4 Aralık 2016 Pazar


Adı: Hava Uyanıyor
Orijinal Adı: Air Awakens
Yazarı: Elise Kova
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Goodreads Puanı: 4.02
Seri: Air Awakens #1
Puanım: 🌟🌟🌟🌟

Solaris İmparatorluğu, başkenti birleştirmeye bir zafer uzağındaydı ve nadir görülen büyüsel bir yakınlığın sahibi, on yedi yaşındaki kütüphaneci çırağı Vhalla Yarl savaşın seyrini değiştirebilirdi. 

Vhalla, Büyücüler Kulesi'ndeki gizemli büyü topluluğundan uzak durması gerektiğini bilerek büyümüştü ve kitapların sessiz dünyasında oldukça mutluydu. Ancak farkına varmadan, gelmiş geçmiş en büyük büyücülerden biri olan Prens Aldrik'in hayatını kurtardıktan sonra, yavaş yavaş onun dünyasına doğru çekildiğini hissediyordu. Şimdi önünde vermesi gereken zor bir karar vardı: Ya büyüsünü kabul edip bildiği hayatı terk edecek ya da büyücülükten defedilip eski haline dönecekti. Gölgelerde dolanan kudretli güçlerle birlikte, Vhalla'nın kararsızlığı ona sandığından çok daha fazlasına mal olacaktı.

Hava Uyanıyor, bundan birkaç ay önce bir arkadaşım bana kitabın kapağını gösterdiğinden beri aklımın bir köşesinde olan ama okumak için inatla çevrilmesini beklemeyi seçtiğim bir kitap oldu. Çok sevdiğim yabancı bir bloggerın kitaba düşük puan vermesi nedeniyle açıkçası kitaba başlarken biraz tereddütlerim vardı ve "Ya ben de sevmezsem?" korkusu içimdeydi. Ama aynı zamanda kitabın bir element kurgusu olması nedeniyle büyük bir merak taşıyordum. (Avatar: Son Hava Bükücü'yü izleyerek büyümüş olduğum için element kurgularına ayrı bir sempatim var ^^)

Sonuç olarak kitaba en sonunda başladım ve başladığım andan itibaren elimden bırakasım gelmedi. Elise Kova'nın dili son derece akıcıydı; olaylar ve betimlemeler öyle güzel dengelenmişti ki insanın bir sayfada gereğinden fazla kalmaya ihtiyacı hiç olmuyor, bölümler siz kitabı okurken oldukça hızlı bir şekilde ilerliyordu. O kadar ki, bir gün "Kitaba hala başlayamadım," diye sitem ederken ertesi gün "Kitabı bitirdim!" duyurusu yapıyordum.

Doğrusu, kitapta normal şartlar altında beni rahatsız edebilecek birçok unsur vardı fakat Hava Uyanıyor'un daima hareket içinde olan kurgusu, Elise Kova'nın kitabı insanın elinden düşürtmeyen anlatımı ve bu anlatımı Türkçe'yle buluşturan Yaprak Onur'un çevirisiyle bir araya gelince kitaptaki bu unsurları görmemeye, görsem bile umursamamaya başladım çünkü kendimi bir kere kitabın heyecanına kaptırmıştım zaten.

Karakterlerden elbette favorim Prens Aldrik oldu. Kitabın en başında onu fazlasıyla küstah ve rahatsız edici bulsam (ve Vhalla yer yer benimle pek de aynı fikirde olmasa da), kitap ilerledikçe ve biz Vhalla aracılığıyla Prens Aldrik'i daha çok tanıdıkça, karakter İmparatorlukta olduğu gibi gönlümde de tahtını kurdu :)

Aldrik'i keşke daha çok tanıma şansımız olsaydı demek istiyorum fakat ilk kitabın sonu göz önünde bulundurulursa, tahminim ikinci kitapta onu sık sık göreceğimiz yönünde. Bakalım. ^^

Prens Baldair ise daha... tuhaf bulduğum bir karakterdi. Yazarın anlatımı gereği okuyucu, iki prens arasında bir şeylerin sıkıntılı olduğunu daha en başta anlıyor (malum ikisi de bu durumu pek gizleme derdinde değiller) fakat bu sıkıntı ilk kitapta okuyucuya sezdirilmiyor. Aynı şekilde, Baldair'in neşeli kişiliği sabahları doğan ve geceleri batan güneş gibi ortada fakat altında neler yattığı hiçbir şekilde bize gösterilmiyor. (Ama ben "altında yatan bir şeyler" olduğu konusunda eminim.)

Devam kitaplarında bu iki kardeş arasındaki durumun ve ikisinin de kişiliklerinin biraz daha irdeleceğini umuyorum. Hava Uyanıyor, yepyeni bir seri için oldukça dolu bir başlangıçtı ve Vhalla'nın etrafındaki insanların karakterini çözmekten ve geçmişini öğrenmekten daha önemli işleri vardı desek çok da yalan olmaz sanırım.

Bütün bunlar bir kenara bırakılırsa, bence Sareem ve Roan'la ilgili durum biraz daha iyi işlenebilirdi. O iki karakteri tüm kitap boyunca o kadar az görüyoruz ki, günün sonunda Vhalla onlarla ilgili bir sıkıntı yaşadığında şahsen ben pek etkilenmedim çünkü ne Sareem ne de Roan değer verdiğim karakterler haline gelişti. Belki yazar Vhalla'nın onlarla olan arkadaşlığını biraz daha derinlemesine işlemiş olsaydı, (nasıl birlikte büyüdüklerini ve birlikte ne sıkıntılar atlattıklarını), o zaman onlar hakkında biraz daha duygusal düşüncelerim olabilirdi.

Vhalla'ya kitabın en başında pek ısınamadım açıkçası ama bunun çok saçma bir nedeni var. Vhalla Yarl ismi bir türlü güzel görünmedi gözüme. Hatta ilk bölümlerde okurken Valhalla falan dedim kıza, o kadar dokundu sinirlerime. Ama sonra alıştım ve zaten soyadı da çok görünmüyor... (Dediğim gibi saçma bir neden.)

Bir karakter olaraksa biraz kendine güvensizdi Vhalla ama bunu, onun durumunda biri için epey normal buldum. Kütüphanede yıllarca çırak olarak çalıştıktan sonra ve hayatındaki en heyecanlı şey düşecekken bir prens tarafından yakalanmaksa, birden büyücülüğün, bakanların ve bir değil tam iki prensin hayatına girmesi hele 17 yaşındaki bir genç kızsan sanırım insanı gerçekten de bu şekilde etkiler. Sonuçta kız bir hizmetçiyle aynı sosyal statüdeyken birden nerelere nerelere çıktı yani. (Ayrıca, erkeklerle olan sınırlı tecrübesinin de pek iyi olmaması da onun bu çekingen tavırlarına ekleme yapıyordu.)

Ayrıca, kitapta aşk o kadar azdı ki insan gelecek kitaplar için umutlanıyor. Ben yavaş yavaş ilerleyen, arkadaşlık hatta dostlukla başlayan ve sonra onun üzerine yeşeren aşkları gerçekten çok seviyorum ve içimden bir his Aldrik ve Vhalla'nın durumu bu olacak diyor. AİY. ÇOK HEYECANLI.

Şöyle bir bakıyorum da yoruma, amma konuşmuşum ya. Neyse, yorumu sonuçlandırmak gerekirse, Hava Uyanıyor elimden bırakamadığım ve neredeyse bir solukta okuduğum, elimden bıraktığımdaysa bu sadece uyumak için olan, beni en başından ta en sonuna kadar heyecanla dolduran bir kitap oldu. Eğer element kurgularını özellikle sevmiyorsanız bile okuyacak heyecan dolu, fantastik ve gençlik türünde bir şeyler arıyorsanız Hava Uyanıyor'a bir göz atın derim.

Konusu en başta ilgimi o kadar da çekmemişti (yani element kurgusu olmasının dışında) fakat dediğim gibi, başladıktan sonra bırakamadım. 

30 Kasım 2016 Çarşamba


Adı: Sahte Kraliçe
Orijinal Adı: The Impostor Queen
Yazarı: Sarah Fine
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 449
Goodreads Puanı: 3.72
Seri: The Impostor Queen #1
Puanım: 🌟🌟🌟

ONU KRALİÇELERİ SEÇTİLER. YANLIŞ SEÇİM YAPTILAR.

Daha küçücük bir çocukken Kupari’nin İhtiyarları tarafından, ateş ve buz büyüsünü ustalıkla kullanan kraliçe Valtia’nın varisi olarak seçilen Elli artık on altı yaşındadır. Kehanete göre gelmiş geçmiş en güçlü Valtia olacak olan Elli bütün hayatını tapınakta lüks içinde, büyücü rahipler tarafından eğitilip tahta çıkacağı güne hazırlanarak geçirmiştir. Ve o büyük gün gelip çatmış, büyücü kraliçe ülkesinin işgal edilmesini önlemeye çalışırken hayatını kaybetmiştir. Tahta çıkma sırası artık Elli’dedir. Elli yeni Valtia olarak halka takdim edilir ama ortada büyük bir yanlışlık vardır. Ölen Valtia’nın büyüsü Elli’ye geçmemiştir. O gerçek bir kraliçe değildir. Büyünün ortaya çıkması için onu türlü işkencelerden geçiren İhtiyarların elinden kaçan Elli bir anda kendini sürgün edilmiş suçluların arasında bulur. Kimliğini gizleyerek bu yeni dünyada kendine bir yer edinmeye çalışırken hakkındaki kehanet ve Kupari büyüsüne dair acı gerçekleri öğrenir. Halkına duyduğu sevgi ve yeni dostlarına duyduğu sadakat arasında kalan Elli büyük bir savaşın eşiğinde, krallığı ve büyüsü tamamen ortadan kalkmadan doğru tarafı seçmek zorundadır. 

Sahte Kraliçe okumak için oldukça heyecanlı olduğum ve aylarca bekledikten sonra beklentimin tavan yaptığı bir kitaptı. Hakkında çok güzel şeyler okumuştum ve GO! Kitap'ın yakın zamanda çıkartacağını duyduğumda da heyecandan havalara uçtum. Ne yazık ki beklentimi tam anlamıyla karşılayamadı. (İşte bu yüzden kitapları heyecanla beklememeye çalışıyorum.) (Başaramadı.)

Kitap oldukça akıcıydı ve İstanbul Kitap Fuarı'ndan bu yana pek de kitap okuyamamış ben için ilaç gibiydi. 449 sayfayı iki günden az bir zamanda okudum ki bir YGS-LYS öğrencisi olarak vaktimin büyük bir çoğunluğu konu çalışmaya veya test çözmeye gidiyor. Tabii bunda GO! Kitap'ın yazı karakterini büyük tutmasının da etkisi var ama işte, insan iyi hissediyor. 

Kitabın en başından en sonuna kadar bir kere bile kafa karışıklığı hissetmedim. Bence bu önemli bir şey çünkü yepyeni bir dünyayı - bu dünya (bize gösterilen kadarı yani) sadece iki ırktan ve bir krallıktan ibaret de olsa - ve bir de bu dünyanın büyü sistemini okuyucuya düzgün bir şekilde aktaramadığı zaman yazar, işler arapsaçına dönebiliyor. Sahte Kraliçe'de böyle bir sıkıntı hiç yaşamadım.

Sanırım kitaptan umduğum kadar hoşlanmayışım, karakterlere dayanıyor. Ana karakter Elli oldukça silik bir tipti. Evet, Valtia olması gerektiği için belli bir otoritesi bir noktada vardı fakat bütün bunlar bir kenara bırakıldığında ve karakterin büyü yapamadığı dikkate alındığında, kişilik açısından öne çıkan pek de bir yanı yoktu bence. Çalışkan, azimli, dürüst biriydi, bu açılardan Elli'den adil bir kraliçe olurdu kesinlikle ama benim gözümde Elli'nin diğer karakterlerden hiçbir farkı yoktu ki hikayeyi Elli anlatıyor. İç dünyası insanın içine işleyen türden değildi yani.

Ayrıca Elli ve Oskar arasındaki ilişki pek iyi yazılmamıştı bence. Birkaç kere öpüştüler ve birkaç uzun konuşmaları oldu evet ama birlikte olmayı istedikleri için değil de, şartlar onları yan yana getirdiği için birlikte olan iki karakter gibilerdi. Normalde bu hiç sorun yaratmazdı bende fakat yazar (ve Elli'yle Oskar) kitap boyunca bunun aksini iddia ediyorlardı. Ama ben aralarındaki çekimi göremedim ya da neden birlikte bu kadar uyumlu olduklarını anlamadım. Bence sahneler iyi işlenmemişti ve işlenebilirlikleri yüksekti.

Yazar eğer kitapta birçok kısmı "Zaman öyle geçip gitti" diye atlamasaymış, belki Elli ve Oskar'ın yavaş ilerleyen ilişkileri benim gözümde bu kadar eğreti durmazdı. Belki de dururdu, bilemiyorum. Oskar'ı sevmeme rağmen onları bir çift olarak görmeyi pek başaramadım. Beraber oldukları, aşık ve mutlu oldukları sahneler içimi sevgiyle doldurmadı.

Elli Oskar'dan ne zaman "buz büyücüm" diye bahsetse yüzümü buruşturmam var bir de tabii...

Aynı zamanda kitapta sonsuz bir aksiyon vardı fakat hiçbir sahne karakterler için heyecanlandırmadı beni. "Şimdi ne olacak?" ya da "İyi olacaklar mı?" endişesine hiç düşmedim. O açıdan da eksik buldum kitabı. Soluksuz okuduğum sahne pek yoktu açıkçası.

Kitaptaki büyü sistemi hoşuma gitti, büyünün bir şeylere bağlı olması ve bir halka yüzyıllar boyu işlenmesi, kitaptaki görece daha sağlam bulduğum fikirlerdendi. (Yeni olduğu için değil ama güzel düşünüldüğü için.) Büyünün kuralları ve kontrol edilmezse insanların sonunu getirebiliyor olması, sadece kullanıcısının düşmanına değil de kendisine de tehlikeli olması güzel dokunuşlardı. 

Sonuç olarak, eğer okuyacak büyülü kraliçeli eğlenceli bir kitap arıyorsanız, Sahte Kraliçe tam da aradığınız kitap olabilir ya da kitaptan beklentileriniz yüksek değilse epey sevebilirsiniz. (Belki de yüksekse bile seversiniz.) Demek istediğim, ben sevdim ama bayılarak okumadım, okuduğum için pişman değilim ama devam kitaplarını özellikle bekleyeceğim bir seri olamadı. Güzeldi, eğlenceliydi, akıcıydı ve keyifli zaman geçirtti bana. 

13 Kasım 2016 Pazar

Yorum: Mükemmel Bir Son - French Oje


Adı: Mükemmel Bir Son
Yazarı: French Oje
Yayınevi Okuyan Us
Sayfa Sayısı: 200
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟

Siz hiç bitmek bilmeyen bir ilişki yaşadınız mı?

Ayrılık kararından sonra bile kesilmeyen çağrılar geldi mi telefonunuza? "Özledim" diye başlayan mesajlar? Sürekli onun tarafından oyalandığınızı hissettiğiniz ama bir türlü kopamadığınız birileri oldu mu hayatınızda? Oturup kendinizi sorguladığınız, hatalarınızı bir bir masaya yatırdığınız, geçmişle hesaplaşıp kendinizi değiştirmeyi istediğiniz o tuhaf ilişkilerden biri yaktı mı hiç kalbinizi?

Genç ve başarılı tasarımcı Müge, tam da böyle bir ilişkinin çıkmaz sokağında buluyor kendisini. Bir türlü kopamadığı Volkan'dan uzaklaşıp gerçek aşkı bulma yolculuğuna çıkmak için cesur bir adım atıyor. Tek bir dileği var Müge'nin evrene yolladığı:

"Sadece evlenme teklifi alsam, evlenmesem bile okey'im. Yani sadece bir an olsun böylesine, ömürlük istendiğimi duyayım, yeter…"

Ve ardından evren bu dileği yerine getirmek için derhal harekete geçiyor.

Müge ve silip atamadığı Volkan… Müge ve karşısına ansızın çıkan o kibar yakışıklı: Orbay… Müge ve en güvenilir arkadaşlardan gelen beklenmedik ihanetler… Müge ve kendini değiştirmek için harcadığı onca çaba… Müge ve hep hayalini kurduğu 'mükemmel bir son'…

Bugüne dek Dizüstü Edebiyat serisinden çıkan kitaplarıyla okurları peşinden sürükleyen French Oje, kadınların iç dünyasına dair biriktirdiklerini Mükemmel Bir Son'da samimi bir karakterin dünyasına dönüştürüyor. French Oje, akıcı dili, kendine has üslubu, duygu ve düşünceleri yansıtmadaki içtenlikli tavrıyla günümüzün başarılı roman yazarlarından biri olduğunun sinyallerini veriyor.

"Birkaç saate okur bitiririm," diyerek başladığım ve araya İstanbul Kitap Fuarı'nın girmesiyle iki, hatta üç günümü alan bir kitap oldu Mükemmel Bir Son. İnsanların buradaki tepkilerinden, kitabın sonunda bir terslik olacağını biliyordum fakat böylesine bir şey beklemiyordum kesinlikle. Beni etkiledi mi? Çok değil açıkçası. Belki benim odunluğumdan, belki karakterlerle yeterince yakın ilişkiler kuramamamdan, belki de saatin 00.07 olmasından kaynaklıdır. 

French Oje'nin kaleminden bir kitabı ilk defa okuyorum çünkü Dizüstü Edebiyat pek bana göre olan bir tür değil. Yazarın anlatımı; sıcak kanlı, akıcı, yer yer eğlenceli ve çoğunlukla telefonda yakın bir arkadaşınızla konuşuyormuşsunuz gibi. Bazı yerlerde bu dağınıklık beni rahatsız etse de, sanırım kitabı bu kadar kolay okunur kılan yine bu anlatımıydı ve beklediğimden daha çok beğendim.
Akşama kadar nasıl dayandım bir ben biliyorum ama. Çünkü terapistim bana "Müge neden hazır asker? Neden hep müsait?" demişti. Ben de sabahın köründe görev bilinciyl enumarayı bulsam da göndermek için akşamı bekledim. Ama asıl yapmam gereken bu değildi, kendi işlerimi tamamen bitirdiğimde başkasının işlerine odaklanmaktı.
Müge, bazı anlarda kendime çok benzettiğim, bazı anlardaysa "Benden daha uzak olamaz," dediğim bir karakterdi ve kesinlikle benimkinden çok daha farklı bir hayat yaşıyordu. Çocuk yaşta terk edilmenin ne olduğunu öğrenmiş, sonrasında da bu bilgisinden asla kopamamış bir karakter kendisi. 

Her ne kadar yer yer kendime benzetsem de, kitap boyunca bir türlü benimseyemedim onu. Bunu kitabın tarzına bağlıyorum biraz ama. Karakter kitap boyunca o kadar çok kendinden bahsediyor ki, olayların anlatılmaktan çok gösterilmesini seven biri olarak ister istemez bütün olan bitenden biraz da olsa kopuyorum.
... huzurlu bir ilişki için, gerçek manada birine kendini vermek için, kalbini sonuna kadar açmak için etrafındakilerin sesini biraz kısmak gerekiyor. Aksi halde ilişkini birilerine beğendirmek, onaylarına sunmak, onay almadığında da adama onların gözünden bakıp, sana yaşattıklarını hiçe sayarak harcıyorsun. Sonunda da senden başka kimse mutsuz ve yalnız olmuyor.
Mükemmel Bir Son'u okuduğum için mutluyum, her ne kadar kitaba ayılıp bayılmasam da. Bazı kısımları eğlendirdi, bazı yerleri düşündürdü ve genel olarak farklı bir şeyler tadıyor olmanın zevkini verdi bana.
İnsanlar belki de en sevmedikleri kelimelerde saklıydı.
Eğer kitaba biraz bile ilgi duyuyorsanız veya okuyup okumama konusunda kararsızsanız, kitapçıda şöyle bir karıştırmanızı öneriyorum. Kitabı benim sevdiğimden daha çok sevmeniz çok mümkün, hele bu tarzın ve türün okuyucusuysanız, gerçekten bayılabilirsiniz. Ya da kendini sezdirmeyen, şaşırtıcı ve biraz da hüzünlü sonları seviyorsanız...

14 Ekim 2016 Cuma

Adı: The Murder Complex
Yazarı: Lindsay Cummings
Yayınevi: Greenwillow Books
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 3.72
Seri: The Murder Complex #1
Puanım: 2/5

An action-packed, blood-soaked, futuristic debut thriller set in a world where the murder rate is higher than the birthrate. For fans of Moira Young’s Dust Lands series, La Femme Nikita, and the movie Hanna.

Meadow Woodson, a fifteen-year-old girl who has been trained by her father to fight, to kill, and to survive in any situation, lives with her family on a houseboat in Florida. The state is controlled by The Murder Complex, an organization that tracks the population with precision.

The plot starts to thicken when Meadow meets Zephyr James, who is—although he doesn’t know it—one of the MC’s programmed assassins. Is their meeting a coincidence? Destiny? Or part of a terrifying strategy? And will Zephyr keep Meadow from discovering the haunting truth about her family?

Action-packed, blood-soaked, and chilling, this is a dark and compelling debut novel by Lindsay Cummings.

SPOILER İÇERİR.


Bu kitabı merak etmemin iki sebebi vardı:

▪ Yazarın YouTube kanalını takip ediyorum ve nasıl yazdığını öğrenmeyi gerçekten çok istiyordum.
▪ Kitabın konusu ve kapağındaki "She's trained to survive, he's programmed to kill," yazısı.

Verdiğim puandan da anlaşılacağı üzere, kitap beni pek tatmin etmedi. Bunun en büyük nedeni, kitabın ortalama bir gençlik distopyasından ayrıldığı hiçbir hiçbir noktanın olmamasıydı.

Dünyadaki nüfus, aniden yayılan bir hastalık nedeniyle hızlı bir şekilde azalmaya başlıyor, ardından genç bir doktor buna bir çözüm buluyor ve aradan zaman geçiyor. Sonra da kendimizi, 16 yaşındaki ana karakter Meadow'un ağzından anlatılan bir distopyada buluyoruz.

Bu distopyada gördüğümüz bazı şeyler:
▪ GPS özelliği taşıyan çipler
▪ Topluluğu dünyanın kalanından ayıran bir duvar
▪ Açlık ve yokluk
▪ (Açlık ve yokluk nedeniyle) Birbirini öldüren insanlar
▪ Toplumda yerdeki sakız kadar değer görmeyen yetimler
▪ Kötü bir yönetim
▪ Kötü yönetimin karşısında duran bir Direniş
(not: adları gerçekten buydu. the Resistance.)
▪ Sevgisiz anne-babalar

Kitabın yarısı Meadow'un, yarısı Zephyr'in ağzından anlatılıyor. Ben genelde anlatıcının değiştiği kitapları pek sevemiyorum fakat bu kitapta anlatıcının değişmesi benim için pek de bir fark yaratmadı. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilmiyorum.

Ayrıca, Zephyr ve Meadow'un yaşadığı insta-love gerçekten çok sıkıcıydı. Bir an bakmışsınız neredeyse öpüşecekler, (ki bu ikinci konuşmaları falan, o noktaya kadar da aralarında geçen tek şey Meadow'un kan vererek Zephyr'in hayatını kurtarması. resmen #relationshipgoals), sonraki an Zephyr kızı öldürmeye çalışıyor. Meadow bunun üzerine diyor ki: "Zephyr'den nefret ediyorum," sonra bir bakmışsınız Koi'ye "Ona değer veriyorum."

Normalde karakterler arasındaki ilişkinin çalkantılı olduğu kitaplar gerçekten hoşuma gidiyor çünkü o çalkantı durulana kadar bir sürü şey oluyor ve kitaplarda #drama okuması eğlenceli, fakat bunun düzgün bir şekilde yapılabilmesi için aradan zaman geçmesi lazım ve bu kitaptaki olayların gerçekleşmesi bir ay bile sürmüyor.

Kızın hayatı resmen, the Initiative'de işe girdiği ilk birkaç günden sonra değişiyor. O zamana kadar kimse Meadow'dan haberdar değildi. O zamana kadar Zephyr, nasıl oluyorsa, Meadow'la hiç karşılaşmadı. (Birçok başka şey daha oluyor da anlatmakla zaman kaybetmek istemiyorum.)

Her şeyi geçtim, keşke kitap bu kadar klişe olmasaydı. Meğersem her şeyin suçlusu kızın annesiymiş! İnanabiliyor musunuz? İNANABİLİYOR MUSUNUZ ??? Ne kadar şaşırtıcı, ne kadar da şok edici. Hiç beklemiyordum gerçekten. 

Bir de Meadow adam öldürdükten sonra bir kere durup göz yaşı dökmedi. Bir kere bile. Tamam belki bir katil olarak yetiştirilmiş olabilir ama sonuç olarak kız hala 16 yaşında. (Bir de: kızın babasından nefret ettim.)

Kızın ağabeyi Koi ise tam bir gizemdi. The Initiative'den iş alamıyor çünkü rakibini öldürmeyi reddediyor fakat Zephyr'i öldürmek için fırsat kolluyor resmen. Evladım bir karar ver, katil misin değil misin? Meadow bir noktada bu arkadaşımızı "benim gibi katil değildi" diye tanımladığı için genel olarak öldürmeye karşı olduğunu düşünmüştüm fakat sonra bazı olaylar oldu ve acaba değil mi??? derken buldum kendimi. Kısacası KAFAM ÇOK KARIŞTI. 

Ayrıca Meadow tüm kitap boyunca "ailem ailem" diye gezindi ama onlara bu kadar çok değer vermesini sağlayan ilişkiyi ben kitabı okurken göremedim. Koi'yle sürekli kavga ediyorlar/tartışıyorlar gibiydi, babasıyla araları zaten hiç iyi değildi, küçük kardeşi Peri de küçüktü yani. Böyle oturup sırdaşlık ettikleri falan olmadı. O yüzden Meadow'un bu mücadelesinde onun yanında pek olamadım çünkü karakterler pek umurumda olmadı. 

Sonuç olarak, kitabın anlatımı güzeldi ama kendisi bana çok zorlama ve klişe geldi. İkinci kitabı okumayacağıma eminim. #sorrynotsorry

4 Ekim 2016 Salı

Yorum: Affet - Ayşegül Çiçekoğlu

Adı: Affet
Yazarı: Ayşegül Çiçekoğlu
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 440
Seri: -
Puanım: 3/5

Hiç beklemediğiniz anda önünüzde açılıveren bir kapı, aşkın hayatınız boyunca kaçtığınız acılar ve sevinçlerle döşeli yollarında sizi yürümeye zorlayabilir. O gün geldiğinde yaşayacaklarınıza hazır mısınız?

"Emir, kapının açılma sesine doğru döndüğünde odadan vuran ışığın önünde dikilen Melek'i gördü. Omuzlarına dökülen kırmızı saçları arkadan vuran ışığın altında ateş gibi parlıyordu. Hiçbir şey söylemeden öylece bakakaldı bir süre. Sonunda sadece 'Uyanmışsın,' diyebildi. Sanki uyandığını anlamamış gibi..."

Yakışıklı ve huysuz işadamı Emir Zorlu'nun adı kadar masum asistanı Melek'le aşkın sınırlarını zorlayan hikayesi. Annesi tarafından terk edildiği günden beri kalbini sevgiye kapatan bu huysuz adam, beklemediği anda önüne çıkan bu deli aşkı kabul edip güzeller güzeli Melek'in sakin sularında durulacak mı? Yoksa aşkı görmezden gelip sevdiği kadını bir kenara atarak, önüne geleni ezip geçtiği bir imparatorluk mu kuracak? Affet, çocuk yaşta annesi tarafından terk edilerek dünyaya kalbini kapatan bir adamın beklemediği bir anda önüne çıkan masum bir melek sayesinde sevmeyi ve affetmeyi öğrenişinin hikayesi. 

Affet, bana okuyup yorumlamam için Müptela Yayınları tarafından gönderildi fakat bu durum kitap hakkındaki düşüncelerimi hiçbir şekilde etkilememektedir.

Bu kitabı okumak için elime almadan önce kapağını yarım saat kadar uzaktan kestiğim doğrudur ama tabii ki de bunun kitap yorumuyla uzaktan yakından alakası yok. Sadece kapağın hoş tasarımını takdir etmek istedim, o kadar.

Yorumun kendisine gelirsek.

Affet, başlarken az çok tedirgin olduğum ve geçmiş tecrübelerim nedeniyle de biraz önyargıyla başladığım bir kitap olmasına rağmen, çok kısa sürede hem tedirginliğimi söküp attı hem de önyargılarımı - birçok açıdan, en azından - bana yedirdi. Haksız çıktığım için mutlu olduğum zamanlardan birindeyiz kısacası.

Kitabın konusunu birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse, "ünlü iş adamı, asistanına aşık oluyor," diyebiliriz ya da bunu biraz daha uzatarak "sert, acımasız, taş kalpli ünlü iş adamı, adı gibi melek, sevgi dolu, kendisinden kaç yaş genç olduğunu bir türlü hesaplayamadığım asistanına aşık oluyor" da diyebiliriz. (Şaka maka cidden Emir'in kaç yaşında olduğunu hesaplayamadım.) Ama kitap kesinlikle bundan ibaret değildi.

Öncelikle, kitapta Emre adından bir karakter vardı, (ki ismi çok güzel, kardeşimin adı diye de demiyorum) vardı yani. Aşık olduğu kadının ölümünün ardından iki yıl yas tutan, onu bir gün bile sevmekten vazgeçmeyen, annesine verdiği sözü tutmak için kendi acılarıyla yüzleşmek durumunda kalan biri Emre. Ve ağabeyi Emir'in aksine gerçekten harika biriydi. (Keşke kitap Emir yerine Emre hakkında olsaydı, kesinlikle daha çok severdim.)

Gerçekten Emre kitaptaki erkek karakterler içinden sevdiğim tek karakter olabilir. (Kitapta çok erkek karakter olduğundan değil gerçi.) Ama bence dünyaya daha çok Emre lazım. 

Emir ise pek sevdiğim bir karakter olamadı. Kitabın iki ana karakterinden biri olması da hiçbir şey değiştirmedi benim için. Kitabın en başlarında da sevememiştim. "Zengin iş adamı" tiplemesi bana hitap etmiyor pek olarak, bir de bu zengin iş adamı dünyanın en çekilmez insanı olarak tasvir edilince... hoşlanmamış olmam şaşırtıcı değil bence. 

Ama bazı sahneler vardı... çıldırdım. Gerçekten bir eziyetti o sahneleri okumak. İçimdeki küçük feminist kitabın içine girip Emir'i evire çevire dövmek istedi. Bir de bu adamın teknik olarak eğitimli, bilgili biri olması gerekiyor. (Sanırım eğitim bazen gerçekten hiçbir işe yaramıyor ya da o kısmı ben yanlış anladım.)


Bu ilki tam olarak bir sahne sayılmaz ama tek tek bundan önce gerçekleşen şeyleri eklemeye acayip üşendim, o yüzden bununla yetinmemiz gerekecek. Bunu okuduğumda aklımdan geçen ilk düşünce "Bir de tecavüz etmedi diye teşekkür mü bekliyor?" oldu. Sen kıza tecavüz sinyallerini ver, kız korksun, sonra tecavüz edeceksin sandı diye sinirlen, bir de üstüne "o kadınlara tecavüz etmezdi". Sağ ol ya, gerçekten sağ ol.


Ne zaman tek kişinin mutluluğu, iki kişinin mutluluğuna eşit oldu? Arada bir şey mi kaçırdım? Ne demek bize yeter? Kız açık ve net bir şekilde mutsuz. #hırrr


Ya bunun hakkında konuşmak bile istemiyorum. Resmen gözyaşlarım içime doğru akıyor. Ölüyorum anlasanıza. Gerçekten bunu gördüğümde o kadar kızdım ki, durup derin derin nefesler almam falan gerekti. Hani. Açıklama gerektirdiğini bile sanmıyorum.


Bunda da kitaba girip "İstediğiyle konuşur sana ne ya sana ne," tribi atasım geldi. Hayır telefon kırmak nedir? Biriyle konuşmasını istemiyorsan adam gibi söylersin nedenleriyle ama son kararı vermek hala karşındaki kişinin bileceği iştir. Kızın arkadaşları olabilir. Ne fark eder evliyse? Hayır bir de, "Ben senin kocanım. Bu da her şeye hakkım var demek oluyor," nasıl bir mantık? Saniyesinde boşamıştım. (!!!)

Sonuç olarak: Emir'den hoşlanmıyorum. Kitabın başında sevmemiştim, bu sahneler geldikçe iyice tiksindim, kitabın sonlarında da bana kendini Affet'tirmeyi başaramadı açıkçası. O ne öyle ya? Melek sanki insan değil, mal mülk. Bu nasıl bir kafa yapısı? Bunları yazarken bile sinirlendim yemin ediyorum.

Not: Yazarın bu gibi karakterler yazma hakkı olduğunu kabul ediyorum fakat aynı zamanda benim de bir okur olarak bu gibi karakterleri sevmeme hakkım var. Yazarın Emir gibi birini yazmayı seçmesine saygı duyuyorum fakat Emir'in kendisine saygı duyamıyorum. Ki bu da hiç sorun değil çünkü Emir gerçek değil ve ona saygı duymadığım için bir köşeye geçip ağlayamaz.

Bunu da aradan çıkarttığımıza göre, kitabın sevdiğim kısımlarına gelebiliriz. Emre'den zaten bahsetmiştim. Yazar, kitaba karakterlere can veren ayrıntılar ve hikayeler eklemiş ve bu gerçekten kitabın çok sevdiğim yanlarından biriydi. Birinci bölümden önceki kısa bölümün kitaba sonradan bağlanmasını fakat bunun hemen olmamasını, "Ne alaka acaba?" diye bana düşündürtmesi çok hoşuma gitti mesela.

Ayrıca kitabın dili gerçekten harika bir akıcılığa sahipti ve kendini sular seller gibi okutuyordu. Sürükleyiciydi ve elimden bırakmak istemedim. Emir'i sevmemiş olabilirim, (hatta bazen nefret etmiş de olabilirim) fakat Affet'i elimden gerçekten bırakamadım. Kelimeler yan yana o kadar doğal bir şekilde gelmişti ki, okurken insanın içini tırmalayan bir durum oluşmuyordu ve bu çok takdir ettiğim bir şey. 

Karakterlerin gelişimi ise muazzamdı. 440 sayfa içinde kimler nasıl değişti, nasıl farklılaştı inanamazsınız. Neler oldu neler bitti, hangi dağları yakıp kül ettiler... Gerçekten bazı yerleri şaşkın bakışlarla okudum. Gerçekten harika ve korkutucu ve yeni şeyler oldu ve GÜZELDİ. Karakterlerin geçtiği yolları gördüm, onlara bu yolculukta bir nevi eşlik ettim ve vardıkları yere bakıp gururlandım. Şimdi hakkını yemeyeyim, Emir bir noktadan sonra kendini toparladı fakat kırılan bardak asla eskisi gibi olamaz misali, bir türlü sevemedim. Nefret de etmedim bir yerden sonra ama yok ya. Olmayınca olmuyor. (Evet aklım hala burada.) (Ve Emir cidden çok değişiyor.

Gelecekte kesinlikle Ayşegül Çiçekoğlu'nun başka kitaplarını okumayı istiyorum. İlk defa kendimi bu tarz kitaplara karşı umut dolu hissediyorum ve bu harika bir his. HARİKA BİR HİS. Bu tarza olan önyargılarımı kırdığı, beni yeni ve takip etmeyi isteyeceğim bir yazarla tanıştırdığı ve ihtiyacım olan bir dönemde kafamı dağıttığı için Affet'i iyi ki okumuşum diyorum. 

Not: Emir'i sevmiş olsaydım kitaba 4 puan verirdim.
Not 2: Ama sevmedim.
Not 3: #sorrynotsorry

12 Eylül 2016 Pazartesi


Eğer beni Goodreads üzerinden takip ediyorsanız, Sarah J. Maas'ın, bizde Dex tarafından basılan fantastik serisi Throne of Glass'ın ikinci kitabı Crown of Midnight'ı (Türkçe: Karanlık Taç) dün gece bitirdiğimi ve kitaba hayran kaldığımı görmüşsünüzdür.
Not: Beni Goodreads'te takip etmiyorsanız bence edin çünkü o sitede epey aktifim, hiçbir sosyal medya hesabıma yazmadan önce o siteye yazıyorum gibi bir şey hatta.

Benim Throne of Glass'la olan tanışıklığım ta Dex'in kitabı ilk bastığı 2013 yılına kadar uzanır. Kitap ilk çıktığında almış, çirkin ötesi kapağına rağmen okumuş ve kitabı oldukça beğenerek 5 üzerinden 4 puan vermiştim. Tabii serilerin arasının epey açılması sağ olsun, Karanlık Taç'ın çıkacağı haberi duyurulduğunda ve kapak görseli paylaşıldığında pek ilgimi çekmemişti, kaldı ki genelde 4 verdiğim kitaplar eğer bir serinin parçasıysa, kalan kitapları okumayı tercih ediyorum. Sonuç olarak seriye devam etmedim ve bu süre zarfında serinin üçüncü kitabı da ülkemizde yayınlandı.

Bu sene başında Throne of Glass'ı, bu sefer İngilizce olarak, tekrardan okudum çünkü artık seriye devam etmek istiyordum, aradan üç yıl geçtikten sonra yani. İkinciye okuduktan sonra kitaba yine 4 puan verdim, benim için şaşırtıcıydı bu çünkü genelde 2012-2013 yıllarında okuduğum kitapları şimdi tekrar okusam daha düşük puan veririm. Ama bu, Throne of Glass için geçerli olmadı. İşin üzücü yanı, puanın aynı kalması beni seriye devam etmeye teşvik edemedi ve bir kere daha ilk kitabı okuduğumla kalakaldım.

Geçen aylarda yazarın bir diğer serisi olan A Court of Thorns And Roses'ın çıkmış iki kitabını okudum ve ağır bir #fangirl olduğumu inkar edecek değilim. Durum böyle olunca ve Throne of Glass serisinin, ACOTAR'dan daha bilinen ve daha sevilen bir seri olduğu düşünülünce, Crown of Midnight'ın okumak yeniden gündemime girdi. VE BU SEFER BAŞARDI. En sonunda seriye devam ettim.

Sonuç: İYİ Kİ DE ETMİŞİM.

Karşınızda Kralın Şampiyonu Celaena Sardothien. Güzel Ölümcül Efsanevi Celaena şeytanın buyruklarını yerine getiren zalim bir suikastçı mı? Gerçek sevgiyi arayan tutkulu bir âşık mı? Kralın bir numaralı suikastçısı olan Celaena, sarayın en korkulan kadını. Ne kadar kan dökerse o kadar özgür olabiliyor. Ama üstlendiği her ölüm, söylediği her yalan, sevdiklerini tehlikeye bir adım daha yaklaştırıyor. Yüzbaşı Westfall ve Prens Dorian onu korumaya devam etseler de, Celaena korkunç bir gecede, büyük bir trajedi yaşayacak. Celaena ne için savaşacak: Özgürlüğü mü, kalbi mi yoksa krallığının geleceği için mi?

Sayfa Sayısı: 500
Yayınevi: Dex (İngilizce: Bloomsbury)
Goodreads Puanı: 4.51
Seri: Throne of Glass #2
Puanım: 5/5

 Throne of Glass serisi, Karanlık Taç'ta tamamen farklı bir şeye dönüştü.


Şöyle ki, ilk kitap boyunca ne okuduğumuz belli, neler olacağı belli ve insan kitabın nereye varacağını az çok tahmin edebiliyor. Hatta, bazı açılardan, kitabın sonundan sonra gelecek bir şeyler düşüncesi okura tuhaf hissettirebiliyor. "Bu nasıl devam edecek ki?" ya da "Yazar bundan sonraki beş kitapta ne anlatmış?" gibi sorular sorabiliyoruz.

Bana olan buydu. Cam Şato'dan sonra merak uyandırıcı bir devam hayal etmeyi başaramadığım için elim, kitaplar kitaplığımda olmasına rağmen bir türlü ikinci kitaba gitmemişti. AMA KARANLIK TAÇ. Bu kitap, bu seriye hayal edilebilecek en güzel devamdı! Ötesi olduğuna gerçekten inanmıyorum. 

Karakterler ve olaylar ikinci kitapta beş farklı boyut kazandı ve birden, ana karakterimiz kendini boyundan büyük işlerin tam ortasında buldu. Seriyi dönüştüren tam da buydu. Ana karakter odaklı, içerdiği sayısız aksiyona rağmen romantik tarafının gölgesinde kalan seri, birden bire macera ve aksiyonun serisi oldu resmen. 

Bu da bizi ikinci noktamıza getiriyor:

• Anlatılan aşk ilişkileri oldukça tutarlıydı. 


Karakterler, yazarın yarattığı evrenin doğası ve kendi kişilikleri gereği oldukça karmaşık ilişkilere sahipler ve bence bu kitapta bu ilişkilerin romantik tarafı çok güzel anlatılmıştı: Olayların önüne geçmeyen, olaylarla kesiştiği zaman da insanı tatmin eden karmaşık ilişkiler. VE BEN KARMAŞAYI SEVERİM.

Bu arada bahsettiğim karmaşa, okuyucuyu boğan, "o bunu seviyor bu şunu seviyor şu hiçkimseyi sevmiyor bu yüzden kavga çıkıyor" karmaşası değil. Sadece, bütün karakterlerin duyguları ve geçmişleri ve birbirleriyle kurdukları bir samimiyetleri var. Durum böyle olunca, tıpkı günlük hayatımızdaki ilişkiler gibi, kitaptaki ilişkiler de bir iyileşiyor bir kötüleşiyor, bazen de düzeltilemeyecek kadar zarar görüp iki tarafı da hüzne sürükleyen bir şekilde sonlanıveriyor. 

Böyle olduğu zaman da yazara kızamıyorsunuz çünkü tam bir #HayatBuNaparsın durumu. Yanlış anlaşmalar insanların arasına giriyor ve güven bir kere kırıldı mı, tamir etmesi ne kadar zor bunu karakterler de anlıyor. #UpsSpoiler ???


• Yazar, karakterlerine merhamet göstermeyen cinsten.


Evet yazarların cinsi olur, bilmiyor muydunuz? (şaka şaka)

Elbette tam olarak neler döndüğünden bahsedemem çünkü bu spoiler olur, spoiler vermek de #Ayıp, ama çıtlatabilirim çünkü çıtlatmadan kitap yorumu mu yapılırmış canım? Yapılır diyenler çıksın, blogger kasıyor da. Çıtlatmayı da şöyle yapacağım: Bir olay oldu mu tüm karakterler bu olaydan nasiplerini alıyor.

Evet, nasip dedim. Durum O KADAR ciddi. Kimsenin dışarıda bırakıldığını görmedim, gördüysem de görmemişimdir, varsa bile hatırlamıyorum, o kadar ciddi durum. Herkes o ya da bu şekilde bir bok çukuru içerisine giriyor en az bir kere ve her karakterin baş etmesi gereken bir sorun var, bu da aslında bahsetmek istediğim bir diğer noktaya bağlıyor bizi, gerçi bu noktayı bir önceki maddede çıtlatmıştım biraz.

• Karakterler son derece gerçek, kanlı canlı insanlar gibiydiler. 


Ama buna girmeden önce bundan önceki madde ile ilgili son bir şey daha eklemek istiyorum: Karakterler sık sık zorlu durumların içinde buldular kendilerini, bu da okurken heyecanı oldukça yüksek tuttu.

Şimdi dördüncü maddeye gelebiliriz. 

Gerçi bunu çok anlattım ama olsun. Gerek ilişkiler, gerek sorunlar, gerekse düşünceler olsun, her bir karakterin (anlatılan karakterlerin yani) kendine has bir kişiliği vardı, derinlikleri vardı. Tek boyutlu sıkıcı sığ karakterlerden değildiler yani.

Hani bazı kitaplar olur ya, karakterin kişiliği nedeniyle yapmadığı/aklına gelmediği bir şey olur, sen de okuyucu olarak film izleyen babaanne gibi kitaba bağırmak istersin "Salak salak hareket etme şunu şunu yap," diye. Heh. İşte ben bu duyguyu bu kitapta sıkça yaşadım çünkü HERKES (doğal olarak) birbirinden sır saklıyor ve bunun sonucunda da işler karışarak bir üstteki maddemize gitmemize sebep oluyor.

VE BU ÇOK HARİKA ÇÜNKÜ AKSİYONU KİM SEVMEZ Kİ?

Dürüst olacağım, birkaç yerde saçımı başımı yolmak istedim ama sonuç olarak yolmadım ve kitabı da bitirdim ve kitap harikaydı, o yüzden karakterler üç beş salak harekette bulunmuş bulunmamış kimin umurunda ki?


• Sonuç olarak


Dediklerimi bir sonuca bağlamak gerekirse Karanlık Taç, seriye yeni bir soluk getirdiği, çok boyutlu karakterler ve olaylar ve entrikalar içerdiği, karakterler arası ilişkiler gerçek hayattan alınma olduğu ve insana gerçekmiş izlenimi verdiği için Harika (büyük harfle) bir kitap. (Birkaç bir şeyi kesin eklemeyi unuttum ama siz zaten bu yazının tamamını okudunuz değil mi? Yani neden okumayasınız ki. Ben yazdım, ben! Okuyun. #ego)

Bu yazıyı daha da uzun tutmak isterdim fakat artık gidip üçüncü kitap Heir of Fire'a devam etmeliyim, şimdiden kitaptan gereksiz uzun uzak kaldım, bünyem kaldırmıyor bunu. Tahminen onun hakkında bu kadar uzun bir yazı girmem ama hayatın bize neler göstereceği belli olmaz o yüzden kesin konuşmamak lazım.

Evet bence de çıldırmış olabilirim.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Adı: Parazit
Orijinal Adı: Disruption
Yazarı: Jessica Shirvington
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 368
Goodreads Puanı: 4.27
Seri: Disruption #1
Puanım: 5/5

Ya bir mikroçip mükemmel eşinizi bulabilseydi?
Peki ya, bu mikroçip size ve sevdiklerinize karşı kullanılabilseydi?

"Bu harikulade kitap ayaklarımı tamamen yerden kesti. Kesinlikle bağımlılık yaratıcı."
-Ya Midnight Reads-

"Heyecan verici, şaşırtıcı ve sürükleyici. Parazit'i elinizden bırakamayacaksınız."
-Booknut101-

Dokuz yıl önce Mercer Şirketi hayatı kolaylaştırmak adına bir yol geliştirdi. Başta akıllı telefonların evrimleşmiş versiyonları olarak ortaya çıkan M-Bantlar, sekiz yıl içerisinde zorunlu hale geldi. Artık M-Corp sağlığınızı, sosyal durumunuzu ve aşk hayatınızı kontrol altında tutuyordu. Sadece üç negatif sonuç alma hakkınız vardı, sonra hayatınızı mahvediyorlar, sevdiklerinizi elinizden alıp onları yeraltına, kimsenin bir daha onlardan haber alamayacağı bir yere götürüyorlardı.

İki yıl önce Maggie Stevens, en sevdiği insanlardan birisinin alınıp götürülmesini izledi ve bu olay tüm dünyasını altüst etti.

Şimdiyse onlara karşı savaşmaya hazır. Henüz bunu bilmiyorlar ama Maggie, M-Corp'un en büyük kâbusu. Mercer imparatorluğunun varisi Quentin Mercer da Maggie'nin planının kilit noktası. Ancak iki yıldır üzerinde çalıştığı tehlikeli planın parçaları yerine yavaş yavaş otururken Maggie'nin hesaba katmadığı gerçekler, dünyasını bir kere daha altüst etmek ve uğruna savaştığı her şeyi yok etmek için kuytuda bekliyorlar.

Bozulan sözlerle dolu bir dünyada Maggie'nin tutması gereken sözler en can yakıcı olanlar olabilir mi?
Jessica Shirvington'ın, Yabancı Yayınları'ndan çıkan öteki kitabı İki Hayat Arasında'yı geçen sene okumuş ve gerçekten çok beğenmiştim; o yüzden iş Parazit'e gelince, sıfır beklentiyle başlamadığımı söylemem gerek. Beklentimi yine de çok yüksek tutmamaya çalıştım. 

Parazit, ilk izlenimi gayet yüksek bir puanla atlattı. Gerek dış kapağın hoş dokusu ve ışıkta parlayan kapağı olsun, gerek kağıt cildin tasarımı olsun, ayracından tutun kitabın iç tasarımına kadar her şeyiyle beni kendine hayran bıraktı. Güzel tasarlanmış, hoş şeylere karşı sakin kalamıyorum :') 

Kitaba başlamamla bitirmem bir oldu, ki şu okul temalı iş yükünün altında ezilmemin başladığı günlerde gerçekten bu kadar hızlı bir şekilde kitap okumayı hiç beklemiyordum. Şöyle ki, cumartesi saat 16.00 civarlarında eve gittim, o akşam Parazit'e başladım, ertesi sabah kitap bitmişti. Kitap o kadar sürükleyici ve akıcıydı. (Sürükleyicilik ve akıcılık: Cümlede anlam! Bunlar hep YGS.) 

Şaka bir yana, gerçekten kitabı elimden bırakmak istemedim ve kendimi durdurmayı başardığımda da kitabı yarılamış olduğumu fark ettim. Kitaba başlamaya ilk çalıştığımda, biraz keyifsizdim ve okuldaydım, o yüzden o sırada pek iyi bir başlangıç yapamamıştım ama kafamı toparlamış bir halde başına oturduğumda gerçekten kitabın akışına kaptırdım kendimi ve aktı gitti.

Kitapta, M-Corp adındaki bir şirket tarafından üretilen M-Bant adı verilen bir çeşit bileklik, dokuz yıl önce ABD hükümeti tarafından 18 yaşını aşmış her birey için bir zorunluluk haline getiriliyor. Bu teknoloji, insanların her türlü işi yapmasını sağlıyor: Araba kullanmaktan bir şeyler satın almaya, sağlığını kontrol etmekten o kişinin "ideal eşini" bulmaya kadar aklınıza gelebilecek her şey. Ana karakterimizin babası Maggie de, bir "neg" (yani dörtten fazla insanla negatif eşleşme almış biri) olduğu gerekçesiyle Maggie ve ailesinden kopartıldığında, Maggie babasını bulmaya bir nevi yemin ediyor. Kitap da Maggie'nin ana planının başlamasından çok kısa bir süre öncesinde başlıyor.

Maggie (Margaret), birçok gençlik distopyasında görebileceğiniz tipte bir karakter olsa da, kararlılığı, kendi kendine aşıladığı bencilliği ve acımasızlığı nedeniyle bence kendini diğerlerinden az da olsa ayırmayı başarıyor. Daha ilk sayfadan kendisine ısındığım ve kitabın sonuna kadar hiçbir şekilde sevmemezlik etmediğim, dışı çok sert içi yumuşak, okurken okuyucuyu sıkmayan bir karakter. Bencil ve başkalarına zarar verebilecek kararlar veriyor, bundan pişman oluyor ama ana amacından asla sapmıyor.

Bir diğer karakterimiz ise, M-Corp'un varislerinden Quentin Mercer. Bu karakteri, spoiler vermeden nasıl anlatabilirim pek bilmiyorum açıkçası. Kitap boyunca Maggie'ye ne kadar kızdıysam Quentin yüzünden kızdım. Quentin gerçekten çok hoş bir karakter ve açıkçası onu, Maggie'yle tanışmadan önceki haliyle okumayı çok isterdim: Fera-tek adlı teknolojiden önce, sevgilisi Ivy ile çıkarken ve okulun en popüler çocuğu olarak Quentin Mercer adıyla hayatını sürdürürken. 

Maggie'den sonraki Quentin'i biliyoruz ama öncesi nasıldı acaba?

Gus ise çok ayrı bir konu. Maggie'yle bir iyiler bir kötü; Maggie'den nefret ediyor ama tam olarak nefret ettiğine hiç inanmadım ben kitabı okurken. Gus, Maggie'nin yaptığı yasa dışı işleri yaparken ona teknolojik desteği sağlayan eleman. Onu da sadece Maggie'yle birlikte geçirdiği zaman içerisinde görebildiğimiz için ve o zaman da bize Gus'ın kişiliği hakkında pek bilgi vermediği için bir şey diyemem ama genel olarak sevdiğim bir karakterdi.

Ama galiba en en en çok merak ettiğim karakter Maggie'nin ağabeyi Samuel. Kitap boyunca iki kere mi ne görüyoruz bu karakteri ama bence Maggie'yle aralarındaki ilişki üzerinde çok şey yazılabilecek, epey ilginç bir ilişkiydi. Bir süredir hiç yakın değiller ve anladığım kadarıyla hiçbir zaman pek yakın olmamışlar fakat Samuel'in Maggie'yi önemsediği bence ortada, o yüzden onun bakış açısından işlerin nasıl yürüdüğünü görmek oldukça destekleyici ve doyurucu olabilirdi. Maggie'nin babalarının gidişini nasıl karşıladığı belli, - kabullenemeyerek - ama Samuel bunla nasıl başa çıktı? 

Kitaptaki aksiyon bir an için bile durmuyor ve bu karakterler bir araya gelince bir çırpıda okunabilecek, insanı sıkmayan, farklı ve epey keyifli bir gençlik distopyası çıkıyor ortada. AYRICA, kitabın sonunu asla tahmin edemezdim! (Yani tam olarak sonu değil ama sonun başlangıcı diyelim.) Bu tarz bir şeyin olacağını öngöremeyeceğim gibi, bir başkası "Ya bak kesin böyle olacak," diye anlatsaydı bile inanmazdım: Yazar o kadar ters köşe yapıyor bence.

Tabii bunun nedeni sanırım karakterleri Maggie'nin ağzından görmemiz; eğer karakterlere yaklaşımı daha nötr biri anlatsaydı hikayeyi, belki o zaman az buçuk tahmin edebilirdim. Maggie'nin duyguları o kadar kuvvetli ki, bir noktada bu onu kör ediyor ve bu durum çok doğru bir anlatı olduğu için beğenimi kazandı.

Kısacası ikinci kitabı iple çekiyorum!!! (Duydun mu Yabancı Yayınları? Duydun mu???)

25 Ağustos 2016 Perşembe

Yorum: Kapkaranlık Ormanda - Ruth Ware

Adı: Kapkaranlık Ormanda
Orijinal Adı: In A Dark Dark Wood
Yazarı: Ruth Ware
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 376
Goodreads Puanı: 3.61
Seri: -
Puanım: 4/5
Karanlık ormanda
Karanlık, kapkaranlık bir ev vardı;
Ve o karanlık evde karanlık, kapkaranlık bir oda...
O karanlık odada...

Bazen korkulacak tek şey... insanın kendisidir. Nora on yıldır geçmişinden kaçıyordu. Evini, arkadaşlarını ve özlememesi gerektiğini düşündüğü bir hayatı geride bırakmıştı. Hiç beklemediği bir anda gelen bir bekârlığa veda partisi daveti, onu geçmişiyle yüzleşmeye zorluyordu. Bu, Nora'nın geçmişini nihayet bir kenara bırakması için bir işaret miydi? Ama bir şeyler yanlış gidiyordu. Çok ama çok yanlış... Bazı sırların sonsuza dek saklanması mümkün müydü? 

YGS ve LYS hazırlığına girdiğimden dolayı, günde 6 saat dershaneye gidiyorum, ardından da okula döndüğümde (malum yatılı okuyorum ben), 2 saat matematik dersi işliyoruz. Dersten sonra, akşama doğru, oturup en az bir saat ders çalışmaya (o gün yaptıklarımızın tekrarı ya da yepyeni bir konu üzerinde uğraşmaya) çalışıyorum. Öyle olunca saat kaçta yatarsam yatayım, gün içinde kitaplara ve kitap okumaya pek vakit ayıramıyorum.

Bunu neden anlattığıma gelirsek, eğer benim Goodreads sayfamı takip ediyorsanız, Kapkaranlık Ormanda'yı okumamın alışılmışın dışında bir süre aldığını fark edeceksinizdir. Bunun kitapla gerçekten hiçbir alakası yok, yavaşlığımın tek sorumlusu günde 8-9 saat derslerle uğraşıyor oluşumdur. Benden çok boş vakte sahip birisi bu kitabı ortalama 2-3 günde bitirecektir diye düşünüyorum.

Kapkaranlık Ormanda, bir cinayet romanı yazarı olan Nora'nın on yıldır kaçtığı geçmişiyle karşı karşıya gelmesiyle başlıyor. Nora'nın 16 yaşındayken en yakın arkadaşı olan Clare yakın zamanda evlenecek ve Nora, bekarlığa veda partisine davetli az sayıda kişiden biri. 

Romanın bir gerilim romanı olduğunu bildiğim için, kitabın en başından oldukça büyük bir dikkatle okudum, geleceğe dair ipucu olabilecek her türlü detaya pür dikkat odaklandım bile diyebilirim. (Hatta kitabı çok yavaş okuduğum için, arada bir kitabı bitirip 5 tam puan vermiş Kronik Okur'a mesaj atıyordum. Tahminlerimden bahsettiğimde - ki o noktada daha 50 sayfa okumuştum - bana "Nasıl detaylar yakalamışsın öyle," gibisinden bir cümle kurmuştu. O KADAR DİKKATLİ OKUDUM.) O yüzden kitabın sonu benim için çok da büyük bir sürpriz olmadı ama kitabın bana o şok etkisini sağlamamış olması, kitabın güzelliğinden pek bir şey eksiltmiyordu. 

Hatta, kitaptaki gizemden çok insan ilişkilerine çekildim bile diyebilirim. Kitaptaki gizem bence oldukça sağlamdı ama dediğim gibi, beni daha çok Nora'nın Clare ve James'le olan bağlantısı sarstı. Bu noktada küçük bir spoiler vereceğim çünkü anlatmak istediğim şeyi, bu şeyden bahsetmezsem anlatamam. (Ve ben bunun gayet bariz olduğunu düşündüm, yani tam olarak bir spoiler vermiyor bile olabilirim! - Ama istemiyorsanız "spoiler bitti" yazısını görene kadar aşağı inebilirsiniz.)

Şöyle ki, Clare, Nora'nın on yıl önceki eski sevgilisi olan James ile evleniyor ve Nora'nın bundan haberi ancak ve ancak bekarlığa veda partisine geldiğinde haberi oluyor. Kitabın büyük bir bölümünde, James ile Nora'nın zamanında neden ayrıldığını bilmiyoruz fakat bu ayrılığın Nora'yı yıktığı, daha ilk sayfalardan oldukça ortada. Ve bu durum içime o kadar işledi ki, anlatamam. Yazar, eski sevgilisini unutamamış ve geçmişinden ne kadar kaçsa da onun pençelerinden kurtulamamış kadın karakteri o kadar iyi işlemişti ki, yer yer kendimi Nora'nın yerine koyarken buldum kendimi ve içim burkuldu

Hani Nora'nın James'ten bahsetmek durumunda kaldığı ya da onu düşündüğü sahneleri okurken neler hissettiğimi anlatamam bile sanırım. Gerçekten, o kadar etkiledi ki beni, içten içe kendimi gelecekte Nora'nın yerinde bulmaktan korktum. O kadar etkiledi. (Beni bu kadar etkileyen bir önceki kitap Fangirl'dü, onda da ana karakteri bazı açılardan kendime fazlasıyla benzetmiştim. Ve ben Fangirl'ü okuyalı en az üç ay olmuştur.)

Spoiler bitti.

Karakterler ise birbirinden farklı, ilginç karakterlerdi. Özellikle Flo, kitabın ta en başından en sonuna kadar beni kıllandıran, başının altından bir şeyler çıkacağına inandığım bir karakterdi. Geçmişinde ne yaşadığını gerçekten merak ediyorum çünkü Clare'in dünyanı merkezi olduğunu düşünen, biri ters bir şey yapsa ya da Clare'e hoş olmayan bir şey dese hemen onun savunmasına gelen, kendisinden çok Clare için yaşayan biriydi.

Clare ise... ondan tam olarak nasıl bahsedebilirim bilmiyorum. Kitabın başından sonuna kadar nedense pek ısınamadığım bir karakterdi. Nora'nın ona karşı önyargılarının bir kısmını bu noktada üzerime aldığımı söylemek çok da yanlış olmaz sanırım. Clare'i betimleyen kısımlar o kadar birbirine tersti ki... Nora bile içinde Clare'i nasıl anlatacağını kararlaştıramıyor gibiydi.

Ana karakterimiz ise, üzerinde çok düşünmemeyi tercih ettiğim biri oldu. Gurur yüzünden hayatındaki en güzel şeyi ve gençliğinin on yılını bir nevi heba etmiş, geçmişin gölgesinde yaşadığının farkında bile olmayan, on yıl boyunca aşk acısı çeken bir karakter kendisi. Hayatı bir yere gelmiş, başarılı bir cinayet romanları yazarı, fakat buna rağmen kişisel hayatı pek iyi durumda değil. Tek başına yaşıyor, on yıldır hayatına giren sağlam bir partneri olmamış, pek arkadaşı olduğu da söylenemez. (Varsa bile kitapta bahsi hiç geçmedi, o yüzden olmadığını varsaydım.) Şahsen benim on yıl sonra olmak isteyeceğim bir yer değil Nora'nınki.

Kitabın ana olayından pek bahsetmedim biliyorum fakat onu spoiler vermeden nasıl anlatabilirim gerçekten bilmiyorum. Hani derler ya, "Anlatılmaz yaşanır," diye. Bu da "Anlatılmaz okunur," olmuş biraz. :)

Özetle kitap gerek karakterleri, gerek karakterler arası ilişkileri, gerekse olay örgüsüyle beni içine çeken ve şaşırtmayı başaramasa bile oldukça etkileyen o romanlardan biri oldu. Kesinlikle Yabancı Yayınları favorilerim arasında!

Eğer Kızımın Katiline Mektuplar hoşunuza gittiyse, Kapkaranlık Ormanda tam size göre.

Yakında: Ölüm Adası - John Dixon | GO! Kitap

Adı: Ölüm Adası
Orijinal Adı: Phoenix Island
Yazarı: John Dixon
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 462
Çıkış Tarihi: Ağustos 2016 

TELEFON YOK. MESAJ YOK. E-POSTA YOK. TELEVİZYON YOK. İNTERNET YOK. KAÇIŞ YOK.

On altı yaşındaki boks şampiyonu Carl Freeman, güçsüzleri yumruklarıyla savunmayı alışkanlık haline getirdiği için bir türlü beladan uzak duramaz. Kimsesi olmadığı için hayatı koruyucu aileler ile ıslahevleri arasında mekik dokuyarak geçen Carl, girdiği son kavgada rakiplerinin hepsini hastanelik edince çıkarıldığı mahkeme tarafından cezasını çekmek üzere dış dünyayla bağlantısı olmayan bir adaya gönderilir.

Burası bir evi, bir ailesi ve bir geleceği olmayan çocuk suçluların son durağıdır. Ülkenin uzak bir köşesine kurulmuş olan bu kamp kimsesiz çocuklara merhamet göstermeyen sadist eğitim çavuşları tarafından yönetilmektedir. On sekiz yaşına kadar burada kalmaya mahkûm edilen Carl kurallara uyup cezasını çektikten sonra hayatında yeni bir sayfa açmayı planlar, hatta burada yeni arkadaşlar edinip Octavia adındaki gizemli bir kıza âşık olur. Ama acımasız çavuşlar, yorucu eğitimler, ağır cezalar buz dağının yalnızca görünen kısmıdır. Burası aslında gidenin bir daha geri dönmediği, çocukların avlanarak ya da idam edilerek öldürüldüğü, kesimhane denilen gizli bir devlet laboratuvarında denek olarak kullanıldığı bir ölüm kampıdır. Carl diğer çocuklar tarafından avlanmadan ya da kesimhaneye gönderilmeden önce buradan kaçıp dış dünyayı bu adanın varlığından haberdar etmek ve sevdiklerini kurtarmak zorundadır.

14 Ağustos 2016 Pazar

Yorum: Biz Gayet İyiyiz - Daryl Gergory

Adı: Biz Gayet İyiyiz
Orijinal Adı: We Are All Completely Fine
Yazarı: Daryl Gregory
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 160
Goodreads Puanı: 3.77
Seri: - 
Puanım: 3/5

Dünya Fantezi Ödülü ve Shirley Jackson Ödülü sahibi. Nebula, Locus ve Sturgeon ödülleri finalisti. "Normalmiş gibi davranmak hayatı çok zorlaştırıyordu."

Harrison, Canavar Dedektifi, hikâye kitaplarından fırlamış bir kahraman. Şimdiyse otuz yaşlarında ve zamanının çoğunu uyuyamayarak geçiriyor. Stan, vücudunun bir kısmı yamyamlar tarafından yendikten sonra ufak çapta bir ün kazandı. Barbara, kemiklerinin üzerine kazınmış mesajlarla beraber yaşamaya çalışıyor. Greta, hem kana susamış bir katil hem de bir kundakçı olabilir. Nedendir bilinmez, Martin son teknoloji ürünü gözlüklerini hiç çıkarmıyor. Ve elbette, kimse onların anlattığı hikâyeleri dikkate almıyor… ta ki psikoterapist Dr. Jan Sayer onları bir araya getirene dek. Bu görünüşte çıldırmış olan kişiler bir terapi grubu oluşturursa ne olur? Irvin Yalom'un grup terapisi kitaplarından etkilenerek yazdığı, Sy-Fy kanalının haklarını opsiyonladığı bu kısa korku romanında Gregory, içimizdeki canavarlarla dışarıdakileri büyük bir cesaretle yüzleştiriyor.

Biz Gayet İyiyiz hakkında ne düşündüğümden emin olamıyorum. Kitabı bitirdiğimden beri bir kitaba, bir de önümdeki boş sayfaya bakıp bakıp duruyorum ve en sonunda net bir karara varamayacağımı fark ettim. Beğendiğim ve beğenmediğim yanlarıyla, sevdiğim bir kitap oldu Biz Gayet İyiyiz fakat eksikliğini hissettiğim şeyler, kişisel olarak göz ardı edemeyeceğim kadar yer kaplıyor aklımda.

Kitap, kimliği belirsiz bir anlatıcının, bir parçası olduğu terapi grubunu anlatmasıyla başlıyor: “En başta altı kişiydik.” Bu cümlenin sonrasında gelen 160 sayfa boyunca bir ileri bir geri gidiyoruz okuyucular olarak. Anlatıcı, bize olayların sırasını biraz değiştirerek aktarıyor geçmişi. (Bunun merak unsurunu arttırmak için yapıldığı hissine kapıldım okurken.)

Hikayenin kimin ağzından yazıldığını asla öğrenemiyoruz çünkü bölümlerin ilk paragraflarında kullanılan birinci çoğul şahıs hariç, tüm hikaye üçüncü tekil şahıstan yazılmış. Yer yer acaba anlatıcı, kim olduğuna dair ipucu verecek mi diye satırları taradıysam da ya dikkatsizliğimden ya da öyle bir ipucunun yokluğundan bir sonuca varamadım.

Karakterlerin hepsi, sıradan insanların inanmayacağı deneyimler yaşadıkları için o ya da bu şekilde toplumdan uzaklaşmışlar ve Dr Sayer tarafından bir grup terapide toplanıyorlar. Yaşananların hepsi korkunç şeyler olsa da, - yenen uzuvlar, kemiklere kazınan mesajlar, dağlanan vücutlar – kitabın kendisinin korkutucu olduğunu düşünmüyorum.

Sıra dışı karakterleri ve olay örgüsüyle, bir süredir okuduğum en farklı ve tuhaf kitaplardan biri olduğu yadsınamaz bir gerçek. Shirley Jackson Ödülü ve Dünya Fantezi Ödülü'nü En İyi Kısa Roman kategorisinde kazanması zaten bunun en iyi kanıtı fakat uzun romanları ve tekrara düşmeyen detaylı açıklamaları daha çok sevdiğim için, Biz Gayet İyiyiz beni pek tatmin etmedi. Kitapta bahsi geçen karakterler hakkında söylenebilecek daha tonla şey olduğu hissini bir türlü atamadım üzerimden kitabı bıraktığımdan beri.

Bir şeyler eksik gibiydi benim için. Daha fazlasını aradım fakat o “daha fazlası” kitapta mevcut değildi. Kitabı gerçekten sevdim ama sonlarına doğru ilerledikçe, işte bu arayış yüzünden biraz hayal kırıklığına da uğramadım değil. Eğer okuyacak farklı şeyler arıyorsanız, farklı ve tuhaf karakterler seviyorsanız veya grup terapi kurguları hoşunuza gidiyorsa, Biz Gayet İyiyiz'i okumanızı öneririm.

5 Ağustos 2016 Cuma

Adı: Beware the Wild
Yazarı: Natalie C. Parker
Yayınevi: HarperTeen
Sayfa Sayısı: 327
Goodreads Puanı: 3.77
Seri: Beware the Wild #1
Puanım: 4/5

It's an oppressively hot and sticky morning in June when Sterling and her brother, Phin, have an argument that compels him to run into the town swamp—the one that strikes fear in all the residents of Sticks, Louisiana. Phin doesn't return. Instead, a girl named Lenora May climbs out, and now Sterling is the only person in Sticks who remembers her brother ever existed.

Sterling needs to figure out what the swamp's done with her beloved brother and how Lenora May is connected to his disappearance—and loner boy Heath Durham might be the only one who can help her. 

This debut novel is full of atmosphere, twists and turns, and a swoon-worthy romance.

Beware the Wild, bana bazı açılardan Naomi Novik'in Uprooted'ını anımsatsa da, aslında iki kitap birbirinden bayağı ayrışıyor. (Bu kitap bana aynı zamanda bundan hemen önce okuduğum kitap olan The Darkest Part of the Forest'ı da anımsattı.) 

Sterling'in ağabeyi Phineas, ettikleri bir kavga sonucu kasabadaki bataklığa giriyor ve onun yerini Lenora May alıyor. Bu bataklığın insanları içine çektiği ve bir nevi yediği hakkında birçok hikaye, birçok masal var ve genel olarak kasaba halkı, bataklığın gerçekten tehlikeli olduğunu tam olarak kabul etmese bile, ondan uzak durmaları gerektiğinin farkında. O yüzden Phineas akşam eve geri dönmeyip yeri Lenora May tarafından doldurulduğunda, ağabeyini hatırlayan tek kişi olarak onu bulup geri getirmek Sterling'in başına kalıyor. 

Uprooted, "insan yiyen bataklık" temasına benzer bir şey içeriyordu, tek fark orada bahsedilen şey bir batalık değil ormandı ve Beware the Wild'dakinin aksine, Uprooted'ın dünyasında büyü somut bir gerçeklikti. Bataklık açıkçası olmasını bekleyeceğim kadar korkutucu veya ürkünç değildi ama kitabın konusu hoşuma o kadar gitti ki, okurken bu durum beni hiç rahatsız etmedi. Sterling'in, inatçılık ve Heath'in yardımı sayesinde ağabeyinin peşinden koşması gerçekten başarılı anlatılmıştı bence. Kitaptaki, "bataklık tarafından alınan birinin hafızalardan silinmesi" olayı iyi düşünülmüştü ve kurgudaki yeri epey sağlamdı. 

Karakterler hakkında biraz daha detay okuyabilseydik ama kitabı daha çok severdim diye düşünüyorum. Phineas ve Sterling arasında güçlü bir ilişki olduğunu, iki kardeş olarak aralarının epey iyi olduğunu biliyoruz fakat kitap, Phineas'ın bataklığa gitmesinin ardından başladığı için bu ilişkiyi aslında hiçbir zaman görme şansımız olmuyor. Genel olarak bu benim Phineas için endişelenmemi engellemediyse de, bazı yerlerde ağabey-kardeş ilişkilerinin nasıl işlediğini görmüş olmayı diledim. (Bu hiçbir zaman gerçekleşmedi, yazar arada Sterling'in bazı anılarını anlatsa da şahit olmak kadar etkileyici değildi okumak.) 

Onun dışında, Heath ve Sterling'in kısa da olsa bir geçmişleri var ve bence yazar bundan da bahsedebilirdi. Karakterlerin geçmişte hiçbir şey olmamış gibi ilerlemeleri hoştu, kimse bu açıdan çocukça davranmadı ve bunu başarılı buldum, ama okuyucuya daha çok detay sunulabilirdi diye düşünüyorum. Karakterler arası ilişkileri görmeyi, okumayı, anlamayı seviyorum ve bu kitap bence oldukça olay odaklıydı. 

Olay odaklı olması kötü bir şey değil ama beni o kadar da tatmin etmedi. The Darkest Part of the Forest için hissettiklerimin benzerini hissettim. Kitabın bir olay etrafında dönüyor olması güzeldi ve olay da başarıyla anlatılmıştı, ama karakterleri daha çok tanıyabilirdik. 

Ayrıca, Sterling ve Phineas'ın babası, hikayede belli bir gerilim ve trajedi yaratılmak için kullanılmıştı fakat bence yazar babalarının gidişi ve yıllar sonra o yeri dolduran üvey babalarının çocuklar üzerinde yarattığı etkiden biraz daha baksetmeliydi. Babalarının şiddet eğilimli olmasının ikili üzerinde derin yaralar bıraktığından bahsedilmişti fakat kitabın önemli bir parçası olmasındansa, "Burada da böyle bir durum var işte, ne yaparsın?" denmiş de öyle eklenmiş gibiydi. Ben açıkçası bu çatışmayı biraz daha görebilmek isterdim. 

Heath ve Sterling arasında gelişen ilişki çok hoşuma gitti. Tatlı, şirin ve oldukça doğal ilerlediği için sanırım sevdim bu kadar. Heath'in kendi sorunları vardı ve bazı kitaplarda gördüğümüz her zaman özgüvenli, ne yaptığını bilen ve 16-18 yaşlarında olmasına rağmen sanki 25-30 yıl yaşamış gibi davranan erkek karakterlerden sonra iyi bir değişiklikti. Gerçi böyle dediğime bakmayın, ikili arasındaki ilişki kitapta o kadar da ön planda değildi, yani her şey oldukça pürüzsüz ilerliyordu denebilir. 

İkinci kitabı okumayı düşünmüyorum çünkü Beware the Wild bir tek kitap olarak oldukça başarılı. Ayrıca devam kitabı Candy ile alakalı ve Candy, Sterling'in en yakın arkadaşlarından biri olmasına rağmen öyle çok aklımda kalacak ya da kalbime işleyecek bir karakter olamadı. Yani bu kitabı tek kitap olarak alacağım ve bataklığın aldığı insanları unutturduğu gibi, ikinci bir kitap olduğunu unutacağım.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Adı: Başmeleğin Gözdesi
Orijinal Adı: Archangel's Consort
Yazarı: Nalini Singh
Yayınevi: Orion
Türkçe: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 329
Goodreads Puanı: 4.24
Seri: Guild Hunter #3
Puanım: 3/5

Nalini Singh, meleklerin hüküm sürdüğü, vampirlerin onların sadık hizmetkârları olduğu ve en büyük bedeli masumların ödediği nefes kesici dünyaya geri dönüyor.

Vampir avcısı Elena Deveraux ve sevgilisi, ölümcül Başmelek Raphael New York'a geri döndüklerinde yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardı... Bir okula saldıran vampirin geride bıraktığı manzara tamamen dehşet vericiydi; ve bu daha bir başlangıçtı. Kana susamış vampirlerin sayısı bir bir artarken şehrin sokakları kana bulanmıştı. Daha da kötüsü Raphael'in kendisi de yavaş yavaş kontrolünü kaybetmeye başlamıştı; gökyüzünü açıklanamayan kara bulutlar kaplamış, yeryüzü sarılmıştı. 

Kehânet ürkütücü bir şekilde gerçekleşiyordu: Hain ve kadim bir ölümsüz diriliyordu. Vahşi rüzgârlar onun adını fısıldıyordu: Caliane. O, oğlu Raphael için geri dönmüştü. Bunun için yolunun üzerinde ne varsa yok etmeye hazırdı, ve yolunun üzerinde tek birisi vardı: Elena, oğlunun yok edilmesi gereken gözdesi...

Açıkçası kitabı beğendim mi beğenmedim mi pek emin değilim. 

Yani, karakterleri gerçekten çok seviyorum ve onlar hakkında yeni şeyler öğrenmek, gizemli geçmişlerinin parça parça ortaya çıkması hoşuma gidiyor. Bu kitapta Illium'un annesini gördüğümüz gibi, Raphael'in annesi ve ikili arasındaki ilişki hakkında daha net bir fikir ediniyoruz. Aodhan, insanlardan hala hoşlanmasa da insan içine çıkma konusunda bir çaba harcıyor. Elena ile babası, babasının ikinci eşi ve Elena'nın yarı kardeşleri arasında olaylar gelişiyor. Bunlar hep kitabın sevdiğim kısımlarıydı. Karakterler arası ilişkiler yani.

Ama aynı zamanda kitapta aksiyon adına hiçbir şey yoktu neredeyse... Tüm kitap Raphael'in annesi Caliane'in uyanması üzerine kurulu olduğu için, kitabın büyük bir bölümü bu başmeleğin uyanışıyla dünyada gerçekleşen sıradışı olayları anlatıyordu. Seller, tsunamiler, depremler, Elena'nın hayatına kastedilmesi, normal dışı davranan vampirler, falan filan, klasik Lonca Avcısı dünyası işte.

Şimdi diyebilirsiniz, "Ama Ezgi, baksana birçok olay olmuş," diye ama açıkçası olaylar olmuş gibi hissetmiyorum çünkü kitabı okurken gelişen olaylar bana pek bir şey yaşatmadı. Normalde, karakterlerle birlikte heyecanlanır karakterlerle birlikte üzülürüm fakat Archangel's Consort boyunca ara ara meraklandığım veya kitabı okumaya devam etmeyi istediğim olduysa bile, kitap genel olarak heyecanla akıp gitmedi. 

Bir de işin kötü yanı, hala A Court of Thorns and Roses'ın etkisinden çıkamadım ve ara ara Rhysand ile Raphael'i karşılaştırıyorum. (Kesin isim benzerliği yüzünden, yoksa iki karakterin tek ortak noktası çok güçlü olmaları olabilir.) Ya bu kitaba ve seriye yazık ediyormuşum gibi hissediyorum çünkü çok net bir şekilde aklım başka bir seride, (resmen kitapları aldatıyorum be) ama yapacak bir şey yok. Sonsuza dek kitap okumaktan kaçamam ya?

Not: Aodhan, Venom, Illium, Galen, Dmitri, Naasir ve Jason bence çok ilginç karakterler (gerçi neden bu yedili içinde bir kadın yok, onu yazar ileride açıklar mı merak ediyorum) ve seriye devam edersem sanırım bu karakterler hakkında daha çok şey öğrenme umuduyla devam ederim. (Ya da gelecekte seriyi eskiden sevdiğim kadar sevmeye devam edeceğimin umuduyla.) Neyse ki kitapları hızlıca okuyabiliyorum.

Çok detaylı bir yorum yapamadım fakat gerçekten, bu kitap hakkında ne düşündüğümü ve hissettiğimi çözebilmiş değilim. Verilecek doğru puan ne olur bilemediğimden en ortalama puan olan 3'ü vermeye karar verdim, o kadar bilmiyorum yani.


Not 2: Umarım kitaptaki tüm consort ifadelerini gözde kelimesiyle değiştirmemişlerdir çünkü pek alakaları yok gibi... (Çeviriyi okumayınca ben.)
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai