29 Ağustos 2016 Pazartesi

Adı: Parazit
Orijinal Adı: Disruption
Yazarı: Jessica Shirvington
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 368
Goodreads Puanı: 4.27
Seri: Disruption #1
Puanım: 5/5

Ya bir mikroçip mükemmel eşinizi bulabilseydi?
Peki ya, bu mikroçip size ve sevdiklerinize karşı kullanılabilseydi?

"Bu harikulade kitap ayaklarımı tamamen yerden kesti. Kesinlikle bağımlılık yaratıcı."
-Ya Midnight Reads-

"Heyecan verici, şaşırtıcı ve sürükleyici. Parazit'i elinizden bırakamayacaksınız."
-Booknut101-

Dokuz yıl önce Mercer Şirketi hayatı kolaylaştırmak adına bir yol geliştirdi. Başta akıllı telefonların evrimleşmiş versiyonları olarak ortaya çıkan M-Bantlar, sekiz yıl içerisinde zorunlu hale geldi. Artık M-Corp sağlığınızı, sosyal durumunuzu ve aşk hayatınızı kontrol altında tutuyordu. Sadece üç negatif sonuç alma hakkınız vardı, sonra hayatınızı mahvediyorlar, sevdiklerinizi elinizden alıp onları yeraltına, kimsenin bir daha onlardan haber alamayacağı bir yere götürüyorlardı.

İki yıl önce Maggie Stevens, en sevdiği insanlardan birisinin alınıp götürülmesini izledi ve bu olay tüm dünyasını altüst etti.

Şimdiyse onlara karşı savaşmaya hazır. Henüz bunu bilmiyorlar ama Maggie, M-Corp'un en büyük kâbusu. Mercer imparatorluğunun varisi Quentin Mercer da Maggie'nin planının kilit noktası. Ancak iki yıldır üzerinde çalıştığı tehlikeli planın parçaları yerine yavaş yavaş otururken Maggie'nin hesaba katmadığı gerçekler, dünyasını bir kere daha altüst etmek ve uğruna savaştığı her şeyi yok etmek için kuytuda bekliyorlar.

Bozulan sözlerle dolu bir dünyada Maggie'nin tutması gereken sözler en can yakıcı olanlar olabilir mi?
Jessica Shirvington'ın, Yabancı Yayınları'ndan çıkan öteki kitabı İki Hayat Arasında'yı geçen sene okumuş ve gerçekten çok beğenmiştim; o yüzden iş Parazit'e gelince, sıfır beklentiyle başlamadığımı söylemem gerek. Beklentimi yine de çok yüksek tutmamaya çalıştım. 

Parazit, ilk izlenimi gayet yüksek bir puanla atlattı. Gerek dış kapağın hoş dokusu ve ışıkta parlayan kapağı olsun, gerek kağıt cildin tasarımı olsun, ayracından tutun kitabın iç tasarımına kadar her şeyiyle beni kendine hayran bıraktı. Güzel tasarlanmış, hoş şeylere karşı sakin kalamıyorum :') 

Kitaba başlamamla bitirmem bir oldu, ki şu okul temalı iş yükünün altında ezilmemin başladığı günlerde gerçekten bu kadar hızlı bir şekilde kitap okumayı hiç beklemiyordum. Şöyle ki, cumartesi saat 16.00 civarlarında eve gittim, o akşam Parazit'e başladım, ertesi sabah kitap bitmişti. Kitap o kadar sürükleyici ve akıcıydı. (Sürükleyicilik ve akıcılık: Cümlede anlam! Bunlar hep YGS.) 

Şaka bir yana, gerçekten kitabı elimden bırakmak istemedim ve kendimi durdurmayı başardığımda da kitabı yarılamış olduğumu fark ettim. Kitaba başlamaya ilk çalıştığımda, biraz keyifsizdim ve okuldaydım, o yüzden o sırada pek iyi bir başlangıç yapamamıştım ama kafamı toparlamış bir halde başına oturduğumda gerçekten kitabın akışına kaptırdım kendimi ve aktı gitti.

Kitapta, M-Corp adındaki bir şirket tarafından üretilen M-Bant adı verilen bir çeşit bileklik, dokuz yıl önce ABD hükümeti tarafından 18 yaşını aşmış her birey için bir zorunluluk haline getiriliyor. Bu teknoloji, insanların her türlü işi yapmasını sağlıyor: Araba kullanmaktan bir şeyler satın almaya, sağlığını kontrol etmekten o kişinin "ideal eşini" bulmaya kadar aklınıza gelebilecek her şey. Ana karakterimizin babası Maggie de, bir "neg" (yani dörtten fazla insanla negatif eşleşme almış biri) olduğu gerekçesiyle Maggie ve ailesinden kopartıldığında, Maggie babasını bulmaya bir nevi yemin ediyor. Kitap da Maggie'nin ana planının başlamasından çok kısa bir süre öncesinde başlıyor.

Maggie (Margaret), birçok gençlik distopyasında görebileceğiniz tipte bir karakter olsa da, kararlılığı, kendi kendine aşıladığı bencilliği ve acımasızlığı nedeniyle bence kendini diğerlerinden az da olsa ayırmayı başarıyor. Daha ilk sayfadan kendisine ısındığım ve kitabın sonuna kadar hiçbir şekilde sevmemezlik etmediğim, dışı çok sert içi yumuşak, okurken okuyucuyu sıkmayan bir karakter. Bencil ve başkalarına zarar verebilecek kararlar veriyor, bundan pişman oluyor ama ana amacından asla sapmıyor.

Bir diğer karakterimiz ise, M-Corp'un varislerinden Quentin Mercer. Bu karakteri, spoiler vermeden nasıl anlatabilirim pek bilmiyorum açıkçası. Kitap boyunca Maggie'ye ne kadar kızdıysam Quentin yüzünden kızdım. Quentin gerçekten çok hoş bir karakter ve açıkçası onu, Maggie'yle tanışmadan önceki haliyle okumayı çok isterdim: Fera-tek adlı teknolojiden önce, sevgilisi Ivy ile çıkarken ve okulun en popüler çocuğu olarak Quentin Mercer adıyla hayatını sürdürürken. 

Maggie'den sonraki Quentin'i biliyoruz ama öncesi nasıldı acaba?

Gus ise çok ayrı bir konu. Maggie'yle bir iyiler bir kötü; Maggie'den nefret ediyor ama tam olarak nefret ettiğine hiç inanmadım ben kitabı okurken. Gus, Maggie'nin yaptığı yasa dışı işleri yaparken ona teknolojik desteği sağlayan eleman. Onu da sadece Maggie'yle birlikte geçirdiği zaman içerisinde görebildiğimiz için ve o zaman da bize Gus'ın kişiliği hakkında pek bilgi vermediği için bir şey diyemem ama genel olarak sevdiğim bir karakterdi.

Ama galiba en en en çok merak ettiğim karakter Maggie'nin ağabeyi Samuel. Kitap boyunca iki kere mi ne görüyoruz bu karakteri ama bence Maggie'yle aralarındaki ilişki üzerinde çok şey yazılabilecek, epey ilginç bir ilişkiydi. Bir süredir hiç yakın değiller ve anladığım kadarıyla hiçbir zaman pek yakın olmamışlar fakat Samuel'in Maggie'yi önemsediği bence ortada, o yüzden onun bakış açısından işlerin nasıl yürüdüğünü görmek oldukça destekleyici ve doyurucu olabilirdi. Maggie'nin babalarının gidişini nasıl karşıladığı belli, - kabullenemeyerek - ama Samuel bunla nasıl başa çıktı? 

Kitaptaki aksiyon bir an için bile durmuyor ve bu karakterler bir araya gelince bir çırpıda okunabilecek, insanı sıkmayan, farklı ve epey keyifli bir gençlik distopyası çıkıyor ortada. AYRICA, kitabın sonunu asla tahmin edemezdim! (Yani tam olarak sonu değil ama sonun başlangıcı diyelim.) Bu tarz bir şeyin olacağını öngöremeyeceğim gibi, bir başkası "Ya bak kesin böyle olacak," diye anlatsaydı bile inanmazdım: Yazar o kadar ters köşe yapıyor bence.

Tabii bunun nedeni sanırım karakterleri Maggie'nin ağzından görmemiz; eğer karakterlere yaklaşımı daha nötr biri anlatsaydı hikayeyi, belki o zaman az buçuk tahmin edebilirdim. Maggie'nin duyguları o kadar kuvvetli ki, bir noktada bu onu kör ediyor ve bu durum çok doğru bir anlatı olduğu için beğenimi kazandı.

Kısacası ikinci kitabı iple çekiyorum!!! (Duydun mu Yabancı Yayınları? Duydun mu???)

25 Ağustos 2016 Perşembe

Yorum: Kapkaranlık Ormanda - Ruth Ware

Adı: Kapkaranlık Ormanda
Orijinal Adı: In A Dark Dark Wood
Yazarı: Ruth Ware
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 376
Goodreads Puanı: 3.61
Seri: -
Puanım: 4/5
Karanlık ormanda
Karanlık, kapkaranlık bir ev vardı;
Ve o karanlık evde karanlık, kapkaranlık bir oda...
O karanlık odada...

Bazen korkulacak tek şey... insanın kendisidir. Nora on yıldır geçmişinden kaçıyordu. Evini, arkadaşlarını ve özlememesi gerektiğini düşündüğü bir hayatı geride bırakmıştı. Hiç beklemediği bir anda gelen bir bekârlığa veda partisi daveti, onu geçmişiyle yüzleşmeye zorluyordu. Bu, Nora'nın geçmişini nihayet bir kenara bırakması için bir işaret miydi? Ama bir şeyler yanlış gidiyordu. Çok ama çok yanlış... Bazı sırların sonsuza dek saklanması mümkün müydü? 

YGS ve LYS hazırlığına girdiğimden dolayı, günde 6 saat dershaneye gidiyorum, ardından da okula döndüğümde (malum yatılı okuyorum ben), 2 saat matematik dersi işliyoruz. Dersten sonra, akşama doğru, oturup en az bir saat ders çalışmaya (o gün yaptıklarımızın tekrarı ya da yepyeni bir konu üzerinde uğraşmaya) çalışıyorum. Öyle olunca saat kaçta yatarsam yatayım, gün içinde kitaplara ve kitap okumaya pek vakit ayıramıyorum.

Bunu neden anlattığıma gelirsek, eğer benim Goodreads sayfamı takip ediyorsanız, Kapkaranlık Ormanda'yı okumamın alışılmışın dışında bir süre aldığını fark edeceksinizdir. Bunun kitapla gerçekten hiçbir alakası yok, yavaşlığımın tek sorumlusu günde 8-9 saat derslerle uğraşıyor oluşumdur. Benden çok boş vakte sahip birisi bu kitabı ortalama 2-3 günde bitirecektir diye düşünüyorum.

Kapkaranlık Ormanda, bir cinayet romanı yazarı olan Nora'nın on yıldır kaçtığı geçmişiyle karşı karşıya gelmesiyle başlıyor. Nora'nın 16 yaşındayken en yakın arkadaşı olan Clare yakın zamanda evlenecek ve Nora, bekarlığa veda partisine davetli az sayıda kişiden biri. 

Romanın bir gerilim romanı olduğunu bildiğim için, kitabın en başından oldukça büyük bir dikkatle okudum, geleceğe dair ipucu olabilecek her türlü detaya pür dikkat odaklandım bile diyebilirim. (Hatta kitabı çok yavaş okuduğum için, arada bir kitabı bitirip 5 tam puan vermiş Kronik Okur'a mesaj atıyordum. Tahminlerimden bahsettiğimde - ki o noktada daha 50 sayfa okumuştum - bana "Nasıl detaylar yakalamışsın öyle," gibisinden bir cümle kurmuştu. O KADAR DİKKATLİ OKUDUM.) O yüzden kitabın sonu benim için çok da büyük bir sürpriz olmadı ama kitabın bana o şok etkisini sağlamamış olması, kitabın güzelliğinden pek bir şey eksiltmiyordu. 

Hatta, kitaptaki gizemden çok insan ilişkilerine çekildim bile diyebilirim. Kitaptaki gizem bence oldukça sağlamdı ama dediğim gibi, beni daha çok Nora'nın Clare ve James'le olan bağlantısı sarstı. Bu noktada küçük bir spoiler vereceğim çünkü anlatmak istediğim şeyi, bu şeyden bahsetmezsem anlatamam. (Ve ben bunun gayet bariz olduğunu düşündüm, yani tam olarak bir spoiler vermiyor bile olabilirim! - Ama istemiyorsanız "spoiler bitti" yazısını görene kadar aşağı inebilirsiniz.)

Şöyle ki, Clare, Nora'nın on yıl önceki eski sevgilisi olan James ile evleniyor ve Nora'nın bundan haberi ancak ve ancak bekarlığa veda partisine geldiğinde haberi oluyor. Kitabın büyük bir bölümünde, James ile Nora'nın zamanında neden ayrıldığını bilmiyoruz fakat bu ayrılığın Nora'yı yıktığı, daha ilk sayfalardan oldukça ortada. Ve bu durum içime o kadar işledi ki, anlatamam. Yazar, eski sevgilisini unutamamış ve geçmişinden ne kadar kaçsa da onun pençelerinden kurtulamamış kadın karakteri o kadar iyi işlemişti ki, yer yer kendimi Nora'nın yerine koyarken buldum kendimi ve içim burkuldu

Hani Nora'nın James'ten bahsetmek durumunda kaldığı ya da onu düşündüğü sahneleri okurken neler hissettiğimi anlatamam bile sanırım. Gerçekten, o kadar etkiledi ki beni, içten içe kendimi gelecekte Nora'nın yerinde bulmaktan korktum. O kadar etkiledi. (Beni bu kadar etkileyen bir önceki kitap Fangirl'dü, onda da ana karakteri bazı açılardan kendime fazlasıyla benzetmiştim. Ve ben Fangirl'ü okuyalı en az üç ay olmuştur.)

Spoiler bitti.

Karakterler ise birbirinden farklı, ilginç karakterlerdi. Özellikle Flo, kitabın ta en başından en sonuna kadar beni kıllandıran, başının altından bir şeyler çıkacağına inandığım bir karakterdi. Geçmişinde ne yaşadığını gerçekten merak ediyorum çünkü Clare'in dünyanı merkezi olduğunu düşünen, biri ters bir şey yapsa ya da Clare'e hoş olmayan bir şey dese hemen onun savunmasına gelen, kendisinden çok Clare için yaşayan biriydi.

Clare ise... ondan tam olarak nasıl bahsedebilirim bilmiyorum. Kitabın başından sonuna kadar nedense pek ısınamadığım bir karakterdi. Nora'nın ona karşı önyargılarının bir kısmını bu noktada üzerime aldığımı söylemek çok da yanlış olmaz sanırım. Clare'i betimleyen kısımlar o kadar birbirine tersti ki... Nora bile içinde Clare'i nasıl anlatacağını kararlaştıramıyor gibiydi.

Ana karakterimiz ise, üzerinde çok düşünmemeyi tercih ettiğim biri oldu. Gurur yüzünden hayatındaki en güzel şeyi ve gençliğinin on yılını bir nevi heba etmiş, geçmişin gölgesinde yaşadığının farkında bile olmayan, on yıl boyunca aşk acısı çeken bir karakter kendisi. Hayatı bir yere gelmiş, başarılı bir cinayet romanları yazarı, fakat buna rağmen kişisel hayatı pek iyi durumda değil. Tek başına yaşıyor, on yıldır hayatına giren sağlam bir partneri olmamış, pek arkadaşı olduğu da söylenemez. (Varsa bile kitapta bahsi hiç geçmedi, o yüzden olmadığını varsaydım.) Şahsen benim on yıl sonra olmak isteyeceğim bir yer değil Nora'nınki.

Kitabın ana olayından pek bahsetmedim biliyorum fakat onu spoiler vermeden nasıl anlatabilirim gerçekten bilmiyorum. Hani derler ya, "Anlatılmaz yaşanır," diye. Bu da "Anlatılmaz okunur," olmuş biraz. :)

Özetle kitap gerek karakterleri, gerek karakterler arası ilişkileri, gerekse olay örgüsüyle beni içine çeken ve şaşırtmayı başaramasa bile oldukça etkileyen o romanlardan biri oldu. Kesinlikle Yabancı Yayınları favorilerim arasında!

Eğer Kızımın Katiline Mektuplar hoşunuza gittiyse, Kapkaranlık Ormanda tam size göre.

Yakında: Ölüm Adası - John Dixon | GO! Kitap

Adı: Ölüm Adası
Orijinal Adı: Phoenix Island
Yazarı: John Dixon
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 462
Çıkış Tarihi: Ağustos 2016 

TELEFON YOK. MESAJ YOK. E-POSTA YOK. TELEVİZYON YOK. İNTERNET YOK. KAÇIŞ YOK.

On altı yaşındaki boks şampiyonu Carl Freeman, güçsüzleri yumruklarıyla savunmayı alışkanlık haline getirdiği için bir türlü beladan uzak duramaz. Kimsesi olmadığı için hayatı koruyucu aileler ile ıslahevleri arasında mekik dokuyarak geçen Carl, girdiği son kavgada rakiplerinin hepsini hastanelik edince çıkarıldığı mahkeme tarafından cezasını çekmek üzere dış dünyayla bağlantısı olmayan bir adaya gönderilir.

Burası bir evi, bir ailesi ve bir geleceği olmayan çocuk suçluların son durağıdır. Ülkenin uzak bir köşesine kurulmuş olan bu kamp kimsesiz çocuklara merhamet göstermeyen sadist eğitim çavuşları tarafından yönetilmektedir. On sekiz yaşına kadar burada kalmaya mahkûm edilen Carl kurallara uyup cezasını çektikten sonra hayatında yeni bir sayfa açmayı planlar, hatta burada yeni arkadaşlar edinip Octavia adındaki gizemli bir kıza âşık olur. Ama acımasız çavuşlar, yorucu eğitimler, ağır cezalar buz dağının yalnızca görünen kısmıdır. Burası aslında gidenin bir daha geri dönmediği, çocukların avlanarak ya da idam edilerek öldürüldüğü, kesimhane denilen gizli bir devlet laboratuvarında denek olarak kullanıldığı bir ölüm kampıdır. Carl diğer çocuklar tarafından avlanmadan ya da kesimhaneye gönderilmeden önce buradan kaçıp dış dünyayı bu adanın varlığından haberdar etmek ve sevdiklerini kurtarmak zorundadır.

14 Ağustos 2016 Pazar

Yorum: Biz Gayet İyiyiz - Daryl Gergory

Adı: Biz Gayet İyiyiz
Orijinal Adı: We Are All Completely Fine
Yazarı: Daryl Gregory
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 160
Goodreads Puanı: 3.77
Seri: - 
Puanım: 3/5

Dünya Fantezi Ödülü ve Shirley Jackson Ödülü sahibi. Nebula, Locus ve Sturgeon ödülleri finalisti. "Normalmiş gibi davranmak hayatı çok zorlaştırıyordu."

Harrison, Canavar Dedektifi, hikâye kitaplarından fırlamış bir kahraman. Şimdiyse otuz yaşlarında ve zamanının çoğunu uyuyamayarak geçiriyor. Stan, vücudunun bir kısmı yamyamlar tarafından yendikten sonra ufak çapta bir ün kazandı. Barbara, kemiklerinin üzerine kazınmış mesajlarla beraber yaşamaya çalışıyor. Greta, hem kana susamış bir katil hem de bir kundakçı olabilir. Nedendir bilinmez, Martin son teknoloji ürünü gözlüklerini hiç çıkarmıyor. Ve elbette, kimse onların anlattığı hikâyeleri dikkate almıyor… ta ki psikoterapist Dr. Jan Sayer onları bir araya getirene dek. Bu görünüşte çıldırmış olan kişiler bir terapi grubu oluşturursa ne olur? Irvin Yalom'un grup terapisi kitaplarından etkilenerek yazdığı, Sy-Fy kanalının haklarını opsiyonladığı bu kısa korku romanında Gregory, içimizdeki canavarlarla dışarıdakileri büyük bir cesaretle yüzleştiriyor.

Biz Gayet İyiyiz hakkında ne düşündüğümden emin olamıyorum. Kitabı bitirdiğimden beri bir kitaba, bir de önümdeki boş sayfaya bakıp bakıp duruyorum ve en sonunda net bir karara varamayacağımı fark ettim. Beğendiğim ve beğenmediğim yanlarıyla, sevdiğim bir kitap oldu Biz Gayet İyiyiz fakat eksikliğini hissettiğim şeyler, kişisel olarak göz ardı edemeyeceğim kadar yer kaplıyor aklımda.

Kitap, kimliği belirsiz bir anlatıcının, bir parçası olduğu terapi grubunu anlatmasıyla başlıyor: “En başta altı kişiydik.” Bu cümlenin sonrasında gelen 160 sayfa boyunca bir ileri bir geri gidiyoruz okuyucular olarak. Anlatıcı, bize olayların sırasını biraz değiştirerek aktarıyor geçmişi. (Bunun merak unsurunu arttırmak için yapıldığı hissine kapıldım okurken.)

Hikayenin kimin ağzından yazıldığını asla öğrenemiyoruz çünkü bölümlerin ilk paragraflarında kullanılan birinci çoğul şahıs hariç, tüm hikaye üçüncü tekil şahıstan yazılmış. Yer yer acaba anlatıcı, kim olduğuna dair ipucu verecek mi diye satırları taradıysam da ya dikkatsizliğimden ya da öyle bir ipucunun yokluğundan bir sonuca varamadım.

Karakterlerin hepsi, sıradan insanların inanmayacağı deneyimler yaşadıkları için o ya da bu şekilde toplumdan uzaklaşmışlar ve Dr Sayer tarafından bir grup terapide toplanıyorlar. Yaşananların hepsi korkunç şeyler olsa da, - yenen uzuvlar, kemiklere kazınan mesajlar, dağlanan vücutlar – kitabın kendisinin korkutucu olduğunu düşünmüyorum.

Sıra dışı karakterleri ve olay örgüsüyle, bir süredir okuduğum en farklı ve tuhaf kitaplardan biri olduğu yadsınamaz bir gerçek. Shirley Jackson Ödülü ve Dünya Fantezi Ödülü'nü En İyi Kısa Roman kategorisinde kazanması zaten bunun en iyi kanıtı fakat uzun romanları ve tekrara düşmeyen detaylı açıklamaları daha çok sevdiğim için, Biz Gayet İyiyiz beni pek tatmin etmedi. Kitapta bahsi geçen karakterler hakkında söylenebilecek daha tonla şey olduğu hissini bir türlü atamadım üzerimden kitabı bıraktığımdan beri.

Bir şeyler eksik gibiydi benim için. Daha fazlasını aradım fakat o “daha fazlası” kitapta mevcut değildi. Kitabı gerçekten sevdim ama sonlarına doğru ilerledikçe, işte bu arayış yüzünden biraz hayal kırıklığına da uğramadım değil. Eğer okuyacak farklı şeyler arıyorsanız, farklı ve tuhaf karakterler seviyorsanız veya grup terapi kurguları hoşunuza gidiyorsa, Biz Gayet İyiyiz'i okumanızı öneririm.

5 Ağustos 2016 Cuma

Adı: Beware the Wild
Yazarı: Natalie C. Parker
Yayınevi: HarperTeen
Sayfa Sayısı: 327
Goodreads Puanı: 3.77
Seri: Beware the Wild #1
Puanım: 4/5

It's an oppressively hot and sticky morning in June when Sterling and her brother, Phin, have an argument that compels him to run into the town swamp—the one that strikes fear in all the residents of Sticks, Louisiana. Phin doesn't return. Instead, a girl named Lenora May climbs out, and now Sterling is the only person in Sticks who remembers her brother ever existed.

Sterling needs to figure out what the swamp's done with her beloved brother and how Lenora May is connected to his disappearance—and loner boy Heath Durham might be the only one who can help her. 

This debut novel is full of atmosphere, twists and turns, and a swoon-worthy romance.

Beware the Wild, bana bazı açılardan Naomi Novik'in Uprooted'ını anımsatsa da, aslında iki kitap birbirinden bayağı ayrışıyor. (Bu kitap bana aynı zamanda bundan hemen önce okuduğum kitap olan The Darkest Part of the Forest'ı da anımsattı.) 

Sterling'in ağabeyi Phineas, ettikleri bir kavga sonucu kasabadaki bataklığa giriyor ve onun yerini Lenora May alıyor. Bu bataklığın insanları içine çektiği ve bir nevi yediği hakkında birçok hikaye, birçok masal var ve genel olarak kasaba halkı, bataklığın gerçekten tehlikeli olduğunu tam olarak kabul etmese bile, ondan uzak durmaları gerektiğinin farkında. O yüzden Phineas akşam eve geri dönmeyip yeri Lenora May tarafından doldurulduğunda, ağabeyini hatırlayan tek kişi olarak onu bulup geri getirmek Sterling'in başına kalıyor. 

Uprooted, "insan yiyen bataklık" temasına benzer bir şey içeriyordu, tek fark orada bahsedilen şey bir batalık değil ormandı ve Beware the Wild'dakinin aksine, Uprooted'ın dünyasında büyü somut bir gerçeklikti. Bataklık açıkçası olmasını bekleyeceğim kadar korkutucu veya ürkünç değildi ama kitabın konusu hoşuma o kadar gitti ki, okurken bu durum beni hiç rahatsız etmedi. Sterling'in, inatçılık ve Heath'in yardımı sayesinde ağabeyinin peşinden koşması gerçekten başarılı anlatılmıştı bence. Kitaptaki, "bataklık tarafından alınan birinin hafızalardan silinmesi" olayı iyi düşünülmüştü ve kurgudaki yeri epey sağlamdı. 

Karakterler hakkında biraz daha detay okuyabilseydik ama kitabı daha çok severdim diye düşünüyorum. Phineas ve Sterling arasında güçlü bir ilişki olduğunu, iki kardeş olarak aralarının epey iyi olduğunu biliyoruz fakat kitap, Phineas'ın bataklığa gitmesinin ardından başladığı için bu ilişkiyi aslında hiçbir zaman görme şansımız olmuyor. Genel olarak bu benim Phineas için endişelenmemi engellemediyse de, bazı yerlerde ağabey-kardeş ilişkilerinin nasıl işlediğini görmüş olmayı diledim. (Bu hiçbir zaman gerçekleşmedi, yazar arada Sterling'in bazı anılarını anlatsa da şahit olmak kadar etkileyici değildi okumak.) 

Onun dışında, Heath ve Sterling'in kısa da olsa bir geçmişleri var ve bence yazar bundan da bahsedebilirdi. Karakterlerin geçmişte hiçbir şey olmamış gibi ilerlemeleri hoştu, kimse bu açıdan çocukça davranmadı ve bunu başarılı buldum, ama okuyucuya daha çok detay sunulabilirdi diye düşünüyorum. Karakterler arası ilişkileri görmeyi, okumayı, anlamayı seviyorum ve bu kitap bence oldukça olay odaklıydı. 

Olay odaklı olması kötü bir şey değil ama beni o kadar da tatmin etmedi. The Darkest Part of the Forest için hissettiklerimin benzerini hissettim. Kitabın bir olay etrafında dönüyor olması güzeldi ve olay da başarıyla anlatılmıştı, ama karakterleri daha çok tanıyabilirdik. 

Ayrıca, Sterling ve Phineas'ın babası, hikayede belli bir gerilim ve trajedi yaratılmak için kullanılmıştı fakat bence yazar babalarının gidişi ve yıllar sonra o yeri dolduran üvey babalarının çocuklar üzerinde yarattığı etkiden biraz daha baksetmeliydi. Babalarının şiddet eğilimli olmasının ikili üzerinde derin yaralar bıraktığından bahsedilmişti fakat kitabın önemli bir parçası olmasındansa, "Burada da böyle bir durum var işte, ne yaparsın?" denmiş de öyle eklenmiş gibiydi. Ben açıkçası bu çatışmayı biraz daha görebilmek isterdim. 

Heath ve Sterling arasında gelişen ilişki çok hoşuma gitti. Tatlı, şirin ve oldukça doğal ilerlediği için sanırım sevdim bu kadar. Heath'in kendi sorunları vardı ve bazı kitaplarda gördüğümüz her zaman özgüvenli, ne yaptığını bilen ve 16-18 yaşlarında olmasına rağmen sanki 25-30 yıl yaşamış gibi davranan erkek karakterlerden sonra iyi bir değişiklikti. Gerçi böyle dediğime bakmayın, ikili arasındaki ilişki kitapta o kadar da ön planda değildi, yani her şey oldukça pürüzsüz ilerliyordu denebilir. 

İkinci kitabı okumayı düşünmüyorum çünkü Beware the Wild bir tek kitap olarak oldukça başarılı. Ayrıca devam kitabı Candy ile alakalı ve Candy, Sterling'in en yakın arkadaşlarından biri olmasına rağmen öyle çok aklımda kalacak ya da kalbime işleyecek bir karakter olamadı. Yani bu kitabı tek kitap olarak alacağım ve bataklığın aldığı insanları unutturduğu gibi, ikinci bir kitap olduğunu unutacağım.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Adı: Başmeleğin Gözdesi
Orijinal Adı: Archangel's Consort
Yazarı: Nalini Singh
Yayınevi: Orion
Türkçe: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 329
Goodreads Puanı: 4.24
Seri: Guild Hunter #3
Puanım: 3/5

Nalini Singh, meleklerin hüküm sürdüğü, vampirlerin onların sadık hizmetkârları olduğu ve en büyük bedeli masumların ödediği nefes kesici dünyaya geri dönüyor.

Vampir avcısı Elena Deveraux ve sevgilisi, ölümcül Başmelek Raphael New York'a geri döndüklerinde yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardı... Bir okula saldıran vampirin geride bıraktığı manzara tamamen dehşet vericiydi; ve bu daha bir başlangıçtı. Kana susamış vampirlerin sayısı bir bir artarken şehrin sokakları kana bulanmıştı. Daha da kötüsü Raphael'in kendisi de yavaş yavaş kontrolünü kaybetmeye başlamıştı; gökyüzünü açıklanamayan kara bulutlar kaplamış, yeryüzü sarılmıştı. 

Kehânet ürkütücü bir şekilde gerçekleşiyordu: Hain ve kadim bir ölümsüz diriliyordu. Vahşi rüzgârlar onun adını fısıldıyordu: Caliane. O, oğlu Raphael için geri dönmüştü. Bunun için yolunun üzerinde ne varsa yok etmeye hazırdı, ve yolunun üzerinde tek birisi vardı: Elena, oğlunun yok edilmesi gereken gözdesi...

Açıkçası kitabı beğendim mi beğenmedim mi pek emin değilim. 

Yani, karakterleri gerçekten çok seviyorum ve onlar hakkında yeni şeyler öğrenmek, gizemli geçmişlerinin parça parça ortaya çıkması hoşuma gidiyor. Bu kitapta Illium'un annesini gördüğümüz gibi, Raphael'in annesi ve ikili arasındaki ilişki hakkında daha net bir fikir ediniyoruz. Aodhan, insanlardan hala hoşlanmasa da insan içine çıkma konusunda bir çaba harcıyor. Elena ile babası, babasının ikinci eşi ve Elena'nın yarı kardeşleri arasında olaylar gelişiyor. Bunlar hep kitabın sevdiğim kısımlarıydı. Karakterler arası ilişkiler yani.

Ama aynı zamanda kitapta aksiyon adına hiçbir şey yoktu neredeyse... Tüm kitap Raphael'in annesi Caliane'in uyanması üzerine kurulu olduğu için, kitabın büyük bir bölümü bu başmeleğin uyanışıyla dünyada gerçekleşen sıradışı olayları anlatıyordu. Seller, tsunamiler, depremler, Elena'nın hayatına kastedilmesi, normal dışı davranan vampirler, falan filan, klasik Lonca Avcısı dünyası işte.

Şimdi diyebilirsiniz, "Ama Ezgi, baksana birçok olay olmuş," diye ama açıkçası olaylar olmuş gibi hissetmiyorum çünkü kitabı okurken gelişen olaylar bana pek bir şey yaşatmadı. Normalde, karakterlerle birlikte heyecanlanır karakterlerle birlikte üzülürüm fakat Archangel's Consort boyunca ara ara meraklandığım veya kitabı okumaya devam etmeyi istediğim olduysa bile, kitap genel olarak heyecanla akıp gitmedi. 

Bir de işin kötü yanı, hala A Court of Thorns and Roses'ın etkisinden çıkamadım ve ara ara Rhysand ile Raphael'i karşılaştırıyorum. (Kesin isim benzerliği yüzünden, yoksa iki karakterin tek ortak noktası çok güçlü olmaları olabilir.) Ya bu kitaba ve seriye yazık ediyormuşum gibi hissediyorum çünkü çok net bir şekilde aklım başka bir seride, (resmen kitapları aldatıyorum be) ama yapacak bir şey yok. Sonsuza dek kitap okumaktan kaçamam ya?

Not: Aodhan, Venom, Illium, Galen, Dmitri, Naasir ve Jason bence çok ilginç karakterler (gerçi neden bu yedili içinde bir kadın yok, onu yazar ileride açıklar mı merak ediyorum) ve seriye devam edersem sanırım bu karakterler hakkında daha çok şey öğrenme umuduyla devam ederim. (Ya da gelecekte seriyi eskiden sevdiğim kadar sevmeye devam edeceğimin umuduyla.) Neyse ki kitapları hızlıca okuyabiliyorum.

Çok detaylı bir yorum yapamadım fakat gerçekten, bu kitap hakkında ne düşündüğümü ve hissettiğimi çözebilmiş değilim. Verilecek doğru puan ne olur bilemediğimden en ortalama puan olan 3'ü vermeye karar verdim, o kadar bilmiyorum yani.


Not 2: Umarım kitaptaki tüm consort ifadelerini gözde kelimesiyle değiştirmemişlerdir çünkü pek alakaları yok gibi... (Çeviriyi okumayınca ben.)
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai