26 Mayıs 2017 Cuma


Adı: Beklenti
Orijinal Adı: Linger
Yazarı: Maggie Stiefvater
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 384
Gooreads Puanı: 3.92
Seri: Ürperti #2 
Puanım: 4/5

Kurt kafatasındaki insan gözleri bana suyu hatırlatıyordu: Bahar göğünü yansıtan berrak su mavisi, yağmurda bulanmış bir dere kahverengisi, yazın yosun tutmaya başladığında rengi değişen göl yeşili, karla kaplı bir nehrin grisi. Eskiden yağmurla ıslanmış huşların arasından beni izleyen sadece Sam'in gözleriydi fakat şimdi bütün sürünün bakışlarını üzerimde hissediyordum; bilinen şeylerin, söze dökülmeyen şeylerin ağırlığıyla.

Özlem
Grace ve Sam birbirlerine kavuştukları anda, bir daha ayrılmamak için savaşmak zorunda kalacaklarını anlamışlardır. Sam için bu, kurtadam geçmişiyle hesaplaşmak anlamına gelmektedir; Grace içinse gittikçe belirsizleşen bir gelecekle yüzleşmek… 

Kayıp 
Bir anda dünyalarına giren yeni kurt Cole'un geçmişi ızdırap ve tehlikeyle doludur. Genç adam kendi iblisleriyle savaşırken kurt hayatına kucak açmakta ve insanlıkla bağlarını koparmaya çalışmaktadır. 

Beklenti
Grace, Sam ve Cole için hayat iki kuvvet -kurt ve insan- arasındaki mücadeleden ibarettir; aşk ise iki farklı yüzünü hep aynı anda göstermektedir: yürek parçalayan ve mest eden, özgürleştiren ve tutsak düşüren, kışkırtan ve ürküten… Ama üç gencin dünyaları parçalanırken bile beklentileri hep aşk olacaktır… 

Beklenti'nin çok büyük bir bölümü boyunca, okurun yaptığı tek şey, kitabın adına yakışır bir biçimde beklemek. (Aslında bu duruma da çok uymuyor çünkü orijinal adı Linger ama çaktırmayın.) Bir şeyler olmasını bekliyoruz. Bir şeyler olmuyor. Biraz daha bekliyoruz. Ürperti'deki durum böyle miydi, açıkçası pek hatırlamıyorum fakat Beklenti gerçekten yavaş işleyen, ağır ağır biriken bir hikaye.

Bu tarz kitaplar okuduğumda, çoğunlukla hızlı ilerleyen ve aksiyonu pek azalmayan kitaplar okuduğumdan, Beklenti'nin ilk 100 sayfasında kitabın içine girmekte biraz zorlandım. Hikayeye Cole ne zaman tam anlamıyla dahil oldu, o zaman kitaba olan ilgim biraz daha arttı çünkü Cole yeni bir durumdu. Önceki kitaptan Grace'i, Sam'i, Isabel'i tanıyoruz fakat Cole bir bilinmeyendi. (Sadece ben değil, karakterlerimiz için de öyleydi ve) hep beraber Cole'u tanımaya çalıştık.

Beni bu kitapta rahatsız eden tek bir şey vardı, o da kitabın sürekli bakış açısı değiştiriyor olması. Kitap, dört farklı karakterin (yani Cole, Sam, Grace ve Isabel'in) ağızlarından anlatılıyordu ve özellikle başlarken bu çok can sıkıcı bir durumdu. Anlatıcı değiştiren kitaplardan genelde pek hoşlanmıyorum. Kitabın ortalarına doğru anlatıcının değişmesini umursamamaya başladım ve hikaye daha bir heyecanlı akmaya başladı.

Bu tam bir "ikinci kitap"tı. Yani çok büyük bir bölümünde aşırı kritik bir şey olmadı fakat üçüncü kitapta olabilecekler için hazırlık yaptı, gibi hissettim. Sonu az çok tahmin ettiğim ama çok da beklemediğim bir şekilde bitti ve doğrusu, devamında neler olacağını da merak ediyorum! Eğer seriye Beklenti'yle başlamış olsaydık tahminen devam kitaplarını okumayı istemezdim ama bence bir ara kitap olarak o kadar da kötü değil. (Hatta sevdiğim yanları epey fazla.)

Bir kere kitap, aklımıza bir sürü soru sokuşturup kaçıyor resmen. Bunlar biraz spoiler niteliğinde oldukları için neleri merak ettiğimi söylemeyeceğim fakat bu soruların da en büyük kaynağı aslında, dört farklı karakterin anlatıyor olması. Çünkü birbirleri hakkında gözlemler yapıyorlar ve mesela, Cole'un Isabel hakkında gözlemlediği bir şey Isabel'in anlatısında asla yer etmeyebiliyor. Bu da bence bir sonraki kitap için bir sürü ilginç olasılık yaratıyor.

Eğer Ürperti'yi okuyup sevdiyseniz ve seriye devam etmek istiyorsanız, Beklenti'nin okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ama tek başına biraz durgun ve sıkıcı. Ama sonu çok güzeldi!

13 Mayıs 2017 Cumartesi


Adı: Gölgeler
Yazarı: Alya Öztanyel
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 484
Goodreads Puanı: -
Seri: Karanlık Lise #3
Puanım: 1/5
Yarım Bıraktım

Sizce insanlar eşit mi doğar?

Sorunun cevabı sizi yeterince korkutmadıysa gölgenize sahip çıkmanızı tavsiye ederim. Bu kitapta yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış kişilerle bulunanların hikâyeleri var. Bir ressamdan tüm renklerini çalacak, en iyi müzisyene bile notalarını unutturacak gerçekler var. İçimizden beş gölgenin sıradışı hayatları, derin acıları ve aramaktan asla vazgeçmedikleri cevapları var burada. Zaman, geçmişe dönme zamanı. Güneş’ten çok öncesini, karanlıkta kalan geçmişlerini onlarla birlikte keşfetmeye hazır mısın?

Karanlık Lise’de kimse birbirini sorun etmez, çünkü orada herkes sorunludur. Ailelerinin seçimlerinin kurbanı olanlar, dışlanmışlar, dışarıda kalmışlar, sevilmemişler ya da çok sevmişler, kendini bulma yolunda bazı yanlış duraklara uğramış olanlar var burada. Sevgileri ya umut oldu derin yaralarına ya da başlarına geleceğini asla tahmin etmedikleri kadar bela açtı. Kimi zaman karanlık sokaklarda kayboldular, kimi zaman da zihinlerinde saklı kalmış korkunç anılarda yitirdiler hislerini. Peki sen kendi gölgeni bulmaya var mısın?


DNF @ 12%

Gölgeler'i sevmeyeceğimi düşünerek başlamıştım okumaya da, kitabı bu kadar hızlı yarım bırakacağımı asla tahmin edemezdim galiba. Bazı kitaplar vardır ilerledikçe açılır, güzelleşir; ama Gölgeler öyle bir başlangıç yaptı ki kendimi devamını okumaya zorlayamıyorum.

Anladığım kadarıyla Karanlık Lise'nin üçüncü kitabında Alya Öztanyel okuyucularına, serinin ilk iki kitabındaki karakterlerin geçmişlerini anlatıyor. Kitapta beş farklı anlatıcı, beş farklı bölüm var.

İlki, aslında adı Canset olan fakat bölümün başında nedense Cansu olarak belirtilen, isimdeki bu değişikliğin nedenini de hiç merak etmediğim bir kız. (Kesin bir noktada bahsi geçiyordur. Kitabı düzenlerken gözlerinden kaçmış olacak değil ya. Vardır bir olayı. Kesin.)

Şimdi sorun şu ki, kitap hem çok kötü yazılmış hem de seriden bağımsız okuyan biri için pek bir anlam ifade etmiyor. Ben Canset/Cansu karakterini tanımıyorum, tanımadığım için de geçmişinde yaşadığı şeyler aklımda bir yere oturmuyor, bana "Aa, işte bu yüzden şu şu şu şeyleri şu şekilde yaptı,"dedirtmiyor. Bunda kitabın bir suçu yok. (Ortada bir suç varsa bu da bana Gölgeler'in bağımsız olarak okunabileceğini söyleyen insanlarda ama o da suç değil tam olarak. Okunsa okunur ama okumamayı tercih ediyorum ben.)

Karakterleri tanımıyor olmama rağmen kitaba bir şans vermek istedim fakat Canset'in hayatı, küçüklüğü, tam bir Türk dizisi tadında başlayınca insanın biraz hevesi kaçıyor açıkçası. Önce, kızın nerede yaşadığından hiç bahsedilmiyor. Herkesin herkesi tanıdığı, köy tadında bir kasabada yaşadığını söylüyor kitap ama bu kasaba nerede, bilmiyoruz. Canset, birinci sınıfa gitmesine rağmen İstanbul'u hayatında hiç duymamış ki bu kız okula gidiyor.

Ben küçük bir kasabada hiç yaşamadım (hatta hiç bulunmadım bile) ama bu kız okula gidiyor. Eğer yanlışsam düzeltin lütfen, cidden bilgili değilim bu konuda ama, derslerde şehirlerin bahsi hiç mi geçmemiştir? Birinci sınıfı pek hatırlamıyorum. Geçmemiş olabilir.

Hadi bu çok önemli bir detay değil. Ama ailesi tam bir "klişe kötü üvey aile" modeli. Babası annesini dövüyor, annesi Canset'i bu durumdan korumaya çalışıyor, babasının ailesindeki herkes Canset'ten nefret ediyor. O kadar ki, toplaşıp Canset'in ezikliğine gülüyorlar:

Tek tek hepsine para verdikten sonra sıra bana geldiğinde küçük ... çantasını tekrar yerine, göğsüne koydu. 
"Bana yok mu?" 
"Küçük şeytanlara yok," dedi ve ardından bütün kuzenlerimle birlikte kahkaha atmaya başladı.

Bunu okuduğumda aklımda canlanan sahne şu: Canset ortada, kuzenleri ve babaannesi onun etrafında daire olmuş, bir yandan Canset'i işaret ediyorlar bir yandan da kahkahalarla gülüyorlar. Kamera bu sırada dönerek tek tek hepsinin yüzlerini gösteriyor ve Canset bir süre sonra buna dayanamayıp "Yeteer!" diye bağırarak uykusundan uyanıyor.

Tek fark, bu bir kabus değil ve babaannesi gerçekten de bir avuç çocukla bir olup kızın haline "kahkahalarla" gülüyor. Yani "kıza kötü davranan üvey aile" değil kafama takılan. Kötü davranma yöntemlerinden rahatsız oldum ben. Komik geldi, ciddiyetimi koruyamadım okurken.

Sonra şans bunlara gülüyor, Canset ve annesi ünlü bir moda markasının annesinin tasarımlarını beğenmesi sayesinde İstanbul'a taşınıyorlar. Buradan sonrası da tam bir, "küçük kasabadan büyük şehre gelen insan" klişesi. Annesi; parayı, şöhreti, rahatı ve özgürlüğü ilk defa İstanbul'da tadıyor. O zamana kadar ki yaşamı hep küçük kasabanın sınırları içerisinde, daha genç yaşta yaptığı bir hamileliğin ve ölen ilk eşinin ardından evlendiği Ekrem'in kısıtlayıcı dünyasıyla çizilmiş.

Kadın zıvanadan çıkıyor tabii. Ona bakmaya çalışan kişi Canset. Sonra bir noktada aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

"Bak prenses, bunu anlamak için daha çok küçüksün ama kadın olarak doğamız gereği bizim mutlaka bir erkeğe ihtiyacımız var. Ayakta durabilmek için, iyi bir hayat sürdürebilmek için... Neden babandan sonra Ekrem'le evlendiğimi sanıyorsun?" 
"Aşık olduğunu söylemiştin." 
"Yalan söyledim."

(Saçlarını yolma Ezgi, yazıktır günahtır Ezgi, yapma etme.)

Sonra neden bu kız gitti matematik öğretmenine aşık oldu??? (Ben değil, Canset.) Hayır buraya kadar bile tamam, olur öyle şeyler, sonuçta karakterin psikolojik geçmişini yazmaya çalışıyor yazar ve her ne kadar klişe olsa da gerçekte olmayacak bir durum değil kesinlikle.

Ama şu muhabbet nedir ya?

"İkimizin de isminin Can'la başlıyor olması ne tesadüf, Canset ve Caner..." 
"Okuldaki herkes size 'Can Hoca' diye sesleniyor zaten." 
"Evet ama sen öyle seslenmiyorsun."

Hani her şeyi geçtim. 28 yaşında bir matematik öğretmeninden bahsediyoruz ve şu noktada kıza ilgisi de yok. (Gelecekte oluyor mu bilmiyorum, okumadım, okumayacağım, ilgilenmiyorum.) E bu nasıl bir replik? İkimizin de ismi Can'la başlıyor. Eee yani? Sonuç?? Bu niye bu kadar ilginç bir şey??? Neden bir öğretmen böyle bir cümle kursun????

Ha bir de öğretmenin onu, Canset'in kötü sınav notu hakkında konuşmak için çağırmış olması muhabbet yani. Niye böyle saçma sapan bir şey söyleme ihtiyacı duysun ki?

Neyse. Sonuç olarak kitapta sadece 59-60 sayfa okudum ve kitap 480 sayfa. Bu 60 sayfadan sonra gerçekleşen şeyler belki burada yakındığım veya "neden?" diye kendimi paralayarak sorguladığım bazı durumları açıklıyordur. Bilemiyorum. Ama ben bu kitabı okumaya devam edemeyeceğim.

Belki serinin hayranıysanız sevebilirsiniz. Belki size bir şeyler ifade eder. Ama bana sadece zaman kaybettiriyor ve keyif de almıyorum. Olumsuz yorumlar yazmaktan da keyif almıyorum ama sadece 60 sayfada çıldırttı kitap beni.

Ha, akıcı mı? Evet akıcı. Okutuyor mu kendini? Evet okutuyor. Ama bazen akıcı ve okuması kolay olmak yeterli değil. Hatta çoğu zaman değil. Bu da o zamanlardan bir tanesi. Okusam okur muyum? Evet okurum. Peki kendime bunu yapacak mıyım? Hayır, henüz o kadar delirmedim.

9 Mayıs 2017 Salı

Yorum: Aplikasyon - Lauren Miller

 

Adı: Aplikasyon
Orijinal Adı: Free to Fall
Yazarı: Lauren Miller
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 408
Goodreads Puanı: 3.98
Seri: - 
Puanım: 4/5

Ya kiminle arkadaşlık edeceğini, hangi şarkıyı dinleyeceğini, kahveni nasıl içmen gerektiğini, kısacası nasıl bir hayat süreceğini söyleyen ve mutluluk garantili bir aplikasyon olsaydı?

Ya Özgürlüğün Bedelini Ödemek Zorunda Olmasaydın?
Apple ve Google'ın kullandığı tüm uygulamalar Gnosis adlı şirketin kontrolündedir ve şirket herkesin hayatını değiştiren bir teknolojik gelişmeye imza atmıştır: Lux; kişilere en iyi sonuçları sağlayacak kararları almaları için tasarlanmış bir aplikasyon.

Herkes gibi Rory Vaughn da mutlu, sağlıklı bir hayat sürmenin Lux'ın önerilerine uymaktan geçtiğini bilir. Elit öğrencilerin okuduğu Theden Akademisi'ne kabul edilinceyse mutluluğu garantilendiğini düşünür ancak hayaller okulunun parlak görüntüsünün altında yolunda gitmeyen bir şeyler vardır.

Bir gün Lux kullanmayan, yakışıklı North'la tanışan Rory, genç adamın farklı yaşantısından etkilenir ve kısa süre sonra Lux'ın tavsiyelerine uymamaya, onun yerine kulak vermemesi öğretilen iç sesi dinlemeye başlar. Bu kararı onu tüm dünyadan saklanan bir gerçeğe sürükleyecektir…

Aplikasyon’u ilk gördüğümde, arka kapak yazısının tamamını okumamış, sadece “Ya kiminle arkadaşlık edeceğini, hangi şarkıyı dinleyeceğini, kahveni nasıl içmen gerektiğini, kısacası nasıl bir hayat süreceğini söyleyen ve mutluluk garantili bir aplikasyon olsaydı?” cümlesine bakarak kitabı, Yabancı Yayınları’ndan çıkan Parazit’e benzetmiştim. Bu benzerlik de hoşuma gitmediğinden o dönem Aplikasyon’u okumaya başlamadım.

Kitabı yeniden ele almam dün oldu ve bu sefer kitabın tam açıklamasını okudum. Parazit’ten daha farklı olamazdı herhalde. (Ya da belki de olabilirdi, eğer iki kitapta da ana karakterin aile bireylerinden birinin durumla bağlantısı olmasaydı, tahminen birbirine iyice benzemezdi iki kitap.)

Kitaba daha en başından bağlandım. İlk iki bölüm biraz sıkıcı gelmişti; kızın okula kabul edilmesi, en yakın arkadaşıyla çok amaçsız görünen sohbetler, Rory’nin “Lux olmadan yaşamadığı” hakkında yapılan vurgular... Ama üçüncü bölüm, bomba gibi bir giriş oldu.

Çünkü bu bölümde, kitabın ana erkek karakteri North’la tanışıyoruz kdjdgs İşin şakası bir yana, yazarın bu bölümde yaptığı şeyler çok hoşuma gitti. Rory’nin North’la olan o tanışma sahnesi, birçok kitapta olanın aksine, gerçekte de böyle bir şey olabilirmiş gibi hissettirdi. Doğaldı. Ayrıca Paradiso’nun, müşterilerden Forum’da kendilerine düşük puan vermelerini istemesi çok hoşuma gitti. Okurken, “Aha işte bu çok hoş,” dedirtti kdjdj

Kurgunun ilerleyişi de bayağı hoşuma gitti. Bir genç kızın annesinin eski hazırlık okuluna gitmesinden nasıl dünya çapı bir komplo teorisine gittik, pek bir fikrim yok, ama yazar bunu bayağı aşamalı bir şekilde, insanı rahatsız etmeyen, düzgün bir ilerleyişle anlatmış. Bu tarihten bi 15-20 yıl sonrasını anlatıyor ve o yüzden anlattığı şeyler bize hiç yabancı değil aslında. Gerçekten de yıl 2030 olduğunda öyle şeyler olabilirmiş gibi hissettim kitap boyunca.

Gerçi kitap ilerledikçe ve biz “yeni okula gelen ve yeni insanlarla tanışan genç kız” olayından biraz daha farklı yerlere sürüklendikçe, Rory ve North’un ilişkisi biraz sönük kalmaya başladı. (Haklı olarak sönük kaldı, sonuçta kitapta daha önemli olaylar var.) Fakat ben ikiliden en başta aldığım elektriği alamamaya başladım. Sanki yazar, bir noktada, o ikisine eski önemi vermemeye başlamış gibi. (Ama çok belirgin veya kafaya takılacak bir şeyden bahsetmiyorum. Demek istediğim, biraz arkaplanda kaldılar ya da ben öyle hissettim.)

Ya bir de, sadece bu kitapla alakalı değil ama, ben 15-16 yaşlarındayken bu yaşlardaki gençlerin böyle büyük şeyler başarması hiç tuhaf gelmiyordu ama şu noktada 19 yaşındayım ve artık biraz zorlama geliyor? Yani demek istediğim, ben daha kendimi spora başlamaya ikna edemiyorum ve benden 3-4 yaş küçük birinin dünyayı kurtardığı fikrini kaldıramıyorum galiba djasdkj Böyle hisseden tek kişi ben değilimdir herhalde? (Di mi?)

Sonuç olarak, kurgusunu ve ilerleyişini beğendim, (bunu yukarıda söylemedim ama aslında kitap çok akıcıydı: dün bu saatlerde başladım ve bugün bu saatlerde bitiriyorum sonuçta), karakterler de genel olarak hoştu. Her ne kadar North’tan kitabın başında aldığım elektriği sonunda alamasam da djsdg Kendi türü içerisinde iyiler arasında bence Aplikasyon.

(Üzücü ama eğer ben bunu Parazit’i okuduğum dönem okusaydım kesinlikle Parazit’ten daha çok beğenirdim ve ben Parazit’e 5 puan vermiştim yanılmıyosam kdjdja Neyse artık.)

8 Mayıs 2017 Pazartesi


Adı: Uzak Varlıkların Yalnızlığı
Orijinal Adı: The Loneliness of Distant Beings
Yazarı: Kate Ling
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 324
Goodreads Puanı: 3.47
Seri: Ventura Saga #1 
Puanım: 1/5

 “Ventura Efsanesi”nin ilk kitabı Uzak Varlıkların Yalnızlığı, ütopyayla distopyayı harmanlayan, ufuk açan inanılmaz bir macera.

Seren, Ventura’da doğdu, Ventura’da büyüdü ve burada ölecek. İmkânsız görünse de güneşi, kumsalı, denizi teninde hissetmek istiyor. Bu isteklerine delilik gözüyle bakanların karşısında, akıl sağlığını korumaya, gerçeği arayışından vazgeçmemeye kararlı. Yine de insanların arasındaki bu yalnızlığı bazen Seren’i pes etme noktasına getiriyor. Ama Dom hayatına girdikten sonra, kendisi gibi biriyle tanışmış olmanın heyecanıyla hayallerine daha sıkı sarılıyor. Bir süre Seren’in güneşi Dom oluyor ve genç kız onun yörüngesinden kopamıyor. Sonunda aşkın ve doğaya inancın gücü bir yol ayrımına getiriyor onları: Bildikleri tek ev olan Ventura’da mı kalacaklar, yoksa el ele hayallerinin peşine mi düşecekler?

Kitaba daha başlarken kitabı sevmeyeceğimi anlamıştım fakat kitaba bir 100 sayfa şans tanımadan yarım bırakmak istemedim, sonra da kitap en başta korktuğumdan biraz daha iyi gider gibi olduğu için okumaya devam ettim. Aklımdaki düşünce şuydu: “Zaten 324 sayfa, hızlı bir şekilde biter.”

Hızlı bir şekilde bitti bitmesine de... ne gerek vardı ki şimdi bunu okumaya?

Beni bilen bilir, bunu kitap sohbetlerinde ara sıra dile getiririm, düzgün ele alınmış klişeler hoşuma gider yer yer. Ama bu kitap cidden çok kötüydü. Ayrıca, ondan 6 yıl sonra yayınlandığı halde bana yer yer Matched'i hatırlattı ve benzerlikleri, Uzak Varlıkların Yalnızlığı’nın orijinal bir kurgu olmasını engelleyecek kadar fazla. (Kaldı ki, bu benzerlikler olmasaydı bile bu kitabı "orijinal bir kurgu" olarak nitelendirmezdim.)

İki kitapta da, - gelecekte geçen bir distopya - hayatın, yöneticiler tarafından katı kurallarla belirlendiği bir toplum - gelecekteki eşini senin için seçen bir sistem - kural ihlali durumunda dramatik katı kurallar - ve tabii ki de “yasak aşk” adı altında kural ihlali var.

Ya her şeyi geçtim, Matched olmasaydı bile Kate Ling gerçekten bu kitabın özgün olduğunu düşünmüş mü acaba yazarken? Hayır kitapta şaşırtıcı hiçbir şey olmadı. Daha en başından, 
- Ezra'nın aslında kötü ve kendini beğenmiş biri olmadığı, sadece aile baskısı nedeniyle hayatta kalmanın ve yaşamını sürdürmenin bir yolu olarak bunu seçtiği 
- Seren'in tam bir geri zekalı olduğu 
- Dom’la bir ilişkiyi sürdürürse Seren ve ikisinin başının belaya gireceği ve bunun çok kötü sonuçları olacağı, 
- Bu durumu yaşayan tek kişinin Seren olmadığı (ve başka insanların da “doğru olmayan kişiye” zaman zaman aşık olduğu), 
- Kitabın sonunda mutlu mesut yaşayacaklar (ya da en azından yanarak ölmeyecekleri), 
- Bu kitabın baştan sona klişe olduğu, o kadar belliydi ki, son 50-60 sayfaya kadar okumayı başardıktan sonra artık gözlerim kanamaya başlamıştı. “Yeter,” diyorlardı. “Okuma artık şunu Ezgi. Bize yazık değil mi?”

Hayır bir de işin komik yanı, Seren daha 16 yaşında ve o kadar sinir bozucu ki, tüm kitap boyunca kızı sarsmak istedim. Ona göre “gemide onlara verilen sıkıcı hayatı sorgulamayan/kabul eden” herkes aptal. Ablası aptal, babası aptal, bir zamanlar yakın arkadaşı olan Emme aptal (çünkü o da bu hayattan memnun ve Ezra Lomax’la “eşleşmek” istiyor).

Ya tamam, 16 yaş ergenliğin tepede olduğu bir yaş fakat bu kızın bu halleri beni gerçekten çıldırttı. Dedim “Acaba depresyonda mı?” çünkü eğer öyle bir şey olsaydı çekilmez yanlarını kabul edip devam edecektim. (Kitap da bana depresyonu düşündürdü çünkü hikayenin açılışı, kızın büyük-büyükannesinin cenazesiydi, sonra hep mutsuz olduğundan ve Sağlık’a gitmesi gerektiğinden, herkesin onu “deli” olarak gördüğünden falan bahsetti.) Ama depresyonda gibi değildi kitapta?

Yani eğer depresyondaysa bilemiyorum, belki öyledir. (Bir an emin olamadı.)

Bir de şey çok komikti. Şimdi kızın en sonunda patladığı ve kendisiyle Dom arasındaki ilişkiyi, Ezra ile olan düğününden kaçarak tamamen ifşa ettiği noktada, şöyle bir şey diyor Dom:
“Onun karar vermek için bana ya da size ya da başka kimseye ihtiyacı yok. Hepimizden çok daha akıllı ve yetenekli. ...”
Bu noktada Dom eğer gerçek bir insan olsaydı, suratına güler ve “Seren’in ne yeteneğini, ne aklını gördün ki?” derdim. Haksız da olmazdım. İspanyolca bilen, konuşan, Dom. Gitar çalabilen, şarkı yazabilen, Dom. Hayata dair (göreceli olarak) daha sağlam fikirleri olan yine Dom.

Seren kitap boyunca sorun çıkartmak dışında ne yaptı ki? Hiçbir şey. Okulu yeni bitirmiş (kitap buna Eğitim adını vermiş, harika bir hayal gücü gerçekten) ve hiçbir şey yapmıyor. Yemek otomatı doldurma işine tayin ediliyor. Bunun çok yetenek ya da akıl gerektiren bir iş olduğunu da sanmıyorum.

Ha belki “sıkıcı hayatı istememek” ve dışarıda bir yerlerde “daha güzel” bir şeyler olduğuna dair hayal kurmak burada Seren’in akıllı olarak nitelendirilmesine neden olmuş olabilir, inanırım, ama bence kızın kitap boyunca verdiği kararlar baştan sona aptalcaydı. Kendisini tehlikeye attığı yetmedi, deliler gibi aşık olduğu Dom’u da tehlikeye attı. Çocuk ölüme bile mahkum edilebilirdi.

Tamam, kız 16 yaşında ve aptalca kararlar almasını anlayabiliyorum ama kitap bunu bana “sıradan olmamak” ya da “cesur olmak” ya da “akıllı olmak” gibi saçma sapan şekillerde sunmaya kalmasaydı keşke. Akıl bu mu? Ya bu tarz kitapların mantığının otoriteye karşı gelmek ve kazanmak olduğunu anlıyorum, yıllardır da böyle, Açlık Oyunları ve Uyumsuz’dan beri belki, belki de daha öncesinden, ama buradaki hikaye beni kanser etti okurken.

Belki eşlerinin onlar için seçiliyor olmasına ve 16-17 yaşlarındaki kızların hamile kalmasına bir itirazları olmamasına, hatta bunu desteklemelerine karşı başka bir hikaye olsaydı, kabul edebilirdim. Ama burada Seren’in karşı çıktığı şey bunlar değildi, tam olarak değil en azından. Karşı çıktığı şey, şımarık bir çocuk gibi, aşık olduktan sonra aşkının elinden alınması ve zorla başkasıyla “evlendirilmeye” çalışılmasıydı. Yani demek istediğim, aşık olmasaydı bütün bunlarla derdi pek yoktu.

Ki ben kitap içindeki sistemin de çok açığı olduğunu düşündüm. Neden Seren’in bir an önce hamileliğe başlamasını istiyorlar? Neden insanların onlar için seçilen insanla birlikte olmaları önemli? Yani seçimlerin neye göre yapıldığını asla açıklamadılar.

Maksat bir kız-bir erkek ise, neden birbirinden memnun olmayan çiftler başkalarıyla eşleşmek için başvuruda bulunamıyor?

Maksat katılımsal olarak yüksek verim almaksa, neden insanlar zaten lab ortamında döllenen yumurtalarla hamile kalıyorken, kişinin hayatının kiminle geçirdiği önemli? İnsanlar sevişerek hamile kalmıyor ki?

Maksat Seren ve Ezra’nın aileleri arasındaki bir “birleşme” ise, neden gemideki diğer herkes de bu duruma tabiiydi?

Falan da filan. Aklımda deli sorular. Hepsini tek tek yazmayacağım. Çünkü sıkıldım, çünkü yoruldum, çünkü artık başka kitaba geçip bu saçmalığı arkamda bırakmak istiyorum.

Yayınevi gönderdi ve okumazsam ayıp olur diye düşünerek elime almıştım. Sevmeyeceğimi düşünüyordum, haklı çıktım. “Okumamak mı, okuyup kötü yorum yapmak mı?” ikilemi arasında gidip gelirken Kristal Kitap’la konuştum, o da bana bazı şeyleri hatırlattı. Ben de en azından kitaba bir şans vererek, önyargılarım belki yanlış çıkar ve severim üzerinden okumaya karar verdim.

İnsanların okuyup sevebileceği bir hikaye ama ben sanırım bıktım artık bu tarz kurgulardan. Geçmişte çok okumamış olsaydım ve kitap biraz daha iyi yazılmış olsaydı sevebileceğimi biliyorum. Ama yeter artık.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Yeni Kitaplarım! (İzmir Kitap Fuarı 2017)

Önce İzmir, sonra Roma derken şu birkaç hafta pek kitap okuma şansım olmadı, okuduğumda da ucundan başlayıp devamını getiremedim🙄 ama artık İstanbul'da olduğuma göre yeniden kitaplarıma gömülebilirim! İzmir Kitap Fuarı'ndan çok kitapla dönmeyeceğime dair söz vermiştim kendime ve bu sefer gerçekten bu sözü tuttum:)


Fotoğraftakilerin bir kısmını fuarda aldım. Bitmeyen Savaş'ı @exardarkkiller'ın ısrarlı önerisi, Arcturus'a Yolculuk'u ise @eomerezer ve @emurcum'un kitap hakkında söyledikleri şeyler sonucunda aldım ve okumak için sabırsızlanıyorum.  

Kara Kitap'ı da, Suat Derviş'in kitaplarını okumaya devam etmek için aldım. Fosforlu Cevriye'den sonra güya okuyacaktım ama araya bir yıl (hatta belki de iki) girdi ve bende hala icraat yok. 😅 Neyse her şey zamanla. (Kendini avutmaya çalışıyor.) 


Caraval, bir süre önce okuyup sevdiğim bir kitap ve elimde olmasından çok memnunum.

Derindekiler: Şüphe, galiba benim ilk Deniz Erbulak kitabım olacak. Fuarda onunla tanışma şansım oldu ve çok tatlı, çok hoş birisi! ❤️  

Gölgeler konusunda ise hala kararsızım. İlk iki kitabı okumadan bu kitabı anlayacağımı pek sanmıyorum. 🙄 

Şu an okuduğum kitap bitince de, Uzak Varlıkların Yalnızlığı'na başlamayı düşünüyorum. Kısa duruyor, hızla biter herhalde. 😅

10 Nisan 2017 Pazartesi

Yorum: Hırsız (Ay Işığı, #1) - Özge Ilık

Adı: Hırsız
Yazarı: Özge Ilık
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 570
Goodreads Puanı: -
Seri: Ay Işığı #1
Puanım: 4/5

Ruhunu vücudundan çıkarıp başkalarının zihinlerine girebilen, onların anılarını değiştirebilen lise öğrencisi Nisan, yetenekli bir hırsızdır. Kendisi gibi hırsız olan en yakın arkadaşı Derin ve sırlarını bilmeyen "normal" dostları Hilal, Kuzey ve Arda dışında hiç kimsesi yoktur.

Hırsız ırkını tehdit eden bir virüs, onu ve arkadaşlarını filozof taşını dünyanın farklı yerlerinde aramaya itince, Nisan geçmişi, kendisi ve arkadaşlıkları ile ilgili bildiklerini sorgulamak zorunda kalır. Ve de en önemlisi, arkadaşlarına duyduğu sevginin sınırlarını...

Daha önce bu tarz, yerli fantastik olarak adlandırılabilecek bir tek Yeni Dünya: Ametist'i okumuştum, onu da yorumuma bakarak anlayabileceğiniz üzere pek beğenmemiştim. O yüzden Özge'nin kitabına karşı biraz önyargılıydım diyebiliriz. Ayrıca biricik DEX'imizin kitabın kapağını, şu bilimli kişisel gelişimli tuhaf "Kuantumla 40 Günde İyileşin!" tarzı kitaplar gibi tasarlamış olması da, (O tarz kitaplar seviyorsanız sözüm meclisten dışarı. Burada vurgulamak istediğim, Hırsız'ın kapağının kitaba hiç uymadığı.) benim kitaba olan önyargımın yıkılmasına pek yardımcı olmuyordu. Neyse, YGS geldi geçti, ben de artık en sonunda bu kitabı okumanın zamanı geldiğine karar verdim. İyi ki de okumuşum! Bu kitap hem çok keyifliydi, hem de bana harika bir arkadaş kazandırdı.

Şimdi, puandan da anlayabileceğiniz üzere kitaptaki her şeye bayılmadım ama yine de sevdiğim fazlasıyla çok şey vardı. Sevmediğim şeyler de, kesinlikle düzeltilebilecek ya da kitaptan elenebilecek şeylerdi. Yani kitabı kurgusuyla doğrudan bağlantılı değillerdi. (Şu an hepsini hatırlayamıyorum, çünkü ben unutkan bir patatesim ve cidden hafıza namına taşıdığım şey, kendini beş günde bir temizleyen 320 GB'lik bir harddisk. O yüzden hatırladıklarımdan ilerleyeceğiz.)

Öncelikle, özellikle kitabın başlarında, bazı cümleler çok çeviri gibiydi. Neyse ki bu durum, kitap ilerledikçe önce azaldı sonra da ya tamamen yok oldu ya da benim dikkatimi çekmeyi bıraktı. Tam olarak emin değilim ama iki türlü de göze batmayacak bir hale geldi.

Yine kitabın başlarında, karakterler birbirlerine sürekli yığınla bilgi aktarıyordu.

Burada demek istediğim şey şu. Şimdi, mesela, iki karakter kendi aralarında konuşuyor, biz de okuyucu olarak o sahnede üçüncü kişiyiz. Karakterler, yıllardır X işini yaptıkları için, X işinin 5N1K'sını epey iyi biliyorlar. (Nasıl yapacaklar, nerede yapacakları, kiminle yapacakları, vesaire.) O sahnede bu soruların cevabını bilmeyen tek bir kişi var, o da biz, yani okuyucu. "Bilgi aktarımı" dediğim şey ise, o iki karakterin, sanki bu soruların cevaplarını bilmiyorlarmış gibi birbirleriyle konuşması. Aslında orada bilgilendirdikleri birbirleri değil, okuyucu.

Ben bunun pek doğal bir bilgilendirme yöntemi olduğunu düşünmüyorum, bence biraz eğreti duruyor, ayrıca okuyucuya da o an alabileceğinden daha fazla bilgi veriyor. Ben bu tarz şeylerde genelde bilgiyi, kitapta gelişen olaylarla beraber görmeyi ya da adım adım, yavaş yavaş almayı daha çok seviyorum. :')

Kitapta güzel düşünülmüş şifreler ve bir tane şarkı vardı. Bunları Özge yazmış! Ben asla yapamam!! Çok da güzel olmuşlar!!!

Heyecan bir yana, cidden bu tarz şeyleri düşünmekte, kurgulamakta, önce parçalayıp sonra bir araya getirmekte iyi olduğunu düşünüyorum bu kitabın. Karakterler kitabın büyük bir bölümünü bir şeylerin peşinde koşturarak geçirdiler ve onları yönlendiren şifreler gerçekten başarılıydı. Eğreti durmuyorlardı, yerine getirmeleri gereken göreve cuk diye oturuyorlardı.

Ayrıca, kitabın başında Nisan'ın Kuzey'e fısıldadığı bir şarkı var, zaten onu okuduktan sonra dedim ki, "Aaa, acaba bunu Özge mi yazdı yoksa bir yerlerden alıntı mı yaptı?" Hani ben asla yazamam ya öyle şeyler, herkesi kendim gibi sanıyorum :D Kendisi yazmış. Bunu öğrendikten sonra ayrı bir heyecanlanmıştım kitabın devamı için. (Şarkı sahnesi cidden ilk bölümde falandı çünkü.)

Hırsız'ı okumam, benim kendimden beklemeyeceğim bir şekilde uzun sürdü ama bunun nedeni bence kitabın kendisi değildi. O sırada okuldaydım ve okul beni yavaş yavaş parçalara ayırıyordu can sıkıntısıyla, öyle olunca insan bazen hiçbir şey yapmak istemiyor. Bir de kitap 570 sayfa (her ne kadar ince sayfaları nedeniyle bunu belli etmese de) ve 570 sayfayı okuması da biraz vakit alıyor. Neyse ki aksiyon dolu, keyifli ve güzel yazılmış 570 sayfaydı :')

Şu an kitabı yeterince düzgün anlatamadığımı düşünüyorum. Evet, sevmediğim yanlarından bahsettim ve sevdiğim bir şeylere de değindim ama, kitaba yeterince adil davranamadım galiba. Yani şöyle diyim, kitabı bitirdikten sonra kendimi biraz eksik hissettim. Nisan'dan, Derin'den, Jay'den, Kuzey'den, Hilal'den ve hatta Arda'dan bile ayrıldığım için bir mutsuzluk vardı, kitabın sonunun getirdiği bir merak vardı, bütün bu aksiyonları geride bırakmanın getirdiği bir rahatlama vardı. Ayrıca, neredeyse tüm kitap boyunca Derin'le kendimi shipledim kdjdjad Tabii bu işin şakası.

Mesela, kitap öyle düzgün kurgulanmıştı ki, kitaptaki en büyük olaylardan birini ta en başlarda tahmin etmeme rağmen, kitaba olan ilgim gıdım azalmadı, hatta tahminimden asla emin olamadım ve ancak doğru çıktığı yere geldiğimde "Ehe ben bunu bilmiştim," diyebildim. Doğru çıkmama ihtimali de vardı. Bir de, o olayın doğrusunu öğrenmemizin tek nedeni, bunun bir ölüm kalım meselesi olmasıydı, eğer öyle olmasaydı asla öğrenemeyecektik. Bu kararlılığa, bu fedakarlığa saygı duyuyorum.

(Ya biri bana Hırsız'ın devamını fırlatabilir mi? İkinci kitabı yani. DEX lütfen artık şu ikinci kitabı basar mısınız? Lütfen?? Bakın rica ediyorum.)

Benim Özge'nin kaleminden beklentilerim var. Bunu çok fazla insan için söyleyemiyorum ve en sonunda severek takip edeceğim bir akranımla daha karşılaşmak harika bir his! Gelecekte çıkartacağı kitaplarda şimdiden gözüm var ve kesinlikle takipteyim!

16 Mart 2017 Perşembe


Adı: Yarım Kalan Bazı Aşklar
Yazarı: Ece Karaağaç
Yayınevi: Alakarga Yayınları
Sayfa Sayısı: 188
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟

“Dalından kopan bir yaprak Zeynep’in yüzüne doğru salına salına inerken Zeynep derinden, ama çok derinden, ona yaklaşmakta olan bir şeyin sesini duydu. Bütün bu gürültünün içinde bir şey, tekinsiz bir şey ona doğru hızla ilerliyordu sanki. İçinde yükselen dürtüyle gözbebekleri büyüdü. Aklının neon tabelasında tek bir cümle yanıp sönmeye başladı: Buradan hemen çıkmalıyım.”

Ece Karaağaç, bir ilk kitap için oldukça cesur bir hikâye anlatıyor Yarım Kalan Bazı Aşklar’da. Uykuyla yaşamı arasında sıkışmış Zeynep, dostluğu ve renkli yaşamıyla Arda, vicdanını hâlâ koruyabilen bir “öteki” olan Beyza… Karaağaç, hayatın her alanından seçtiği gerçek karakterlerle zenginleştirmiş anlatısını. Yarım Kalan Bazı Aşklar’ı okurken aşk, dostluk ve aile kavramlarını sorgulayacak; “insan”a olan inancınızı diri tutmayı öğreneceksiniz.

Zeynep, annesi beş ay önce öldüğünden beri uyuyamıyor. Bir gece, adını koyamadığı bir şeylerden kaçarken düşüp bayılıyor ve gözlerini açtığında kendini Arda'nın evinde buluyor. Olaylar, bunun üzerine gelişiyor ve kitapta olay ardına olay, sıkıntı ardına sıkıntı yaşanıyor. Güzel günler de yok değil tabii ki.

"Yaşadığı hayatın içine sıkışmış tüm insanlar gibi Zeynep için de bir kaçış yoluydu uyku."

Benim için Yarım Kalan Bazı Aşklar, bir anlamda bildiğim ve uzaktan tanıdığım, bir anlamda da hemen birkaç sokak ötede yaşıyor olabildiğini tahmin ettiğim insanları anlatıyordu. Annesi istedi diye sevmediği, hatta düpedüz nefret ettiği bir mesleği icra eden Zeynep; hayata neşeyle yaklaşan, mutlu ve yardımsever Arda; onu sevmeyen babasının bakımını üstlenmiş, trans bir kadın olmanın zorluklarını yüreğinde taşıyan ve sevilmek nedir unutmuş Beyza; annesinin seks işçisi olduğu gerçeğini asla atlatamamış Erhan...

Karakterler ve trajedileri ne kadar kalabalıksa ve boğucuysa, Ece Karaağaç'ın dili o kadar yalın ve duruydu bence. Su gibi, akıcı bir dili vardı ve kitap kendini okutuyordu. Durumları ve olayları, olduğu gibi ortaya koyuyor ve bu insanların yaşadığı duygular yapaylıktan uzak. Yarım Kalan Bazı Aşklar, bize, kaybettiğimizi sandığımız bir şeyi yeniden bulmanın sevincinin yarıda kesilebileceğini fakat yaşam için halen daha umut olduğunu söylüyor.

Benim kitapla tek sorunum, çok fazla konuya değinip, sadece bir tanesini uzun uzadıya ele almış olması. Oysa görmek istediğim, okumak istediğim çok fazla hikaye vardı bu 200 sayfa içerisinde. Kafamda çok fazla soru işaretiyle kalakaldım ve bu kötü bir şey değil elbette, sadece kendimi o açıdan pek tatmin olmuş hissetmiyorum.

Ece Karaağaç'ın kalemini kesinlikle sevdim ve gelecekte yazacağı kitapları okumak için sabırsızlanıyorum.

14 Mart 2017 Salı

Yorum: Süper Dadı - Betül Güçlü


Adı: Süper Dadı
Yazarı: Betül Güçlü
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 2,5

Âşıksanız;
Dağları delebilirsiniz, “Ferhat” derler,
Çölleri aşabilirsiniz, “Mecnun” derler,
Canınıza kıyabilirsiniz, “Romeo” derler,
Ya iki küçük sevimli canavarın tüm sorumluluğunu alıp, kalplerini çalar ve oradan sevdiğiniz kadına ulaşmayı başarırsanız?
İşte o zaman, “Süper Dadı” derler.
Efran’ın verdiği zorlu, eğlenceli, acılı ve sevimli mücadeleyi okurken aşk uğruna girilebilecek en güzel sınavlardan birine şahit olacaksınız.
Beril, Baler, Sare ve Efran’ın “aile”si sizi de aralarına alacak kadar sevgi dolu; gerçek bir aile olmak için kan bağından daha fazla ihtiyacımız olan tek şey de bu.

Aslında bu kitap yakın zamanda okumayı planladıklarım arasında değildi fakat kitaplığımda ne var ne yok diye bakınırken birden dikkatimi çekti ve okumak istedim. Daha önce Betül Güçlü'nün Muzlu Pastam'ını okumuştum ve pek beğendiğim söylenemezdi. (Okuduğun ilk kitabı sevmediysen neden ikincisini aldın? 🤔 diyorsanız: ikisini de aynı anda almıştım ... çünkü zeka. 😂) Muzlu Pastam'da sevemediğim birkaç şey Süper Dadı'da da vardı ama ben SD'yi daha çok sevdim açıkçası. 💁🏻

Kitabın konusunun kendi türünde orijinal olduğunu düşünüyorum, sonuçta başka hangi kitapta, koskoca CEO işini gücünü bırakıp sevdiği kadının kalbini kazanmak için çocuklarının bakıcısı olarak işe giriyor ki? Yani ben bilmiyorum varsa siz yorum atıverin bi zahmet. 😂 Bunun bir mizah kitabı olduğunu ve bazı şeylerin "saçma" gelebileceğini, amacın okuyucuyu güldürmek olduğunu aklımda tutarak okudum ve genel olarak karakterlerin davranışlarından rahatsız olmadım. Hatta yer yer tebessüm ettiğim, çocukların şebekliklerine güldüğüm bile oldu. 😁 

Ama aynı zamanda kitap fazla yüzeyseldi. Belki ben çok şey bekliyordum, emin değilim, fakat kitabın cidden tek olayı Efran'ın Beril'in kalbini kazanmaya çalışmasıydı ve 260 sayfa tamamen bundan ve çocuklarla Efran'ın komik muhabbetlerinden oluşuyordu. Belki arkaplanda bir olay ya da bir şeyler daha dönüyor olsa daha sevebilirdim fakat kitap bu haliyle fazla... basit geldi bana. 😔

Ne zaman karakterlerin psikolojik durumlarıyla ilgili bir yere değinilse, uzun (ya da bana uzun gelen) açıklamalara gidilmişti ve bu da beni biraz sıktı. Okurken detaylara dikkat etmeyi ve açıkça söylenmeyen şeyleri kendim keşfetmeyi seven biriyim, ama bu kitapta bundan hiç yoktu, o yüzden pek keyif alamadım o açıdan. 😅

Eğer türün okuyucusuysanız (ve yer yer düzeltilmesi atlanılmış yazım hatalarını görmezden gelebiliyorsanız) eğlenerek okuyabilirsiniz. Hızlı okunan, akıcı, yer yer güldüren, sevimli ve tatlış bir kitaptı. Sadece hedef kitlesi içinde yer almıyordum. 😅

Yorum: Hayatın Kıyısında - Jennifer Niven


Adı: Hayatın Kıyısında
Orijinal Adı: All the Bright Places
Yazarı: Jennifer Niven
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 384
Goodreads Puanı: 4.2
Seri: -
Puan vermedim çünkü puanlama sistemime oturtamadım.

Yaşamayı, ölmek isteyen bir çocuktan öğrenen bir kızın hikâyesi…

Ölümü büyüleyici bulan Theodore Finch sık sık kendini öldürebileceği yöntemler düşünür ancak her seferinde, küçücük bir güzellik bile ona engel olur.

Violet Markey ise yaşadığı kasabadan ve ablasının ölümünün yarattığı dayanılmaz acıdan kaçmak için mezuniyetine kalan günleri sayarak geleceği dört gözle beklemektedir.

Finch ve Violet okullarındaki çan kulesinin tepesinde karşılaştıklarında kimin kimi kurtardığı belirsizdir. Bu tuhaf ikili, bir proje ödevinde eşleştiklerinde yol onları nereye götürürse; tıpkı hayat gibi büyük, küçük, tuhaf, güzel, çirkin, şaşırtıcı yerlere giderler. Kısa süre sonra, Finch yalnızca Violet'layken kendi olabildiğini; tuhaf, eğlenceli, hayatı doyasıya yaşayabilen ve ucubelikten uzak bir gence dönüştüğünü keşfeder. Violet da yalnızca Finch'leyken günlerin hesabını tutmadan yaşayabilmektedir. Ancak Violet'ın dünyası büyürken Finch'inki küçülmektedir…

Hayatın Kıyısında'yı okumam (benim için) o kadar uzun sürdü ki, kitabı okurken şekilden şekle girdim desem yeridir.

Başları güzeldi. Karakterlerle, özellikle de Violet ve Finch'le tanıştık ve kitabın, lisede geçen çoğu gençlik kitabı gibi kendini dramada kaybetmemesi çok hoşuma gitti. Finch, o kadar sıra dışı bir karakterdi ki, okurken etkilenmeden edemedim. Anı yaşıyor, canı ne isterse onu yapıyor ve sınırların onu tutmasına izin vermiyordu. Violet ise biraz daha arada kalmış gibiydi. Bir yanda ablasının ölümünden sonra sürüklendiği yalnızlık, öteki yanda eski arkadaşları ve hayatı.

Kitabın ortaları da genel olarak keyifliydi. Violet ve Finch'in "ödev" adı altında gezdikleri yerler, sohbetleri, arkadaşlıkları ve devamında gelen her şey. Ama bir yerden sonra kitap fazla uzun gelmeye başladı ve kendimi artık bu kitabı okumayı istemezken buldum. Belki devamında geleceklerin farkına vardığımdan (ki hiç sanmıyorum) oldu bu, belki de cidden bir yerden sonra yaşananların kitaba nasıl bir katkıda bulunduğunu göremiyordum. Öyle ki, kitap artık bitsin diye kendimi parlamaya başlamıştım.

Sonu ise duygusal olduğu kadar bence tahmin edilebilirdi. Hatta o post-it notunu gördüğüm andan itibaren az çok aklımda vardı bu. Tam olarak nasıl gerçekleşeceğini bilmiyordum ama bir şeyler olacağı belliydi ve yazarın kalbimi göğüs kafesimden söküp ellerime verdiğini hissettim. (Tamam, belki bu kadar detaylı bir şekilde ve bu şiddette olmadı ama...)

Genel olarak güzeldi ve eğer o sıkıldığım yerlerde kitabı okumam bu kadar sakız gibi uzamamış olsaydı, tahminen kitabı çok daha çok sevecektim çünkü karakterlerinden tutun olay örgüsü ve verdiği mesaja kadar her şeyi çok sevdim. Karakterlerin çok büyük bir kısmı gerçek, yaşayan, kanlı canlı insanlarmış gibi hissettim okurken. Finch'in "arkadaşları" Brenda ve Charlie, Violet'in eski arkadaşları Ryan, Amanda, Roamer (çocuğun adını hatırlamıyorum bile)... Hepsinin, kitapta bize söylenmeyen veya şöyle ucundan bir çıtlatılan hikayeleri var ve insan okurken merak ediyor.

Hayatın Kıyısında eğer sadece Finch ve Violet'e odaklanmış haliyle bu kadar güzel olmasaydı, o karakterlerin hikayelerinin anlatılmamış olmasının eksikliğini çekebilirdim ama çekmedim. Güzeldi. Anlamlıydı. Okuyun. Biraz yavaş ilerliyor ama sabırlı olun.

Uzun ve daha anlamlı bir yorum yazmak isterdim ama tıkanmış gibi hissediyorum. Bu kadar oldu ancak.

5 Ocak 2017 Perşembe

Yorum: Sonat - Işılsu Gültekin


Adı: Sonat
Yazarı: Işılsu Gültekin
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 456
Seri: - 
Puanım: 🌟🌟🌟🌟

 "Pençelerini çıkarmış bir tilki, Aslan'ın karşısında ne kadar şansı olduğunu düşünüyor?" 

Hazar ve Hazan... İsimlerinin arasındaki farklı olan tek harf, hayatlarını iki yaka gibi ayıran bir köprüydü; üzerinden geçen onlarca insanın suların derinliğini görmeyen binlerce gözüne şahitlik etmiş.

İkisinin dalgası aynı müziğin notasında çarpıştı.

Adam bir suçun tehlike çanlarını fısıldarken, kadın onun bileklerine kapanan kelepçenin sesi gibiydi. Ona tutundu. Kızıl saçların dolandığı bileklerde çiçekler açtı.

Mavi güller, kadının kulaklarına adamın sözlerini fısıldadı: "İmkansız, ulaşılmaz, eşsiz..."

Sonat'ı okumamın üzerinden neredeyse bir ay geçmesine rağmen, hala kafamı yeterince toparlayıp bir yorumunu yazmadığımı fark ettiğim için oturdum şimdi bilgisayar başına. O yorum yazılacak, dedim ve işte başlıyorum. (Aslında bu noktada en büyük korkum, kitabın herhangi bir yanına haksızlık etmek. Ama galiba yorum hiç yazmazsam en büyük haksızlık o zaman olacak.)

Sonat, aslında okumayı epeydir istediğim bir kitaptı ve daha kitap sözleşmesi yapılmasından çok öncesinden beri merak ediyordum. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, Sonat'ı okumuş ve etkisi altında kalmamış tek bir insan tanımıyordum; ikincisi, Işılsu'nun kalemini, kurgularını ve bu kurguları kağıda aktarış biçimini merak ediyordum fakat bana "Onun elden geçmesi gerek, bu haliyle okuma," demesi üzerine kitaba başlamamıştım.

Kitabı üç bölüme ayırıp, üzerinde o şekilde konuşmak lazım diye düşünüyordum kitabı bitirdiğimden beri, sonra bir şey fark ettim:

sonat    Fr. sonate 
a. müz. Bir veya iki çalgı için yazılmış, üç veya dört bölümden oluşan müzik eseri.
(Kaynak: TDK)

Kitabın ilk 200 küsür sayfası, beni epey hayal kırıklığına uğrattı. Hazan'ın Hazar'la tanışmasıyla başlayan klişeler silsilesi, epey uzunca bir süre devam ederek kitabın ilk %40'ını domine ediyordu. Hazar'ın sınıfta kimseyi umursamadan sigara içmesi, okula motorlarıyla zorla giren arkadaşlarıyla, daha üçüncü dersten okulu ekmesi, bütün o "ben kötüyüm" havaları, Hazan'la Hazar'ın sürekli kavga etmelerine rağmen aynı zamanda hep bir şekilde aynı yere düşmeleri...

Ayrıca, bu sırada olup biten her şey bir ya da en fazla iki hafta içerisinde gerçekleşiyordu ve bu iki hafta içerisinde kızın başına gelmeyen kalmadı. Bu noktada, zamanın fazla yavaş geçmesi ya da olayların biraz fazla hızlı ilerlemesi okumamı epey yavaşlatıyordu ve akıcılığı engelliyordu. Bir hafta içerisinde kız Hazar'la tanıştı, Hazar onun evinde kalmaya başladı, kızın babası öldü, vs. vs. Çok detaya girmeyeceğim ama o kadar çok şey oldu ki, insan biraz soluklanıp kitaptan yavaşlamasını istiyordu.

Bu noktada sorunlar bence, olayların arasını biraz açmakla ve bazı sahneleri değiştirmekle düzeltilebilirdi. 

200 ile 300 küsür arasındaki 100 sayfa, biraz geçiş gibiydi. İlk 200 sayfanın ardından kitaba olan ilgim arttı ve Işılsu'nun kaleminin de değişmeye başladığı kısımdı zaten burası. Klişeler ortadan kalkmıştı ve (yanılmıyorsam) Sergei de kitaba zaten buralarda bir yerde girdi. (Burada şunu deme ihtiyacı duyuyorum: OF SERGEI. Kitapta Hazar ne zaman "Sikeyim Sergei," dediyse salak salak güldüğüm doğrudur çünkü nedense bu tepki bana çok komik geliyor.)*

Bu sayfalarda neler olduğunu tam olarak hatırlamıyorum fakat karakterler ne zaman Rusya'ya gitti, kitap o zaman en baştaki tuhaflığını ve aceleciliğini üzerinden attı ve bir şeyler değişmeye başladı. Ben de çok mutluyum tabii, kitap ilgimi çekmeye başlamıştı ve bazı yerlerde heyecanlanıyordum bile. Ayrıca hoşuma gitmeye başladığı için de mutluydum çünkü Sonat'ı sevemeyeceğimden korkmaya başlamıştım (sevmek istiyordum). 

300den 450'ye kadar olan son 150 sayfa ise... ben 4 puanı bu 150 sayfaya verdim arkadaşlar. HARİKAYDI. Kitap tamamen farklı bir yol çizerek insanın soluğunu kesen bir anlatıya dönüştü ve aradığım şeyi bulduğumu hissettim. İlk kısım beni hayal kırıklığına uğratmıştı, ikinci kısım biraz da olsa umutlanmamı sağlamıştı ama son 150 sayfa... 

Son 150 sayfa beni mahvetti. 

Kitabın 200-250 sayfasını okumam epey vakit almıştı, fakat 250'den sonrasını bir günde bitirdim. Öyle bir akmaya başlamıştı ki kitap, öyle bir heyecan, öyle bir merak sarmıştı ki beni. Ama aynı zamanda kitabın sonu hakkında küçük de olsa bir spoiler yemiştim, o yüzden korkarak ilerliyordum sona doğru. Herkes kitabın sonundaki mektuplarda ağladıklarını söylüyordu ve gergindim açıkçası.

Karakterler o noktaya kadar beni kendilerine bağlamayı başaramamışlardı fakat o son 150 sayfada her şey değişti. Çok ciddiyim, o son 150 sayfa için okunur bu kitap. 

Ayrıca, şöyle bir harikalığı vardı o sonun, bana Işılsu'nun bundan sonra yazacağı kitapların da ipucunu veriyor gibiydi ve bu ilk kitabıydı (hatalar, eksiklikler normal, sonuçta ilk) fakat bundan sonra gerçekten nefes kesici ve harika şeyler yazacağını düşünüyorum. [Işılsu kalemini ve kendini bulmuş sonlara doğru çünkü.]

Of sonu cidden o kadar güzeldi ki! Bitirdikten sonra bir gün kadar hiçbir şey okuyamadım, etrafta boş boş gezdim ama aradığım huzuru ve rahatlığı bir türlü bulamadım çünkü kitap bana hissettirmişti ve bana yaşatmıştı ve harikaydı ve çok güzeldi ve oofffff.

(Sanırım bu yorumu devam ettiremeyeceğim çünkü mantıklı cümleler kuramamaya başladım.)

* Sergei'nin de kitabı olacakmış galiba ve Işılsu'nun biraz konuştuğunu duymuştum üzerinde. Çok çılgın şeyler bekliyor galiba bizi :') Gerçi ne zaman yazar bilmiyorum ama olsun yine de. Sergei tuhaf bir şekilde çok sevdiğim bir karakter oldu ve heyecanla bekliyorum kitabının gelmesini.

Not: Işılsu'nun gelecek kitaplarını iple çektiğimi söyleyebilirim. Biraz daha tecrübeyle (kitabı yayına hazırlama konusunda yani) harika anlatılar çıkartacağını düşünüyorum. 

Benzer bir listeyi bu sene başında, 2015'in En İyi 15 Kitabı olarak yapmıştım. Ona da bir göz atabilirsiniz!

Malum 2016'yı geride bıraktık ve ben geçen sene neredeyse 150 kitap okudum! (Ki okuma hedefim 100 kitaptı. Kendimi bu denli aşmayı kesinlikle beklemiyordum ve elbette bu sürpriz gelişmeden hiç şikayetçi değilim!) Eh, bu kadar çok kitap arasından yılın favorilerini seçmek biraz zor olacak gibi duruyordu (zor olmadı) fakat ben yine de bu listeyi yapmak istedim. ^^

Not: 2015'te hedefimi 5 kitapla kaçırmıştım, onun acısını çıkartmış da olabilirim bu yıl. :D

Kitapları bu sene tamamen rastgele sıralamak yerine, "İngilizce okuduklarım/Çevrilmemiş olanlar" ve "Çevrilmiş olanlar/Türkçe yazılanlar" diye ikiye ayıracağım. Böylece insanlar aradıklarına birkaç saniye daha hızlı ulaşabilirler bence. 

Birinci Kısım


Sandman Cilt 1: Prelüdler & Noktürnler ve Sandman Cilt 2: Bebek Evi (Neil Gaiman)
Sandman'i çıktığı gibi alamamıştım fakat iyi ki alamamışım çünkü İstanbul Kitap Fuarı'nda iki cildini birden aldım ve ikisini de hız kesmeden arka arkaya okudum! Neil Gaiman'ın elinden çıkma olduğu için belli bir beklentim vardı elbette ve Sandman bu beklentiyi harika bir şekilde karşıladı, ayrıca çizimler ve renklendirmeler hoş bir sürprizdi. İki cildi de bayılarak okudum. (Sonuçta bu listedeler, değil mi?) Hatta açık ara bu yıl okuduğum en iyi çizgi romandı. (Sanki 8382843 farklı çizgi roman okudun Ezgi.)

Antabus (Seray Şahiner)
Bunu, özellikle Eren ve Asena'nın deli gibi övmesi üzerine, yine İstanbul Kitap Fuarı'ndan almıştım ve fuardan aldıklarım arasında, özellikle bir an önce okumak için sabırsızlandığım kitaplardandı. Pişman olmadım elbette.

Antabus, günümüz Türk toplumundan çekip çıkartılmış ve sert fakat mizahi bir dille anlatılmış bir trajedi. Ana karakter Leyla Taşçı'nın yaşayabileceği iki senaryo üzerine kurulmuş ve Leyla'nın hikayesi, gazetelerde birkaç paragrafla özetlendiğini gördüğümüz, üzerinde çok da durmadan "Vah vah" diyerek geçtiğimiz hikayelerden.

Yazarın bir kitabı daha var elimde (Hanımların Dikkatine) ve onu da bu yıl okumayı planlıyorum. 

➤ Saga (Brian K. Vaughan)
Bu yıl Saga'nın, Marmara Çizgi'den çıkan üç cildini de yalayıp yuttum. (Dördüncü cildini de sipariş ettim fakat henüz elime ulaşmadı, site bir türlü tedarik edemedi galiba.) Bu yıldan önce pek çizgi roman okumazdım fakat 2016 bana güzel sürprizler kattı, bunlardan biri de kesinlikle Saga'ydı. Hem çizimleriyle, hem hikayesiyle, hem de karakterleriyle kalbimde sağlam bir yere sahip bu çizgi roman. 

Eğer çizgi roman okumak istiyorsanız da, "Süper kahraman hikayelerinden hoşlanmıyorum" ya da "Nereden başlayacağımdan emin değilim" gibi düşünceleriniz varsa, Saga orijinal kurgusu ve harika çizimleriyle iyi bir başlangıç noktası olabilir!

Genç Elitler (Marie Lu)
Ben Efsane'yi sevmemiştim. (Daha doğrusu, sevmemek değil de, epey ortalama ve sıkıcı bulmuş, 5 üzerinden 2 puan vermiştim.) Hatta Efsane'den bahsettiğim videoyu izleyen yakın bir arkadaşım, bu capsi yapmıştı:
Fakat Genç Elitler harika bir sürpriz oldu! Bu kitabın beni bu kadar etkilemesini kesinlikle beklemiyordum, özellikle Efsane'den sonra, fakat ha-ri-kay-dı! Bir kere, ana karakterimiz "kötü olduğunun farkında olmayan bir kötü karakter" ve kitap onun başından geçenleri, araya başka karakterlerin hikayelerini sıkıştırarak anlatıyor.

Kitabın sonu sizi kesinlikle şaşırtmıyor fakat geleceğini neredeyse ta en başından bildiğiniz bu sona ulaşmak sizi yine de mahvediyor. (Sizi etmiyorsa bile beni etmişti.) Kitabı bitirdikten sonra uzunca bir süre öylece duvara bakakalmıştım, ne devam kitabına geçebildim (hala okumadım hatta) ne de başka bir kitaba başlayabildim. Hatta bir arkadaşımı arayıp yarım saat dert yandım, çünkü başka hiçbir şey yapacak halim kalmamıştı.

Suçluyorum (Emile Zola)
Bu, sonradan kitaplaştırılmış bir açık mektup. Fransa'da bundan bir süre önce yaşanmış bir olay üzerine yazıyor bunu Emile Zola. Ben bu kitabı çok sevdim çünkü hem Emile Zola'nın cesaretine hayran kaldım, hem de Can Yayınları'nın hazırladığı bilgilendirici baskıya. Hatta bunu okuduktan sonra "Neden daha önce tanışmadım ki ben bu yazarla?" diye hayıflandım ve ertesi haftalardan birinde gidip bir romanını satın aldım. (Ha sorarsanız hala okumadım ama neyse, alıştım artık.)

(Çektiğim daha güzel fotoğraflardan hiçbirini bulamadım, elimde bir tek bu vardı.)

Şahmeran (Öznur Yıldırım)
Hem blogumda hem de Goodreads hesabımda, bu kitabın epey uzunca bir yorumu var, o yüzden sadece kısa bir şekilde demek istediğim şu ki: Bu kitabın benim için manevi değeri çok büyük ve eğer bu listeye koymasaydım eksik hissederdim. :') Kitap hakkındaki detaylı görüşlerimi zaten yorumda okuyabilirsiniz. 

Keşke Senden Nefret Edebilseydim (Lucy Christopher)
Bu kitap çok farklıydı. Ana karakterimiz (adını hatırlayamıyorum şu an) bir gün kaçırılıyor ve bir çölün ortasına, kaçacak hiçbir yerin, avazı çıktığı kadar bağırsa duyacak hiç kimsenin olmadığı ve tek başına hayatta kalma şansının sıfır olduğu bir yere getiriliyor. Kitap, işte bu karakterin yavaş yavaş ve aylar içerisinde onu kaçıran kişiye aşık olmasını bir mektup şeklinde anlatıyor. Ama o kadar farklı, o kadar gerçekçiydi ki, insan olayların içine çekilmeden duramıyor. Gerçekten çok güzeldi.

Fosforlu Cevriye (Suat Derviş)
Bu kitabı Pilli Kütüphane'nin bitmek bilmeyen ısrarları üzerine almış ve okumuştum, iyi ki de böyle yapmışım. Kitap, bedenini satarak yaşamını devam ettiren Cevriye'nin başından geçenleri anlatıyor ve ben bu kadar naif bir başka kitap daha okuduğumu hiç sanmıyorum. Birkaç gün etkisinden çıkmamıştım ve hala aklıma geldiğinde içime bir burukluk oturur. Kesinlikle okunması gerektiğini düşünüyorum ve özellikle bu sene (2017'de) yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.

Kuşatma (Brandon Sanderson)
Geçen sene okuduğum tek Sanderson kitabının Kuşatma olması biraz üzücü ama 2017'de harika kitaplar okuyacağım anlamına geliyor bu, o yüzden o kadar da üzücü değil. :P Son İmparatorluk'la başlayan Sissoylu serisinin ikinci kitabı Kuşatma. İlk kitap kadar bomba bitmese de, ben yine de ilk kitap kadar çok sevdim! (Gerçi şu ana kadar Sanderson'ın yazdığı ve beğenmediğim bir kitaba rastlamadım ama neyse.) (Ezgi sadece üç kitabını okudun adamın.) Bu seriyi kesinlikle okuyun!

Gurur ve Önyargı (Jane Austen)
Bu kitabı okumak için bunca sene beklemiş olmam şaşırtıcı biraz ama ne yapayım, dilinin anlaşılması zor olacağından ve kitaptan pek de bir şey alamayacağımdan endişe ediyordum galiba. Gerçi tam tersi oldu. İş Bankası'nın Hasan Ali Yücel klasikler dizisini yavaş yavaş okumaya başlayayım istemiştim ve Gurur ve Önyargı da dizinin ilk kitabı olduğu için hemen sepetime eklendi. Kısa sürede de okudum zaten. Korktuğumun aksine son derece anlaşılır ve okuması keyifli bir kitaptı, gerçekten epey beğendim. (Sonuçta bu listede yer alıyor.)

İkinci Kısım


➤ The Demon King (Cinda Williams Chima)
Bu yazarla nasıl bu kadar geç tanıştım ben?! Pegasus Yayınları, geçtiğimiz sene içerisinde bu yazarın bir başka serisinin ilk kitabı olan Savaşçı Varis'i çıkarttığından beri o kitabı okumak istiyordum fakat bir türlü denk getirip kitabı alamamıştım. Öyle olunca ve ekitaplarını da o dönem bulamayınca, ben de The Demon King'den başlama kararı aldım ve gerçekten kitaba hayran kaldım. Bu sene kesinlikle seriyi bitirmem gerek, o kadar iyiydi ki anlatamam bile. Yurtdışında bu yazara hayran olmalarını çok çok iyi anladım yani :') 

➤ This Savage Song (VE Schwab)
Bu kitap hakkında en çok duyduğum şey "İçinde aşk yok!!" idi ve "Ne demek aşk yok?" diye düşünüp duruyordum çünkü genelde içinde biraz bile aşk içermeyen YA kitapları çok fazla ilgi görmüyor ve Victoria Schwab'ın kitapları son birkaç senedir bayağı patlamış durumda. Sonra kitabı okudum ve yazarın yarattığı dünyaya ve karakterlere ve HER ŞEYE hayran kaldım. Daha önce bir başka serisinin ilk kitabını okuduğumda, o kitabı da çok beğenmiştim fakat This Savage Song çok farklıydı. O kadar yaratıcı, o kadar güzel işlenmiş, o kadar harikaydı ki! Umarım bir an önce çevrilir de kitaplığıma yerleştirme şansı yakalarım.

➤ The Fill-in Boyfriend (Kasie West)
Ya ben normalde bu tarz, "gençlik aşk hikayeleri" kitaplarından pek hoşlanmıyorum. Bana çok sıradan, sıkıcı ve tahmin edilebilir geliyorlar. Fakat The Fill-in Boyfriend o kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar şirindi ki, insanın içi ısınıyor. Ben zaten Kasie West'in kalemini ve kitaplarını çok seviyorum (bir tek On the Fence'i sevememiştim), o yüzden bu kitabı bu kadar sevmek bir sürpriz olmadı ama yine de... Gerçekten çok tatlıydı. Bu tarz şirin kitaplar arıyorsanız ve İngilizce'yle de aranız iyiyse, bu kitabı kesinlikle öneriyorum.


➤ A Court of Mist and Fury (Sarah J Maas)
Bu kitabı nasıl anlatacağım bilmiyorum gerçekten. İlk kitabı epey sevmiştim fakat bu ikinci kitap tamamen bambaşka bir şeydi, zaten kitapları Amazon.com'dan satın alıp paraya kıymamın nedeni de tamamen bu ikinci kitap. HARİKAYDI. Sarah J Maas, ACOMAF'la gerçekten kendini aşmıştı. İlk kitap DEX'ten çıktı ve ikinci kitap da yakın zamanda çıkacak. Eğer ilk kitabı okuyup öyle çok harika bulmadıysanız bile ikinci kitaba bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum çünkü gerçekten çok çok çok iyiydi. AğaplfaşfkşŞKASDŞFKJ.

Bir yerden sonra beynim çalışmayı reddediyor galiba. Sanki benim için yazılmıştı kitap, o kadar beğendim yani. Öyle diyim ben. :')))))

Üçüncü kitabın adı da A Court of Wings and Ruin. İnsan korkuyor neler okuyacağımdan...
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai