27 Nisan 2016 Çarşamba

Adı: Babil Taşı
Orijinal Adı: The Invisible Library
Yazarı: Genevieve Cogman
Yayınevi: Timaş Yayınları
Sayfa Sayısı: 464
Goodreads Puanı: 3.72
Seri: The Invisible Library #1
Puanım: 4/5

Gizli ajanlar, çalıntı kitaplar, kaosun hüküm sürdüğü bir dünya... Tehlikeli bir görevin peşinde, olağanüstü yaratıklar, kontrolsüz sihir ve sırlarla dolu bir hikâye...

Gizemli bir kütüphanenin casusu Irene, yardımcısı Kai ile birlikte alternatif bir evrendeki Londra'ya göreve giderken, aradıkları kitabı bulmaya çalışmanın başlarına bu kadar bela açacağını düşünmemişlerdi. Kötücül perilerin, ejderhaların, zeki dedektiflerin, gözünü hırs bürümüş rakiplerin ve onları öldürmeye niyetli düşmanların arasında kaldıkları bu dünyada, Irene ve Kai'nin yapmak zorunda oldukları tek bir şey vardı: Kitabı herkesten önce ele geçirmek...

Sherlock Holmes'ün Londra'sını, Doctor Who'nun zekâsını, Harry Potter'ın sihirli dünyasını seviyorsanız; bu kitabı sevmemeniz mümkün değil!

Daha düzgün bir yorum yapmak isterdim fakat bugün çok vaktim yok ve eğer bu yorumu şimdi yazmazsam, biliyorum ki geri dönüp bir daha da yazmam. Kitabı gerçekten çok beğendim ama içimi acıtan, "Keşke böyle olmasaymış," dedirten yanları da yok değildi. (Ne olur bir tane de her şeyiyle beğendiğim bir kitap okusam? Olmaz mı? Peki.)

✓ Son derece orijinal bir kurguydu. Düşünsenize: Bir kütüphane var ve bu kütüphane var olan boyutlar arasında durarak, çeşitli boyutlardan çeşitli kitapların toplanmasını istiyor. Hayatını kütüphaneye adamış kütüphaneciler de, gidip o kitapları -bazı noktalarda canları pahasına- alıyorlar. Ve bu farklı boyutlarda farklı durumlar söz konusu. Mesela bir boyutta periler, vampirler ve kurtadamlar varken, bir başka boyutta sayborglar ve ilerlemiş bir teknoloji var. Ayrıca kitapta ejderhalar var. 

✕ Bu kütüphane hakkında yeterli bilgi yok. Yazar bunu ana karakterimiz olan Irene'i yeteri kadar yetkili (ya da kıdemli) yapmayarak kotarıyor fakat yine de birkaç yerde bu Kütüphane'nin amacının barışçıl bir şekilde kitapları toplamak olmadığına dair imalar var ve insan merak ediyor! İyi, hoş, orijinal bir dünya yaratılmış ama bu dünyanın okuyucuya tanıtılması nerede? Kurgu gereği de böyle yapılmış olabilir ama içten içe ben yazarın o detayları bulamadığını, o yüzden de "Aaa, ben yeteri kadar kıdemli değilim, bana söylemiyorlar," tarzı bir karakterle üstünü kapatmak istediğini düşündüm.

✓ Karakterlerin içinde yaşadığı dünyanın kuralları, okuyucuya güzel aktarılmıştı. Mesela anladığım kadarıyla, kütüphanecilerin yaşları diye bir şey söz konusu değil ve insanların ne kadar yaşlı olduğu, ne kadar uzun süredir bir kütüphaneci olduklarıyla ölçülüyor. Ne kadar başarılı ya da kıdemli olduklarıyla alakalı bir durum yani. Yazar bunu hiçbir zaman dillendirmiyor ama düzgün bir şekilde gösteriyor: karakterlerin yaşları hakkında edindiğimiz ipuçları tamamen sağa sola serpiştirilen yaşlı ve genç gibi sıfatlardan ibaret. 

✕ Karakterlerin içinde yaşadığı dünyanın kuralları, okuyucuya fazla güzel aktarılmıştı. Karakterlerin yaşları söylenmiyor. İçlerinde yaşadıkları dünyada bu pek önemli olmayabilir ama kitabı okurken delirdim. Irene'i, Bradamant'ı, Kai'yi ve Coppelia'yı aklımda bir yerlere oturtmak için çabaladım durdum ama kim daha büyük, kim daha küçük, hiçbir şey anlaşılmıyordu. İlk 30-40 sayfa içinde sanırım Irene'i orta yaşlı bir kadın gibi hayal ettim ama sonra bir yerde daha yirmili yaşlarındaymış gibi geldi ama emin olamıyorum. (Keşke yazar bu konuda bir şeyler çıtlatsaymış çünkü karakterleri nasıl canlandıracağımı bilemedim.)

✓ Lisan'ı bayağı başarılı buldum. Kütüphanecilere özel olan, eşyalara ve varlıklara bir çeşit hükmetme yetkisi veren bir dil. Güçleri sınırsız değil, sadece nesnelerin doğal eğilimini hızlandırabiliyor/teşvik edebiliyor, aksi bir durumda çok kısa süreli bir etkisi oluyor ama mesela bir kapının kilidine açılmasını söylediğinizde açılıyor. Çok harika olmaz mıydı??

Bu dört ana durum dışında beni rahatsız eden birkaç nokta daha var: 
✷ Irene, kitabın en başında Kai'nin çekiciliğinden bahsedip sonra çocuğun yüzüne bir daha hiç bakmıyor. E hani çekici buluyordun? (Kai'nin de Irene'e bir ilgisi olduğu düşünülürse... Ya Kai yaşça küçük ya da Irene daha kıdemli olduğu için ondan uzak duruyor. Bilemedim.) Kitaba öylesine konulmuş gibiydi bu ve hiçbir anlam ifade etmiyordu.
      + Ayrıca Irene'in dış görünüşünden hiç bahsedildiğini hatırlamıyorum ama keşke bahsedilseydi.
Neden bir karakterin çoktan gönderildiği bir göreve bir başkası daha gönderildi? Neden? Ne alaka? Madem bu Kütüphane bayağı sistematik ve düzgün işleyen bir kurum, kimse bunu yapmamayı düşünemedi mi?
✷ Bütün kitabın tek bir boyutta, tek bir görevle geçmesini beklemiyordum ve görevin sonlanması da biraz anlamdan yoksundu. Bu kadar zor bir görevi gerçekleştirdiler ama sonucu neydi ki? (Yani bir anlam göremedim pek olan bitende. "Tebrikler güzel bir şey başardınız"?)

AMA BÜTÜN BUNLAR BİR KENARA BIRAKILIRSA, içinde çeşitli doğaüstü yaratığı barındıran, oldukça akıcı ve elimden bir türlü bırakmak istemediğim, son derece farklı ve eğlenceli bir roman Babil Taşı. Bu bahsettiğim şeylerin büyük bir bölümü dikkatinizi çekmeyebilir bile çünkü ben bazen aşırı detaycı olabiliyorum

İkinci kitabın Timaş Yayınları tarafından yayınlanmasını iple çekiyorum denebilir çünkü bu kitap besbelli bir başlangıç romanıydı ve serinin devamında neler olacağını oldukça merak ediyorum.

Ayrıca kapağı HARİKA değil mi? ❤

Not: Kitabın adının neden Babil Taşı olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Okuyanlardan bunun nedenini bulan olursa çok güzel olur çünkü kitapta Babil'in adı sanırım sadece bir yerde geçiyor ve bir taştan hiç bahsedilmiyor.

Not 2: Demeyi atlamıştım, kitapta birkaç yazım hatası gözüme çarptı ama kitabı okumayı engelleyecek kadar çok değildi.

25 Nisan 2016 Pazartesi

Adı: Isla ve Mutlu Son
Orijinal Adı: Isla and the Happily Ever After
Yazarı: Stephanie Perkins
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Seri: Anna and the French Kiss #3
Puanım: 3/5

Isla ve Mutlu Son, hem tatlı bir aşk hem gerçekçi bir dostluk hem de John Green ve Rainbow Rowell sevenlerin ellerinden bırakamayacağı bir “ilk aşk” hikayesi. Aşk onları bir yaz günü, asla uyumayan şehrin sokaklarında yakalamıştı… ama ya ona sahip çıkmak düşündükleri kadar da kolay değilse? Romantizme umutsuzca inanan Isla, lise birinci sınıftan beri kendini çizdiği karikatürler arasında kaybetmiş Josh’a aşıktı. Yaz tatili esnasında Manhattan'da yaşanan tesadüfi bir karşılaşma sonrasında Isla belki de aşkın o kadar da uzakta olmadığını fark etmişti. Ancak yeni okul yılının başlamasıyla Isla ve Josh, her genç çiftin karşılaştığı güçlüklerle yüz yüze gelmek zorunda kalmışlardı: ailevi sorunlar, gelecek kaygısı ve birbirlerinden ayrılmak zorunda kalabilecekleri gerçeği. Bu içinizi ısıtacak, tatlı aşk hikayesi New York sokaklarını, Paris’in büyülü havasını ve Barcelona’nın ateşli atmosferini yansıtırken, sevilen başka iki çifti de yeniden okurla buluşturuyor: Anna ve Etienne, Lola ve Cricket.

Isla ve Mutlu Son, son kitabı olduğu serinin genel özelliği olan tatlı ve şirin romantizmden kendi payını almış bir kitap. Olaylar, ana karakterimiz Isla'nın, yıllardır aşık olduğu çocukla rastgele bir karşılaşma yaşamasıyla başlar ve onun üzerine ilerler. Bu kitabın sevip kendime yakın bulduğum kısımları olduğu gibi, sevmediğim, eksik bulduğum ve keşke bu şekilde yapılsaymış dediğim kısımları da var. Genel olarak beğendim, zaten bu kadarı puanımdan belli oluyordur ama olsun, ben yine de belirteyim. ^-^

Isla çok gerçek bir karakter. Ergenlikteki bir genç kızın çok sık yaşadığı gibi güvensizlikleri var ve bu güvensizlikleri onun hayatını engelliyor, kendini geri tutmasına neden oluyor. Bu kısmın takdir ettim. FAKAT aynı zamanda hayatını gerçekten çok fazla geri tutuyor ve kitaptaki en büyük sorunlar hep Isla'nın kendine güvenememesinden kaynaklıydı. İçten içe, Isla eğer kafasında biraz daha az kursa ve Josh'la biraz daha fazla konuşsa kitabın yarısı olmazdı gibi hissetim ve bu beni rahatsız etti. Kitap karakterlerinde bile olsa... neden karşımızdaki kişiye açık olamıyoruz?

Josh ise... bilmiyorum. Josh konusunda pek bir düşüncem yok sanırım. Isla ile çok tatlı bir çift oldular. (Ama bu kadar?) Isla'nın anlattığı kadarıyla resme olan yeteneği ve ilgisini çok takdir ettim ama bu konu da beni kitapla ilgili duyduğum en büyük hayal kırıklığına getiriyor:
NEDEN JOSH'IN ÇİZGİ ROMANI KİTAPTA YOKTU?

Gerçekten keşke olsaydı. Yanılmıyorsam, Yabancı'nın gelecek ay çıkartacağı Andrew Brawley kitapta bahsedilen çizgi romanı da içeriyor ve benim Isla ve Mutlu Son'dan beklentim buydu. (Kitapta çizgi roman olmadığını bilmeme rağmen.)

Şöyle ki, Josh, Paris'teki Amerikan Okulu'nda geçirdiği zamanı anlatan bir çizgi roman çiziyor ve bundan önceki üç senesini anlatmış. Kitapta bir noktada Isla bu çizgi romanı okuyor ve birkaç sayfa boyunca biz bu çizgi romanı Isla'nın anlatışıyla okumuş oluyoruz. (Ya da dinlemiş.) Fakat eğer çizimler gerçekten kitapta olsaydı harika olmaz mıydı? Düşünsenize. TAVŞANLAR VE RASHMI. Bütün bunları Isla'nın anlatısından okumak yerine gerçekten gördüğümüzü düşünün. (*İçten içe bunun gerçek olmasını istiyor ve gerçek olmadığı için üzgün.*)

Kurt karakteri kitapta hem çok vardı hem de hiç yoktu. Isla'nın dünyası genel olarak Josh etrafında döndüğü için en yakın arkadaşı olan Kurt'ün biraz geri planda kaldığını düşündüm ama Isla'nın düşündüğünün aksine bence kitabın en başından itibaren Kurt pek yoktu. Hakkında birçok şey biliyoruz ama onu bir kitap karakteri olarak görebilsem de, gerçek bir insan olarak kafamda canlandıramıyorum. Otizmi var ama kitapta bunun ne olduğu çok minik bir kısımda geçiyordu ki bence daha çok geçmeliydi.

Dili sayesinde akıcı ve hızlı okunan bir romandı ama neler olacağı gerçekten de ortada olduğundan benim için heyecan, bu kitabı okurken pek tattığım bir duygu değildi. Gerçi Lola'dan bunun böyle olacağını bildiğim için pek sorun etmedim ve hatta kitabın sonu söylenmiş olsa da kitabın adında, kitabın içinde okuyucuyu biraz da olsa içine çekecek beklenmedik olaylar olması hoşuma gitti. (Bu olaylardan bir kısmını tahmin ettim gerçi ama olsun.)

Eğer serinin diğer kitaplarını sevdiyseniz, Isla'yı da sevmemeniz için hiçbir sebep yok.

14 Nisan 2016 Perşembe

Yorum: Anne & Henry - Dawn Ius

Adı: Anne & Henry
Yazarı: Dawn Ius
Yayınevi: Simon Pulse
Goodreads Puanı: 3.12
Sayfa Sayısı: 305
Seri: -
Puanım: 1/5

In this wonderfully creative retelling of the infamous—and torrid—love affair between Anne Boleyn and King Henry VIII, history collides with the present when a sizzling romance ignites in a modern-day high school.
Henry Tudor’s life has been mapped out since the day he was born: student body president, valedictorian, Harvard Law School, and a stunning political career just like his father’s. But ever since the death of his brother, the pressure for Henry to be perfect has doubled. And now he’s trapped: forbidden from pursuing a life as an artist or dating any girl who isn’t Tudor-approved.

Then Anne Boleyn crashes into his life.

Wild, brash, and outspoken, Anne is everything Henry isn’t allowed to be—or want. But soon Anne is all he can think about. His mother, his friends, and even his girlfriend warn him away, but his desire for Anne consumes him.

Henry is willing to do anything to be with her, but once they’re together, will their romance destroy them both?

Inspired by the true story of Anne Boleyn and King Henry VIII, Anne & Henry beautifully reimagines the intensity, love, and betrayal between one of the most infamous couples of all time.

Bana pek hitap etmediğini düşündüğüm halde oturup bir kitabı okursam böyle olur tabii... Buna başlamamın tek nedeni, asıl okumakta olduğum kitaba biraz ara verip daha gençlere yönelik bir şeyler okumaya duyduğum istekti. Kısa görünüyordu, o yüzden hızlı bir şekilde okuyup bitirebilir, diğer kitaba da kaldığım yerden devam edebilirdim. Biraz da eğlenmiş olacağımı umuyordum. (Çok değil, sadece biraz çünkü dediğim gibi, bana çok hitap ettiğini düşünmüyordum.)

En azından kısa olması nedeniyle hızlı okuyacağım düşüncemde haklı çıktım. Kitaba başlamamın ardından birkaç saatte bitti. (Tamam bu, belki bazı paragrafları "Bit artık!" diye hızlı hızlı geçmemden de olabilir, ama yine de; hızlı bittiği bir gerçek.) Dilinde bir sıkıntı yoktu ve kitabın ortalarına doğru sahip olduğum az ilgiyi de kaybetmemiş olsaydım, belki kitabı sevebilirdim bile. Fakat akıcı dili bile bu kitabı benim için kurtaramadı.

Kitap, Anne Boleyn ile Henry Tudor arasındaki ilişkiyi, bir genç kurgu atmosferinde anlatıyor. Yani Henry Tudor, Harvard'a gitmeyi hedefleyen ve geleceğinde senatör olması için üzerinde büyük baskılar iken Anne de, Henry'nin gittiği özel okula üvey babası sayesinde alınan yeni kız. Açıkçası bu tarihsel hikayeyi doğru düzgün bildiğimi söyleyemem (sonunun kötü bittiği dışında) fakat kitabın tarihteki bir olayı değiştirip anlattığını bilmesem herhangi bir gençlik kitabından bir farkı olduğunu iddia edemem.

Kitabın ortalarına doğru o kadar sıkıldım ki, bir noktada okumayı bırakmayı düşünüyordum fakat dedim ki: Ezgi, ortasına kadar geldin, sonuna da gelebilirsin. Dayan! 

Ve sonuna da geldim gördüğünüz gibi. Kitabın son birkaç sayfası, tüm kitap boyunca eksik olan heyecandan izler taşıyordu ama çok büyük bir durum değildi. Bu tarz gençlik kitaplarında genelde bir şeyler hissetmeyi ararsınız ve bu kitap bana o kadar az şey hissettirdi ki, hissettirmedi bile denebilir. Gerçekten. Şimdi aradan birkaç saat geçtikten sonra bakıyorum da, kitabın aklımda bıraktığı tek izlenim ne kadar sıkıldığım sanırım.

11 Nisan 2016 Pazartesi

Adı: Şahmeran
Yazarı: Öznur Yıldırım
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 600
Goodreads Puanı: -
Seri: Yabancı #1
Puanım: 4/5

Sen cennetin varlığından gurur duy, ben cehennemi istiyorum.

Yağan kar şiddetini gitgide artırıyor, koyu renk saçlarıma tutunan kar tanelerinin sayısı çoğalıyordu. Konuşmadı, konuşmadım. Sessizlik... Aramızda her daim geçerli olan bir alfabeydi sessizlik. Ben de bu alfabeye bir kez daha boyun eğdim ve uzun, titreyen parmaklarımı avuçlarımın içine bastırdım. Elimi yanıma indirdiğimde avuçlarımda eriyen kar yere damladı...

Rengi, kan rengiydi.
Rengi, kaybın rengiydi.
Rengi, bir cinayetin rengiydi.

KİTABI HENÜZ OKUMAMIŞ OLANLAR (VE OKUMADAN ÖNCE KİTAP HAKKINDA DETAY ŞEYLER BİLMEYİ SEVMEYENLER) BU YORUMU OKUMASIN. Bence.
(Ben uyarımı yapayım her türlü de.)

Aslında oturup okusaydım kitabı daha erken bitirebilirdim fakat son 50 sayfaya geldiğimde kitap bitmesin diye can çekiştiğimden, okumayı olabildiğince geciktirdim. Pişman mıyım? Pek sayılmaz.

Doğrusu bu kitap söz konusu olduğunda, birçok farklı düşüncem var ve hepsini bir sıraya dizip aktarmayı ne kadar başarabilirim bilmiyorum fakat deneyeceğim.

Kitapta beğendiğim yerler çoğunlukta olsa da, puandan da anlayabileceğiniz üzere beğenmediğim yerler de yok değildi. Hepsini sırayla anlatacağım.

- Kitabın içine girmekte zorlandım. Birinci bölümden hemen önceki rüya sahnesi yapısı gereği okuması zor, içine girmesi daha zordu ve karakterleri yeni tanıyan birisi için çok büyük soru işaretleri barındırıyordu. Ben karakterleri tamamen yeni tanımıyor olmama rağmen okurken içimin sıkıldığını hissettim. Kötü bir sahne değildi, hatta bir rüya için başarılı bulduğum yanları da vardı fakat kitabın en başında olduğu için okuyucuyu sınıyordu diyebilirim.

- Dilde tekrara çok düşülmüştü. Bazı cümleler anlamsızca uzundu ve sık sık kelime tekrarları görülebiliyordu. Birkaç bölüm boyunca içimden kitaptaki fazla kelimeleri sildiğimden ilk başlarda hızlı ilerleyemedim, hatta uzun süredir hiç olmadığım kadar yavaştım diyebiliriz. Tekrarlar beni rahatsız etti çünkü bir şeyleri vurgulama amaçlı yapılmamışlardı, sadece öylesine oradaydılar ve okurken akıcılığı engelliyorlardı.

- Sık sık kitaptaki “aşk”ın sağlıksız ve olmaması gereken, hatta “yeni nesile kötü örnek olan” bir durum olduğunu duydum kitabı okuduğum süre boyunca. Hatta bir kızın sınıf öğretmeni kitabı elinden çekip “Böyle şeyler okuma, zararlı,” diyerek elinden almış kitabı? Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama eğer gerçekten olduysa, üzücü bir durum.

Öncelikle, kitaptaki karakterlerin sorunları olduğu zaten açık ve net bir şekilde ortadaydı. Doğa, on sekizinci yaşına kadar sadece annesi tarafından sevilen, babasının dayak attığı, ağabeyinin de korumak yerine koruyormuş gibi yaptığı bir genç kız. İnsanlarla arasına mesafe koyuyor ve kendinden nefret etmesi nedeniyle, bir noktada sevgiyi hak etmediğini düşünüyor. Sevgiyi hak etmediğini düşünen insanlar bile sevilmek ister. Doğa’nın da durumu, kitapta birkaç yerde geçtiği üzere, buydu bence.

Hayatı boyunca kendi kurallarına göre yaşadığı için, özgürlüğüne çok değer veriyor ama aynı zamanda bu özgürlük onu çok yalnız kılıyor. Yalnızlığı sevdiğini, onda huzur bulduğunu iddia ediyor fakat arkadaş edindiği zaman (Hatay’da) kendini mutlu, hatta bir parça huzurlu hissetmekten alamıyor kendini. Doğa, ilgiye aç, henüz gelişimini tamamlayamadığı için yetişkin olmayan fakat çocuk sayılamayacak kadar büyümüş bir genç kız. Hem bu yüzden hem de kendisini sevmeyip sürekli kendisine karşı savaştığı için, sık sık yine kendisiyle çelişiyor. 

Ne istemesi ve yapması gerektiğini biliyor ama aynı zamanda bunları isteyemediği gibi kendisini bunları yapmazken buluyor. Kitapta özellikle şu çatışma çok ortadaydı (doğal olarak): “Ağabeyimi ve babamı öldürmek isteyen biriyle ne yapıyorum ben?” Kendisine bunu sık sık sormasına rağmen, Ediz’e bağlanmaktan da alamıyor kendini çünkü o zamana kadar hissettiği boşluk, (yalnızlıktan kaynaklı kendine ve sadece kendine dayanma durumu, huzur eksikliği) Ediz’in varlığıyla doluyor gibi.

Bazen kafasındaki doğruya göre hareket ederken, bazen de hislerine uyuyor ve o yüzden sürekli bir noktadan ötekine mekik dokuyor.

Ediz deseniz, ayrı bir olay. Etrafta “Ediz aşkım,” diye gezenler olması, Ediz’in kolay kolay biri tarafından sevilebilecek bir karakter olduğu anlamına gelmiyor. Bence kurgusal Ediz’i sevenler, gerçek yaşantılarında bir Ediz’le karşılaşsalar bu kadar kolay sevgiden bahsedemezlerdi çünkü Ediz gerçekten zor bir karakter. Annesi Ediz’i doğururken öldüğü için Ediz, hayatı boyunca bu ölümden kendini suçluyor. Kendisini annesinin katili olarak gördüğü için, bir noktada kendisini sevmiyor fakat aynı zamanda babası tarafından şımartıldığı için, bu kendini sevmeme durumu çoğunlukla ön planda tuttuğu bir duygu değil. Babası onu “Ne istersen alabilirsin,” düşüncesiyle büyüttüğünden, Ediz gerçekten de istemenin sahip olmaya yeteceğine inanan birisi.

Aynı zamanda, kendini ve çevresindekileri kontrol etmeye, edebilmeye çok alışkın çünkü zaten istediğini aldığı noktada, aldıklarını kendi zevki ve yine isteklerine göre şekillendirmekte pek sorun yaşamıyor. Zengin olması da bu duruma büyük katkıda bulunan bir etken. 

Tahminen bütün hayatı boyunca kadınlarla doğru düzgün bir ilişki yaşamaktan kaçmış çünkü sahiplenmeye, sahiplendiğine de bağlanmaya çok yatkın bir karakter. Annesinin ölümünün babasını ne kadar yıktığını gördüğü için de, kendisini bu sondan kurtarma isteği mevcut. Durum böyle olunca da bağlanmak yerine kısa süreli yüzeysel ilişkiler yaşıyor sık sık. Sahiplenme isteği üstte bahsettiğim istediğini alma fikrinden ve hayatındaki iyi kötü her şeyi kontrol etme arzusundan kaynaklı. Bu noktada bile Ediz’in içinde olacağı ciddi bir ilişkinin, modern dünyamızın “dengeli” ilişkilerinden biri olması söz konusu değil gibi. Ediz fazla baskın bir karakter.

Babasının ölümünden önce kötü biri değil ama bencil. Babasının ölümünden sonra ise içinde bir şeyler kopuyor, hayatını ve çevresindeki her şeyi kontrol altında tutma isteği daha baskın çıkarak iplerini çekip çıkartıyor. Dünyada canından çok sevdiği tek kişiyi kaybetmek Ediz’i mahvediyor. Babasının intikamını mı istiyor? Babasının intikamını alacak.

Duygularla ve duygusallıkla işi yok çünkü duygular onun için bir zayıflıktan ibaret.

Doğa’ya davranışlarının çelişkili olması ise beklenen bir durum. Kız, canından çok sevdiği babasının katilinin kız kardeşi ve Atalay, her ne kadar Doğa için göstermelik bir ağabey de olsa, sonuçta bir ağabey. Ediz, içten içe hem Doğa’yı istiyor hem de Doğa’yı istememesi gerektiğini, bunun babasına bir ihanet olduğunu düşündüğü için bir sıcak bir soğuğu oynuyor. Aslında Doğa da Ediz de benzer bir durumda: İkisi de bir diğerini istemenin ailelerine ihanet olduğu kanısında. (Ki belki de öyledir.)

Ediz’in uykusuzluğu Doğa’nın yanında, Doğa’nın korkusu ise Ediz’in kollarında son buluyor. Kitabın sonunda bir kısım var, Ediz Doğa’nın “[ondan] korktuğunda bile [ona] sığın[dığını]” söylüyor ve bu doğru. Kitapta Doğa’nın aşağılandığı ve Ediz’in öfkeden gözünün döndüğü sahneler var (bu gibi durumda Ediz yaptıklarının %100 farkında olmadan hareket ediyor ve kendini pek kontrol edemiyor) fakat yazarın bunları özendirdiğine inanmıyorum çünkü Doğa bu sahnelerin hiçbirinde mutlu değil. Aşağılanan karakterin durumdan hoşnut olmadığı bir senaryoda özendiricilik aramak pek doğru değil bence. 

Karakterlerin başarılı ve düzgün bir şekilde yansıtıldığını, psikolojik alt yapılarının ise özenle kurgulandığını düşünüyorum

- Kitapta yan karakterlerin pek görünmemesi hoşuma gitmeyen durumlardan bir diğeriydi. İsimsel olarak bildiğimiz ama asla yakından tanıma şansı edinmediğimiz karakterlere örnek vermek gerekirse: Umay, Atalay, Kutay, Gece, Uygar...

Aslında Atalay hakkında da epey sağlam bir fikrim var, onu gördüğümüz birkaç sahne ve Doğa’nın ondan bahsettiği kısımlar bu fikri oluşturmakta yeterliydi fakat Doğa’nın daha az anlatmasını ve bizim de daha çok görmemizi tercih ederdim. 

Gece ve Uygar benim için yüzü olmayan, silik karakterler. Ediz’e can borçları olması dışında haklarında pek bir fikrimiz yok ve kişiliklerini de görmüyoruz. İkisi de bazen Ediz’e “Aman Ediz yapma etme bak Doğa masum,” diyor ama onun dışında genelde onun söylediklerini yapıyorlar. Eğer Gece ve Uygar iki kişi olmak yerine tek bir kişi olsalardı pek eksiklik hissetmezdim sanırım.

Ama kitapta görmediğimiz için en eksik hissettiğim karakter Derya Güngör, yani Doğa’nın annesiydi. Doğa’nın annesiyle çok yakın ve iyi bir ilişkisi olduğunu biliyoruz fakat kadın hakkında bildikleriniz bununla sınırlı. Doğa sık sık annesini düşünüyor ve onun için endişeleniyor fakat ilişkilerinin neden yakın olduğunu veya nasıl yakın olduğunu görmüyoruz. Annesi çok arkaplandaki bir karakter ve bu bana garip geldi çünkü Doğa’nın hayatında çok ön planda olduğu söyleniyor. 

- Kitap birinci ağızdan yazıldığı ve anlatıcısı da Doğa olduğu için, aslında kitabın asıl kurgusunu pek görme şansımız olmuyor. Ediz Doğa’ya sadece bilmesi gerekeni (hatta bazen daha da azını) anlattığı için, ne oluyor, kim nedir, kim ne değildir, neden oraya gittiler, karakterlerin birbiriyle ilişkisi ne, NE OLUYOR, gibi bazı kilit soruların yanıtları hakkında okuyucu olarak hiçbir fikrimiz yok. Bir yerlerde dönen olaylar karşısında Doğa’nın şaşkınlığını ve anlamayışını okuyup duruyoruz gibi bir noktadan sonra.

- Kitabın dili, bir yazarın 15 yaşıyla 19 yaşı arasında gidip geldiği için yer yer ağırlaşırken bazı yerlerde de çok basite kaçıyordu ama ben nedense okurken bunu pek yadırgamadım. Eğer tüm kitap girişteki rüya sahnesi gibi olsaydı sanırım kitabı okumakta epey zorlanırdım fakat bu haliyle, küçük puntosuna ve 600 sayfa olmasına rağmen son derece akıcı ve hızlı bir şekilde ilerliyordu. Çok sağlam metaforlar olduğu gibi hoş imgeler vardı ve okurken içten içe “Helal olsun be,” derken buldum kendimi, sonuçta ne olursa olsun kaç yıllık arkadaşımın kitabını okuyorum. (Gurur duymak serbest olmayacaksa anlamı ne ki?)

Ayrıca okurken çoğu yerde duygudan duyguya girdim. Kalbimin delicesine attığı da oldu, kitaba sinirlenip insanlara çattığım da oldu, karakterlerle üzülüp kahkaha attığım da oldu. Hissettirdi ve yaşattı. 

Ama bazı ifadeler ve cümleler sık sık tekrarlanıyordu; bu durum ise beni bir noktadan sonra çok rahatsız etti. Kitapta "Gelecekteki kocana acıyorum" ve "Teşekkür etme, senin için yapmıyorum" cümlelerini görmekten sıkılır oldum hatta.

- Düzenlenmede gözden kaçan bazı yazım hataları ve zaman hataları vardı fakat bunlara çok takmadım kafayı çünkü hep olabilen şeyler. (Zaman hataları çok ön planda değildi ama Ediz’in saldırısının üzerinden 7 ay mı 1 yıl mı öyle bir zaman geçtiğini söyleyip, ardından bir muhabbetlerinde Ediz’in Doğa’yı kaçırdığı tarihte babasının ölümünden sadece 1 ay geçtiği söylenmişti. Bunun dışında kitapta zaman zaten çok isimlendirilmiyordu, ama yanlış hatırlıyor da olabilirim tabii.)

Sonuç olarak (eğer bu anlamsızca uzun yorumu bitirmek gerekirse) eksiklikleri olmasına rağmen son derece sürükleyici ve etkileyici bir ilk roman olmuş Şahmeran. Gerçekten zevk alarak okudum ve gelecekte, kesinlikle Öznur’un eserlerini okumayı sürdüreceğim.

5 Nisan 2016 Salı

Mart 2016'da Neler Okudum?

Evet evet, mart biteli birkaç gün oluyor ama Ezgi ancak şimdi geçen ay okudukları hakkında bir iki bir şey diyecek vakit bulabiliyor. Ama ne yapalım! Hayat her zaman istediğimiz güzel, cici düzende gidemiyor ki. (Eğer gitseydi mesela bu kız, her ay en az 3-4 video yükleyecekti. *iç çekiş*)

Geçen ay toplam 15 kitap okumuşum, içlerinden 3 tanesi ekitap. Okuduğum çoğu kitap için yorum girdiğimden dolayı, bu ay, geçen ayınaksine, (yorum girmediysem bile) uzun uzun anlatmayı planlamıyorum. (Hem bu, hem de bu yazıyı bir an önce tamamlayıp, Yabancı okumaya kaldığım yerden devam etmek istiyorum!)

1. Fosforlu Cevriye - Suat Derviş (İthaki Yayınları)
Kesinlikle daha çok eserini okumak istediğim, harika yazar. Bu kitabını herkese tavsiye ederim. İki günde mi ne bitirdim ve her sayfası bana ayrı bir duygu yaşattı.

2. Gurur ve Önyargı - Jane Austen (İş Bankası Kültür Yayınları)
Bitirdiğimde aslında kitabı gerçekten çok sevmiştim fakat bir iki gün önce D&R'da gezinirken elime bir İngilizce baskısını aldım, biraz karıştırdım, fakat bendeki İş Bankası çevirisiyle İngilizce hali bazı farklılıklar gösteriyor gibiydi. Ondan sanırım ilerleyen aylarda bir de İngilizce olarak okuyacağım.

3. Muzlu Pastam - Betül Güçlü (Müptela Yayınları)

4. Korku - Stefan Zweig (İş Bankası Kültür Yayınları)
Stefan Zweig'ın tüm eserlerini yavaş yavaş okumayı planlıyorum.

5. Kuşatma - Brandon Sanderson (Akılçelen Kitaplar)
Kuşatma ile birlikte toplam 3 Sanderson kitabı okudum ve gerçekten de bu adam ne yazsa okurum. Ötesi yok. Uzun paragraflara gerek yok. Adı yeter.

6. Yağmurla Gelen Mutluluk - Amber L. Johnson (Yabancı Yayınları)
Herkesin aksine bayılarak okumadım bu kitabı. Güzeldi, sevimliydi ama ... o kadardı. Bir hastalığı içermesi nedeniyle sevmiş olabilirler sanırım. 3/5 vermiştim.

7. Stolen (Keşke Senden Nefret Edebilseydim) - Lucy Christopher (Pegasus Yayınları)

8. Kızımın Katiline Mektuplar - Cath Staincliffe (Yabancı Yayınları)

9. Köprü - Claire Wallis (Yabancı Yayınları)

10. Ev Kızı Evren - Filiz Şakar (Müptela Yayınları)

11. Kargalar Meclisi - Leigh Bardugo (Novella Dinamik)

12. Ben, Earl ve Ölen Kız - Jesse Andrews (Pegasus Yayınları)

13. Karanlık Yalanlar - Alessandra Torre (Yabancı Yayınları)

14. Uprooted - Naomi Novik  (Del Rey)

15. Dangerous Boys - Abigail Haas (Simon & Schuster)

Ne yazık ki mart ayında hiçbir şey izleyemedim... Nisanda daha çok izlemeyi umuyorum. "Kesinlikle oku/izle" dediğiniz kitap/filmler varsa önerileri bekliyorum! ^-^

1 Nisan 2016 Cuma

Yorum: Dangerous Boys - Abigail Haas

Adı: Dangerous Boys
Yazarı: Abigail Haas
Yayınevi: Simon & Schuster
Sayfa Sayısı: 366
Goodreads Puanı: 3.75
Puanım: 4/5

It all comes down to this. Oliver, Ethan, and I. Three teens venture into an abandoned lake house one night. Hours later, only two emerge from the burning wreckage. Chloe drags one Reznick brother to safety, unconscious and bleeding. The other is left to burn, dead in the fire. But which brother survives? And is his death a tragic accident? Desperate self-defense? Or murder...?

Chloe is the only one with the answers. As the fire rages, and police and parents demand the truth, she struggles to piece the story together - a story of jealousy, twisted passion and the darkness that lurks behind even the most beautiful faces...
 
Kitabı yorumlamaya nereden başlayacağımı inanın bilmiyorum. Parçaları yerli yerine oturan bir yapboz edasıyla anlatılmış olmasında mı başlamalıyım, yoksa Chloe'nin karakterinin baştan sonra ne kadar değiştiğini, bu değişimin de ne kadar düzgün ve titiz bir şekilde ele alındığından m bahsetmeliyim? Yoksa beklenmedik sonu hakkında iki üç bir şey mi çıtlatmalıyım? ...

- Gençlik kitapları pek bana hitap etmez, o yüzden bu kitaba başlarken bir ön yargı barındırıyordum. Kitap ilerleyen her sayfasıyla bu ön yargıyı ilk önce muntazam dilimlere ayırdı, tek tek yağda kızarttı, sonra da her bir parçayı bana yedirdi. Böyle bir şey beklemiyordum. Kendini okutmakla kalmayıp beni şaşırtmayı da başardı.

- Chloe'nin içinde bulunduğu ruhsal durum, önce Ethan'ın, sonra Oliver'ın resme dahil oluşu, olayların gelişimi ve ilerleyişi; hepsi birbirine çok düzgün bir şekilde bağlandı. Kitap, aklımda hiçbir soru işareti bırakmadan olan biteni toparlayarak bana beklenmedik bir final sundu. Ha kitabın finali yeni sorular oluşturdu, orası ayrı.

Kitabın ilk başından son anına kadar normal, tatlı bir gençlik kitabı olduğunu düşünmemiştim zaten. Kitabın açılış sahnesi bunu düşündürtmeyecek kadar canlı ve hani açık bir şekilde orada olan bir sahneydi. Beklemediğim şey, sanırım, kitabın bir ileri bir geri şeklinde örülerek, bize hem geçmişi hem de o an yaşananları bir uyum halinde sunmasıydı.

Durum böyle olunca, bir yandan "Acaba nasıl sonladı?" diye merak ederken, bir yandan da "Bu noktaya nasıl gelinmiş olabilir?" düşüncesiyle okudum kitabı.
- Karakterleri inandırıcı buldum. Chloe'nin gün geçtikle grileşen dünyası, annesiyle ilgili sıkıntıları yavaş yavaş umursamamaya başlayışı, önce Ethan'la, ardından da Oliver'la tanışması ve vardıkları son. Ethan'ın kişiliği, beklentileri ve bunların Chloe üzerindeki etkisi. Chloe'nin yalnızlığa geri dönme korkusu. Oliver. Oliver'ın... Oliver oluşu. İnsanları, hatta ailesini bile umursamayışı. Anı yaşayışı.

We walk around trapped in our own subjective consciousness, experiencing the same events through a totally different lens.

- Ayrıca akıcı, merak uyandırıcı, az biraz gizemli bir dili vardı. Kendini okuttu, merak unsuru benim için bu kadar baskın olmasaydı, yine de okuturdu diye düşünüyorum.
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai