denemekti! -,-

İyi seyirler dilerim. :)


http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai