30 Mayıs 2016 Pazartesi

Adı: Başka Bir Gün
Orijinal Adı: Another Day
Yazarı: David Levithan
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 3.68
Seri: Every Day #2
Format: Ciltli
Puanım: 3/5

Her aşk hikâyesinin iki yüzü vardır. Doğaüstü olanların bile.

“Seni tekrar görecek miyim?” diye sordu.

Başımı evet dercesine salladım.

“Sana kanıtlayacağım,” dedi.

“Gerçekten ne anlama geldiğini göstereceğim.”

“Neyin?”

“Aşkın.”

Not: Eğer ilk kitabı okumadıysanız, yorumda spoiler niteliği taşıyan birkaç bir şey var.

Eğer daha önce Her Gün'ü okumamış olsaydım, tahminimce Başka Bir Gün'ü daha çok severdim çünkü bir kitabın başından sonunu bilmek, eğer kitabın sonunu bilmem gerekmiyorsa (mesela bazı kitaplar sonlarını en başta söyleyip, sonra hikayeyi anlatıyorlar), beni hikayeden koparan bir unsur. 

Başka Bir Gün, kesinlikle Her Gün'den bağımsız olarak okunabilecek bir kitap. İlk kitabın ikizi niteliği taşıyan bir kitap olduğu için (Her Gün A'nın ağzından anlatılırken, Başka Bir Gün Rhiannon'un bakış açısından ilerliyordu), kendimi yer yer olay örgüsünden koparken buldum çünkü neler olacağını biliyordum. 

Ama bu durumun sevdiğim yanları da yok değildi. Rhiannon, A'dan daha farklı şeylere dikkat ediyordu. İkisinin birlikte olduğu bir sahneyi okurken, A'nın ağzından okuduğumuz hikayede görmediğim veya gördüysem de, okurken dikkatimi o kadar da çekmeyen detayları fark eder buldum kendimi. Bu da sanırım bir noktada kitabı başarılı kılıyor çünkü bence Başka Bir Gün'ün olayı, farklı bakış açılarından bakabilmekti. 

İlk kitabı okurken Rhiannon beni biraz rahatsız etmişti, bu kitabı okurken de A'dan biraz rahatsız oldum. Rhiannon'un bazı tepkilerinde oldukça haklı, bazı tepkilerinde ise haklı olmasa bile insan olduğunu hissetmek, onun da düşünceleri olan ve belli fikirlere göre hareket eden bir birey olduğunu görmek güzeldi. Özellikle, ilk kitapta A'ya sık sık Justin ile arasındaki ilişkiyi bilmediğini söylerken, bu kitapta o ilişkiyi görebilme şansımızın olması bayağı hoşuma giden şeylerden birisiydi. 

Eğer ilk kitabı okumamış olsaydım ve Başka Bir Gün'ü sonundan habersiz okusaydım, kesinlikle 4 yıldız verirdim fakat ilk kitabı okudum ve ne okumuş olmamı ne de bu kitabı okurken yer yer oldukça sıkıldığım gerçeğini geri alabilirim. Başlarken tereddüte düşme nedenim tam da buydu ama korktuğumdan daha iyi bir şekilde sonlandı. Hiç sevmeyeceğimden veya okurken delilercesine sıkılacağımdan endişe ediyordum, öyle olmadı. 

Şey de çok güzeldi: A, Alexander'ı Rhiannon'un yanında bırakıp gittikten sonraki sabahı görebilmek, hem nasıl gelişti hem de Rhiannon ne hissetti okuyabilmek. 

Üçüncü kitapta ne olacak bilmiyorum ama çıktığı zaman sanırım alıp okuyacağım.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Adı: Dorothy Must Die
Yazarı: Danielle Paige
Yayınevi: HarperCollins
Sayfa Sayısı: 432
Goodreads Puanı: 3.86
Seri: Dorothy Must Die #1
Format: eKitap
Puanım: 4/5

I didn't ask for any of this. I didn't ask to be some kind of hero.

But when your whole life gets swept up by a tornado—taking you with it—you have no choice but to go along, you know?

Sure, I've read the books. I've seen the movies. I know the song about the rainbow and the happy little blue birds. But I never expected Oz to look like this. To be a place where Good Witches can't be trusted, Wicked Witches may just be the good guys, and winged monkeys can be executed for acts of rebellion. There's still the yellow brick road, though—but even that's crumbling.

What happened? Dorothy.

They say she found a way to come back to Oz. They say she seized power and the power went to her head. And now no one is safe.

My name is Amy Gumm—and I'm the other girl from Kansas.

I've been recruited by the Revolutionary Order of the Wicked, and I've been given a mission:

REMOVE
The Tin Woodman's heart,

STEAL
The Scarecrow's brain,

TAKE
The Lion's courage,

And then—

DOROTHY MUST DIE.

Yayın haklarının alındığını duyduğumdan beri kendimi "Çevrilsin, öyle okuyayım," diye geride tutuyordum fakat en sonunda dün bundan vazgeçtim çünkü malum, çevrilmesini beklediğimiz çoğu kitap yıllar yıllar sonra basılıyor. Başladığım gibi bitirdim, diyebileceğim romanlar arasına oturdu tüm ihtişamıyla Dorothy Must Die. 

 Orijinal hikayeyi o kadar iyi bilen birisi değilim fakat kitabı okurken bir kere bile oturup "Şu kimdi?" ya da "Bunun başına ne gelmişti?" gibi sorular sormadım kendime. Danielle Paige, hikayeye uzak olan okuyucuları için gerekli açıklamaları yeterince yapmıştı bence. Yaşadığım tek kafa karışıklığı, ana karakterimiz Amy'nin de sık sık yaşadığı kafa karışıklığıydı. 

Önce konusundan biraz bahsedeyim: 

 Amy, tıpkı Dorothy gibi Kansas'ta yaşayan 16 yaşındaki bir genç kızdır ve bir gün, yaşadığı yer olan Flat Hill'e vuran bir kasırga nedeniyle kendisini Oz'da bulur. Amy, Dorothy'nin hikayesini biliyordur fakat kendini bulduğu Oz, kitapta anlatılan ve dünyaca bilenen Oz'a benzememektedir. Oz, anlatılan halinin daha çarpık, daha kötücül bir versiyonu gibidir. Amy, kısa bir süre içinde, bazı gelişmeler nedeniyle kendini Dorothy'yi öldürmek üzere hazırlanırken bulur çünkü Oz'un bu hale gelmesinin nedeni Dorothy'dir ve Oz'u kurtarmak istiyorlarsa, Dorothy ölmelidir.* 

Eh, karakter kendini hakkında bildikleri yalan olan bir dünyada, güvenilmez insanlar arasında bulduğu için aklı, doğal olarak bayağı karışmış durumda. Herkes sık sık ona "Kimseye güvenme. Bana bile. Sadece kendine güven," uyarıları yapıyor. Kafasının karışmış olması çok doğal. Bir yandan olup biteni kavramaya çalışırken öbür yandan ondan bekleneni yapmak için elinden geleni ardına koyuyor. FAKAT KAFASI HALA ÇOK KARIŞIK. 

Çünkü aslında kimse ona bir şeyleri tam olarak anlatmıyor ve o da bundan çok rahatsız oluyor, doğal olarak ve ben de çok rahatsız oldum. (İnsan gerçekleştirecekleri planı anlatır, değil mi? Ama YOK. Niye anlatsınlar ki? Ne gerek var canım?!

Ben Amy karakterini çok sevdim çünkü öncelikle, sürekli insanlara iğneleyici laflar etti ve bir noktada kendisinin de söylediği üzere, çenesini hayatı pahasına bile kapatamadı. Ben bu tür karakterleri nedense daha doğal, daha içten buluyorum. (Kitaplarda yani.) Eğlenceli oluyorlar ve bence Amy gibi, sürekli kafası karıştırılan bir karakterin ihtiyacı olan şey tam da bu çünkü aksi takdirde insanların verdiği yanıtların aslında pek de yanıt olmadığını nasıl söylerdi? 

Amy doğru olduğu düşündüğü şeyin peşinden gidiyor, sonuçları ne kadar ağır olursa olsun iyi olduğunu inandığını yapıyordu ve bence bazı yerlerde salakça davrandıysa da, oldukça cesur bir karakterdi.

Ayrıca, kitapta aşkın A'sından pek bahsedemiyor oluşumuz çok hoşuma gitti. Genç yetişkin kitapların çok büyük bir bölümü, aşk olmazsa olmaz kafasında, yeri gelse de gelmese de kitaba bir aşıklık, bir sevgililik durumu sıkıştırma ihtiyacı görüyorlar FAKAT Dorothy Must Die bence böyle bir hataya düşmüyordu. 

"That will never happen again," he began. 
My stomach dropped. Was it that awful? I wondered. 
"But it would be too bad if it didn't happen once," he finished. 

Tamam, kitapta hiçbir şey yoktu diyemeyiz ama olan biten aksiyonla kıyasladığımız zaman, %5'lik bir dilimi belki kaplıyordur! Ki bence bu olması gerekendi çünkü Amy ve Nox arasındaki çekimi göremedim. Bence o ikili arasında gelişen sahneler oldukça zorlamaydı ve gelecek vaat etmiyordu.

Gerçi ben Nox karakterini de pek sevemedim ya, neyse. Amy'i ne kadar canlı ve gerçek ve samimi bulduysam, Nox da o kadar ruhsuz ve sahte ve sıkıcıydı bence. Kabul, zor bir geçmişi olmuş ve kelimenin tam anlamıyla, olduğu kişi olması için yetiştirilmiş ama hikayesi, ona sempati duymamı sağlamadı pek. 

Bir de, aşağıdaki repliğin sonradan tekrar gündeme gelmemiş olması büyük bir hayal kırıklığıydı:

"Go ahead. Just try and hide from me. But I'm warning you--I could find you anywhere." 

Ayrıca, kitapların isimlerinin kitaplarda cümle olarak geçmelerini ne kadar sevdiğimi söylemiş miydim? Mesela, Dorothy Must Die bir yerlerde geçiyordu ve yazar bununla sınırlı kalmayıp, ikinci kitaba bile gönderme yapmıştı: 

"My fellow Ozians--in times like these, the Wicked will rise!" 

Kitaptaki "iyi/kötü" yani "Good/Wicked" çatışması çok hoşuma gitti: Amy'nin aklındaki fikirlerin, kavramlara ve sıfatlara yüklediği anlamların bir bir kırılması ve sonra Amy'i sorgularken bırakması ama en çok da bir karakterin aynı anda hem Good hem de Wicked olabilmesi ya da bütün o "Good is Wicked, Wicked is Good" muhabbeti... 

Ama itiraf edeyim, klişe seven yanım bütün bu Oz'u kurtarma macerasından sonra Amy'nin eve dönmesi durumunda, küçüklükten beri kavgalı olduğu kız Madison Pendleton'la arasında geçebilecek bir konuşmayı okumak istiyor. Evet, bütün beklentisi bu. (Arakçı ayıp sana.) 

* Bakınız: Dorothy Must Die

27 Mayıs 2016 Cuma

Adı: Andrew Brawley'nin Sıradışı Hikayesi
Orijinal Adı: Five Stages of Andrew Brawley
Yazarı: Shaun David Hutchingson
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 344
Goodreads Puanı: 4.04
Format: Citli
Puanım: 4/5

Her şeyini kaybetmiş bir çocuğun, umudu hastane koridorlarında kovalamasının yürek burkan ama aynı zamanda umut vadeden sıcacık hikâyesi. Andrew Brawley, ailesinin geri kalanı gibi o gece ölmüş olmalıydı. Anne ve babası ölmüştü, kız kardeşi de ama kendisi kurtulmuştu. Şimdi hastanede yaşıyor, kafeteryada çalışıyor, hemşirelerle takılıp kimsenin kullanmadığı malzeme dolaplarında uyuyor. O, neredeyse görünmez, geçmişinden, suçluluk duygusundan ve onu bulmaya çalışanlardan saklanıyor. Bir tek, yarattığı süper kahraman Hasta F'nin dünyasında teselli bulabiliyor. Sonra bir gün hastaneye vücudunun yarısı, nefret dolu sınıf arkadaşları tarafından yakılmış bir çocuk geliyor. Onun acısı Drew'yu adeta çekiyor, onda umudu, mutluluğu görüyor. Hastanenin ötesinde, acı dolu geçmişlerinden uzak bir geleceği.

Ancak Drew hayatın asla bu kadar kolay olmadığını biliyor, kurtuluş için önce ölümle yüzleşmesi ve yaptıklarının bedelini ödemesi, nasıl biri olduğu gerçeğini açıklayarak geleceğe dair tüm şansını riske atması gerekiyor…
Birkaç gündür Andrew Brawley'nin Sıradışı Hikayesi'ni nasıl yorumlayacağımı düşünüyorum çünkü Andrew'un hikayesi bence gerçekten de sıradışı

Kitaptan biraz bahsetmek gerekirse, Andrew Brawley bir hastanede yaşıyor, yaşadığı hastanenin kafeteryasında çalışıyor ve aynı zamanda ana karakterinin adını Hasta F koyduğu bir çizgi roman üzerinde çalışıyor. Günlerden bir gün hastaneye, gittiği bir partideki gençler tarafından ateşe verilen bir çocuk geliyor ve kitabımız burada başlıyor.

Bana bu kitabı merak ettiren birkaç unsur vardı: 
➤ Eren'in yorumu: "Andrew'yla tanışın. Görüp görebileceğiniz en kibar, en cana yakın ve eğer yapabilecek olsa tüm dünyayı kurtarmak için kendi hayatından vazgeçebilecek kadar muhteşem bir karakter. Keşke hepimiz dünyaya onun gözünden bakabilsek. Belki o zaman, en büyük mutlulukların aslında küçücük şeylerde saklı olduğunu görebilirdik. ..." 
➤ Andrew'un çizdiği çizgiromandan sayfaların kitapta olması. 
➤ Kitabın LGBT temalı olması. 

Kitabı okurken, ister istemez kendimi sürekli Andrew karakterini analiz etmeye çalışırken buldum; bir yandan onu tanımaya çalışıyor, bir yandan da Eren'in yorumunda anlattığı Andrew'u görmeye çalışıyordum yani. Fakat, üzülerek söylemeliyim ki, benim bu karakterde gördüklerimle Eren'inkiler pek uyuşmadı sanırım. Ha, evet, Andrew cana yakın ve kibar bir karakter ama benim için ön planda olan özellikleri bu değildi. 

Arkadaşları Lexi ve Trevor için yaptığı şeyleri okurken içim ısındı ve kendimi gülümserken buldum, onlar için bunca zahmete katlanması ve onların mutluluğu için bu kadar çabalaması çok hoşuma gitti. Ama Andrew hep kendisini dışarıda tutma çabasındaydı ve bu benim rahatsız etti. (Kitaptan değil, karakterin içinde olduğu psikolojiden rahatsız olum.) Suçluluk onu yiyip bitiriyordu ve kendisine hiç dikkat etmeyip sürekli çevresindekilerle ilgileniyordu. 

Rusty'nin olduğu sahneler gerçekten harikaydı. Onunla olan iletişiminin gelişimi, kitaplara pek sıcak bakmasa bile sadece Rusty'le vakit geçirmek için ona kitap okuması, onu anlaması ve onu Azrail'den korumayı istemesi... Her şeyiyle ben bu ikiliyi oldukça sevimli buldum. 

#LoveIsLove demek istiyorum.

   

Andrew'un güçlü ve güçsüz yanlarını okumak, onu ve dünyasını tanımak, insanlarla arasına koyduğu mesafeyi ve Hastane'nin dışındaki dünyayı ne derece ötekileştirdiğini görmek gerçekten ilginç bir yolculuktu. Bu kitapta kimse mükemmel değil ve herkesin korkuları, endişeleri, istekleri, hataları, hayalleri var. 

Şimdi diyeceksiniz, "Ezgi madem bu kadar beğendin, neden 5 değil de 4?" diye ve ben de diyeceğim ki, "Bilmiyorum." Ama gerçekten bilmiyorum. Kitabı gerçekten çok beğendim ama okurken bir şeyler eksik gibiydi. Birkaç gündür üzerinde düşünsem de adını koyamıyorum.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Yorum: Fangirl - Rainbow Rowell

Adı: Fangirl
Yazarı: Rainbow Rowell
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 4.16
Format: Ciltli
Seri: -
Puanım: 5/5


Cath bir Simon Snow hayranıdır.
Öyle ya, tüm dünya Simon Snow hayranıdır...
Ancak bu Cath için bir hayat felsefesidir ve o takipçi olma konusunda çok iyidir. İkiz kız kardeşi Wren’le çocukluklarından beri Simon Snow kitaplarını defalarca okumaktan, hayran kurgusu yazmaya kadar, kendilerini seriye adamış, annelerini kaybetmelerini de ancak bu şekilde atlatabilmişlerdir. Büyüdükçe Wren’in hayranlığı azalsa da Cath’in vazgeçmeye niyeti yoktur.
Üniversiteye gidecekleri sırada Wren, onunla aynı odada kalmak istemediğini söyleyince Cath kendi rahat dünyasının tamamen dışında, bir başına kalır. Son derece utangaç olan Cath, kendini yazdığı hayran kurgusuna kaptırmıştır. Hikâyesinde her zaman ne diyeceğini gayet iyi bilmekte ve gerçek hayatta hiç tecrübe etmediği romantizmi öyküsüne yansıtabilmektedir. Wren elinden tutmadan da Cath her şeyin üstesinden gelebilecek midir? Kendi hayatına başlamaya gerçekten hazır mıdır? Ya kendi hikâyelerini yazmaya?..
En önemlisi de Simon Snow sevdasını geride bırakma pahasına yola devam etmeyi istemekte midir?

Nasıl oldu bilmiyorum fakat bu kitabın konusu aklımda o kadar farklı kalmış ki, kitabı elime alıp da arkasını ilk okuyuşumda içten içe "Bu kitap o kitap mı?" diye düşünmeden edemedim. O ana kadar ben bu kitabı, bir kızın hakkında hayran kurguları yazdığı bir ünlüyle tanışması olarak biliyordum. (Herhalde "Tüm dünya Simon Snow hayranı," fikrinden ve kızın hayran kurgu yazıyor oluşundan yaptım bu çıkarımı, bir de kapaktan. Emin olamıyorum şu an.) Fakat o iş o iş değil elbette.  
Fangirl'ü kesinlikle okumalıyım, gibi bir düşüncem yoktu ama ilgimi biraz çekiyordu ve kapağına karşı ayrı bir sempati duyuyordum (hala da duyuyorum.) Dürüst olacağım, konusunun benim aklımdaki konu olmadığını öğrendiğimde biraz hayal kırıklığına uğradım fakat bir kitabı kafamda uydurduğum bir kurguya göre yargılayamam herhalde. 

Gayet kolay ve hızlı okunan bir kitap oldu benim için ama bir uyarı yapayım: Bu kitap herkese göre değil.

Birçok kişiyi sıkabilecek kadar uzun olmasının yanında, Pegasus Yayınları sağ olsun, "Ciltli kitabı çok kalın yapmayalım," düşüncesiyle kitabın yazılarını bir küçültmüşler, okurken sayfaya giriyordum neredeyse. Cath'in hikayesi aşırı ilginç bir hikaye değildi ama bana gerçek olduğunu hissettirdi. Genç yetişkin türündeki birçok ilişki için söylenemeyecek bir şey sanırım bu. Eğer kitap gerçek hayatta yaşanıyor olsaydı aynen bu şekilde olur hissine kapıldım.

Cath'in çevresindeki insanlarla ilişkileri, kendine dair güvensizlikleri, hayran kurgu yazmaya olan tutkusu ve sosyal açıdan çektiği sıkıntılar... Hepsi üst üste eklenerek onu bir kitap karakterinden daha fazlası yaptı gözümde. Kendimi Cath'e yakın hissettim okurken. Özellikle kurgu yazma konusundaki sıkıntıları, benim şu an çektiğim sıkıntılara yakın olduğu için Cath'in bu zorluklardan kaçması veya kendi hikayesine on binlerce kelime eklemesi ama en sonunda sorunlarını aşarak bir ödül kazanması bana umut verdi.

Wren ve Cath arasındaki ikiz ilişkisini ve uyumunu, hayatı boyunca bir şeyleri birlikte yapmış iki genç kızın ilk defa ayrı kalışını, Cath'in babasınının sağlığı için duyduğu endişeyi, anneleriyle aralarındaki durumları, kısacası Avery ailesinin başından geçenleri, okumayı gerçekten çok sevdim.

Ayrıca, kitaptaki ilişkinin çok doğru işlendiğini düşünüyorum. Birçok genç yetişkin kitabında gördüğümüzün aksine über süper yakışıklı oğlanlar çekingen kızımızın peşinden gidiyor gibi bir durum yoktu ve Cath'in iletişimde bulunduğu bütün erkekler oldukça insandı. Sanırım kitabın en çok bu yanını sevdim. Gençler arasındaki ilişkiler mükemmel gösterilmiyordu, sevgi ve saygı ile yavaş yavaş kurulan bir ilişkiydi kitaptaki.

"Çok güzelsin," dedi Cath. 
"Asıl sen güzelsin." 
"Benimle tartışma. Güzelsin işte."
Bu diyalog o kadar hoşuma gitmişti ki.

Ama yine de yer yer sıkıldığım oldu ama bunun nedeni kitabın kendisi değil, kitaptaki hayran kurgunun ana karakterleri olan Simon ve Baz'dı. Eğer bu karakterlere ilgi duymuş olsaydım sanırım bölümler arasındaki kısa alıntı paragrafları benim için son derece hoş bir deneyim olabilirdi fakat bu karakterlere hiç ısınamadım. Bu yüzden o kısımlar beni son derece sıktı. (Hatta sonlara doğru okumayıp geçtim.) 

 Bir sene sonra üniversiteye geçecek olan ve Cath'in sene başındaki endişelerinden bir kısmını içinde taşıyan bir genç kız olarak, bu kitap beni rahatlattı dersem abartıyor olmam sanırım. Şu an düşünüyorum da, kitabı bitirdikten sonra 4 puan vermiştim ama bence bu kitap 5 puanı hak ediyor. Devamı olsa okurdum.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Aylar Sonra Video! Babil.com Alışverişim


Evet, aylar aylar sonra YouTube'a video yükledim!
Çok bir açıklama yapmayacağım, o yüzdeeeen izlemek için:


Bundan sonra da videolar çekmeyi umuyorum, bakalım ^-^ Geri döndüğüm için çok mutluyum :)

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai