10 Nisan 2017 Pazartesi

Yorum: Hırsız (Ay Işığı, #1) - Özge Ilık

Adı: Hırsız
Yazarı: Özge Ilık
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 570
Goodreads Puanı: -
Seri: Ay Işığı #1
Puanım: 4/5

Ruhunu vücudundan çıkarıp başkalarının zihinlerine girebilen, onların anılarını değiştirebilen lise öğrencisi Nisan, yetenekli bir hırsızdır. Kendisi gibi hırsız olan en yakın arkadaşı Derin ve sırlarını bilmeyen "normal" dostları Hilal, Kuzey ve Arda dışında hiç kimsesi yoktur.

Hırsız ırkını tehdit eden bir virüs, onu ve arkadaşlarını filozof taşını dünyanın farklı yerlerinde aramaya itince, Nisan geçmişi, kendisi ve arkadaşlıkları ile ilgili bildiklerini sorgulamak zorunda kalır. Ve de en önemlisi, arkadaşlarına duyduğu sevginin sınırlarını...

Daha önce bu tarz, yerli fantastik olarak adlandırılabilecek bir tek Yeni Dünya: Ametist'i okumuştum, onu da yorumuma bakarak anlayabileceğiniz üzere pek beğenmemiştim. O yüzden Özge'nin kitabına karşı biraz önyargılıydım diyebiliriz. Ayrıca biricik DEX'imizin kitabın kapağını, şu bilimli kişisel gelişimli tuhaf "Kuantumla 40 Günde İyileşin!" tarzı kitaplar gibi tasarlamış olması da, (O tarz kitaplar seviyorsanız sözüm meclisten dışarı. Burada vurgulamak istediğim, Hırsız'ın kapağının kitaba hiç uymadığı.) benim kitaba olan önyargımın yıkılmasına pek yardımcı olmuyordu. Neyse, YGS geldi geçti, ben de artık en sonunda bu kitabı okumanın zamanı geldiğine karar verdim. İyi ki de okumuşum! Bu kitap hem çok keyifliydi, hem de bana harika bir arkadaş kazandırdı.

Şimdi, puandan da anlayabileceğiniz üzere kitaptaki her şeye bayılmadım ama yine de sevdiğim fazlasıyla çok şey vardı. Sevmediğim şeyler de, kesinlikle düzeltilebilecek ya da kitaptan elenebilecek şeylerdi. Yani kitabı kurgusuyla doğrudan bağlantılı değillerdi. (Şu an hepsini hatırlayamıyorum, çünkü ben unutkan bir patatesim ve cidden hafıza namına taşıdığım şey, kendini beş günde bir temizleyen 320 GB'lik bir harddisk. O yüzden hatırladıklarımdan ilerleyeceğiz.)

Öncelikle, özellikle kitabın başlarında, bazı cümleler çok çeviri gibiydi. Neyse ki bu durum, kitap ilerledikçe önce azaldı sonra da ya tamamen yok oldu ya da benim dikkatimi çekmeyi bıraktı. Tam olarak emin değilim ama iki türlü de göze batmayacak bir hale geldi.

Yine kitabın başlarında, karakterler birbirlerine sürekli yığınla bilgi aktarıyordu.

Burada demek istediğim şey şu. Şimdi, mesela, iki karakter kendi aralarında konuşuyor, biz de okuyucu olarak o sahnede üçüncü kişiyiz. Karakterler, yıllardır X işini yaptıkları için, X işinin 5N1K'sını epey iyi biliyorlar. (Nasıl yapacaklar, nerede yapacakları, kiminle yapacakları, vesaire.) O sahnede bu soruların cevabını bilmeyen tek bir kişi var, o da biz, yani okuyucu. "Bilgi aktarımı" dediğim şey ise, o iki karakterin, sanki bu soruların cevaplarını bilmiyorlarmış gibi birbirleriyle konuşması. Aslında orada bilgilendirdikleri birbirleri değil, okuyucu.

Ben bunun pek doğal bir bilgilendirme yöntemi olduğunu düşünmüyorum, bence biraz eğreti duruyor, ayrıca okuyucuya da o an alabileceğinden daha fazla bilgi veriyor. Ben bu tarz şeylerde genelde bilgiyi, kitapta gelişen olaylarla beraber görmeyi ya da adım adım, yavaş yavaş almayı daha çok seviyorum. :')

Kitapta güzel düşünülmüş şifreler ve bir tane şarkı vardı. Bunları Özge yazmış! Ben asla yapamam!! Çok da güzel olmuşlar!!!

Heyecan bir yana, cidden bu tarz şeyleri düşünmekte, kurgulamakta, önce parçalayıp sonra bir araya getirmekte iyi olduğunu düşünüyorum bu kitabın. Karakterler kitabın büyük bir bölümünü bir şeylerin peşinde koşturarak geçirdiler ve onları yönlendiren şifreler gerçekten başarılıydı. Eğreti durmuyorlardı, yerine getirmeleri gereken göreve cuk diye oturuyorlardı.

Ayrıca, kitabın başında Nisan'ın Kuzey'e fısıldadığı bir şarkı var, zaten onu okuduktan sonra dedim ki, "Aaa, acaba bunu Özge mi yazdı yoksa bir yerlerden alıntı mı yaptı?" Hani ben asla yazamam ya öyle şeyler, herkesi kendim gibi sanıyorum :D Kendisi yazmış. Bunu öğrendikten sonra ayrı bir heyecanlanmıştım kitabın devamı için. (Şarkı sahnesi cidden ilk bölümde falandı çünkü.)

Hırsız'ı okumam, benim kendimden beklemeyeceğim bir şekilde uzun sürdü ama bunun nedeni bence kitabın kendisi değildi. O sırada okuldaydım ve okul beni yavaş yavaş parçalara ayırıyordu can sıkıntısıyla, öyle olunca insan bazen hiçbir şey yapmak istemiyor. Bir de kitap 570 sayfa (her ne kadar ince sayfaları nedeniyle bunu belli etmese de) ve 570 sayfayı okuması da biraz vakit alıyor. Neyse ki aksiyon dolu, keyifli ve güzel yazılmış 570 sayfaydı :')

Şu an kitabı yeterince düzgün anlatamadığımı düşünüyorum. Evet, sevmediğim yanlarından bahsettim ve sevdiğim bir şeylere de değindim ama, kitaba yeterince adil davranamadım galiba. Yani şöyle diyim, kitabı bitirdikten sonra kendimi biraz eksik hissettim. Nisan'dan, Derin'den, Jay'den, Kuzey'den, Hilal'den ve hatta Arda'dan bile ayrıldığım için bir mutsuzluk vardı, kitabın sonunun getirdiği bir merak vardı, bütün bu aksiyonları geride bırakmanın getirdiği bir rahatlama vardı. Ayrıca, neredeyse tüm kitap boyunca Derin'le kendimi shipledim kdjdjad Tabii bu işin şakası.

Mesela, kitap öyle düzgün kurgulanmıştı ki, kitaptaki en büyük olaylardan birini ta en başlarda tahmin etmeme rağmen, kitaba olan ilgim gıdım azalmadı, hatta tahminimden asla emin olamadım ve ancak doğru çıktığı yere geldiğimde "Ehe ben bunu bilmiştim," diyebildim. Doğru çıkmama ihtimali de vardı. Bir de, o olayın doğrusunu öğrenmemizin tek nedeni, bunun bir ölüm kalım meselesi olmasıydı, eğer öyle olmasaydı asla öğrenemeyecektik. Bu kararlılığa, bu fedakarlığa saygı duyuyorum.

(Ya biri bana Hırsız'ın devamını fırlatabilir mi? İkinci kitabı yani. DEX lütfen artık şu ikinci kitabı basar mısınız? Lütfen?? Bakın rica ediyorum.)

Benim Özge'nin kaleminden beklentilerim var. Bunu çok fazla insan için söyleyemiyorum ve en sonunda severek takip edeceğim bir akranımla daha karşılaşmak harika bir his! Gelecekte çıkartacağı kitaplarda şimdiden gözüm var ve kesinlikle takipteyim!

16 Mart 2017 Perşembe


Adı: Yarım Kalan Bazı Aşklar
Yazarı: Ece Karaağaç
Yayınevi: Alakarga Yayınları
Sayfa Sayısı: 188
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟

“Dalından kopan bir yaprak Zeynep’in yüzüne doğru salına salına inerken Zeynep derinden, ama çok derinden, ona yaklaşmakta olan bir şeyin sesini duydu. Bütün bu gürültünün içinde bir şey, tekinsiz bir şey ona doğru hızla ilerliyordu sanki. İçinde yükselen dürtüyle gözbebekleri büyüdü. Aklının neon tabelasında tek bir cümle yanıp sönmeye başladı: Buradan hemen çıkmalıyım.”

Ece Karaağaç, bir ilk kitap için oldukça cesur bir hikâye anlatıyor Yarım Kalan Bazı Aşklar’da. Uykuyla yaşamı arasında sıkışmış Zeynep, dostluğu ve renkli yaşamıyla Arda, vicdanını hâlâ koruyabilen bir “öteki” olan Beyza… Karaağaç, hayatın her alanından seçtiği gerçek karakterlerle zenginleştirmiş anlatısını. Yarım Kalan Bazı Aşklar’ı okurken aşk, dostluk ve aile kavramlarını sorgulayacak; “insan”a olan inancınızı diri tutmayı öğreneceksiniz.

Zeynep, annesi beş ay önce öldüğünden beri uyuyamıyor. Bir gece, adını koyamadığı bir şeylerden kaçarken düşüp bayılıyor ve gözlerini açtığında kendini Arda'nın evinde buluyor. Olaylar, bunun üzerine gelişiyor ve kitapta olay ardına olay, sıkıntı ardına sıkıntı yaşanıyor. Güzel günler de yok değil tabii ki.

"Yaşadığı hayatın içine sıkışmış tüm insanlar gibi Zeynep için de bir kaçış yoluydu uyku."

Benim için Yarım Kalan Bazı Aşklar, bir anlamda bildiğim ve uzaktan tanıdığım, bir anlamda da hemen birkaç sokak ötede yaşıyor olabildiğini tahmin ettiğim insanları anlatıyordu. Annesi istedi diye sevmediği, hatta düpedüz nefret ettiği bir mesleği icra eden Zeynep; hayata neşeyle yaklaşan, mutlu ve yardımsever Arda; onu sevmeyen babasının bakımını üstlenmiş, trans bir kadın olmanın zorluklarını yüreğinde taşıyan ve sevilmek nedir unutmuş Beyza; annesinin seks işçisi olduğu gerçeğini asla atlatamamış Erhan...

Karakterler ve trajedileri ne kadar kalabalıksa ve boğucuysa, Ece Karaağaç'ın dili o kadar yalın ve duruydu bence. Su gibi, akıcı bir dili vardı ve kitap kendini okutuyordu. Durumları ve olayları, olduğu gibi ortaya koyuyor ve bu insanların yaşadığı duygular yapaylıktan uzak. Yarım Kalan Bazı Aşklar, bize, kaybettiğimizi sandığımız bir şeyi yeniden bulmanın sevincinin yarıda kesilebileceğini fakat yaşam için halen daha umut olduğunu söylüyor.

Benim kitapla tek sorunum, çok fazla konuya değinip, sadece bir tanesini uzun uzadıya ele almış olması. Oysa görmek istediğim, okumak istediğim çok fazla hikaye vardı bu 200 sayfa içerisinde. Kafamda çok fazla soru işaretiyle kalakaldım ve bu kötü bir şey değil elbette, sadece kendimi o açıdan pek tatmin olmuş hissetmiyorum.

Ece Karaağaç'ın kalemini kesinlikle sevdim ve gelecekte yazacağı kitapları okumak için sabırsızlanıyorum.

14 Mart 2017 Salı

Yorum: Süper Dadı - Betül Güçlü


Adı: Süper Dadı
Yazarı: Betül Güçlü
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 2,5

Âşıksanız;
Dağları delebilirsiniz, “Ferhat” derler,
Çölleri aşabilirsiniz, “Mecnun” derler,
Canınıza kıyabilirsiniz, “Romeo” derler,
Ya iki küçük sevimli canavarın tüm sorumluluğunu alıp, kalplerini çalar ve oradan sevdiğiniz kadına ulaşmayı başarırsanız?
İşte o zaman, “Süper Dadı” derler.
Efran’ın verdiği zorlu, eğlenceli, acılı ve sevimli mücadeleyi okurken aşk uğruna girilebilecek en güzel sınavlardan birine şahit olacaksınız.
Beril, Baler, Sare ve Efran’ın “aile”si sizi de aralarına alacak kadar sevgi dolu; gerçek bir aile olmak için kan bağından daha fazla ihtiyacımız olan tek şey de bu.

Aslında bu kitap yakın zamanda okumayı planladıklarım arasında değildi fakat kitaplığımda ne var ne yok diye bakınırken birden dikkatimi çekti ve okumak istedim. Daha önce Betül Güçlü'nün Muzlu Pastam'ını okumuştum ve pek beğendiğim söylenemezdi. (Okuduğun ilk kitabı sevmediysen neden ikincisini aldın? 🤔 diyorsanız: ikisini de aynı anda almıştım ... çünkü zeka. 😂) Muzlu Pastam'da sevemediğim birkaç şey Süper Dadı'da da vardı ama ben SD'yi daha çok sevdim açıkçası. 💁🏻

Kitabın konusunun kendi türünde orijinal olduğunu düşünüyorum, sonuçta başka hangi kitapta, koskoca CEO işini gücünü bırakıp sevdiği kadının kalbini kazanmak için çocuklarının bakıcısı olarak işe giriyor ki? Yani ben bilmiyorum varsa siz yorum atıverin bi zahmet. 😂 Bunun bir mizah kitabı olduğunu ve bazı şeylerin "saçma" gelebileceğini, amacın okuyucuyu güldürmek olduğunu aklımda tutarak okudum ve genel olarak karakterlerin davranışlarından rahatsız olmadım. Hatta yer yer tebessüm ettiğim, çocukların şebekliklerine güldüğüm bile oldu. 😁 

Ama aynı zamanda kitap fazla yüzeyseldi. Belki ben çok şey bekliyordum, emin değilim, fakat kitabın cidden tek olayı Efran'ın Beril'in kalbini kazanmaya çalışmasıydı ve 260 sayfa tamamen bundan ve çocuklarla Efran'ın komik muhabbetlerinden oluşuyordu. Belki arkaplanda bir olay ya da bir şeyler daha dönüyor olsa daha sevebilirdim fakat kitap bu haliyle fazla... basit geldi bana. 😔

Ne zaman karakterlerin psikolojik durumlarıyla ilgili bir yere değinilse, uzun (ya da bana uzun gelen) açıklamalara gidilmişti ve bu da beni biraz sıktı. Okurken detaylara dikkat etmeyi ve açıkça söylenmeyen şeyleri kendim keşfetmeyi seven biriyim, ama bu kitapta bundan hiç yoktu, o yüzden pek keyif alamadım o açıdan. 😅

Eğer türün okuyucusuysanız (ve yer yer düzeltilmesi atlanılmış yazım hatalarını görmezden gelebiliyorsanız) eğlenerek okuyabilirsiniz. Hızlı okunan, akıcı, yer yer güldüren, sevimli ve tatlış bir kitaptı. Sadece hedef kitlesi içinde yer almıyordum. 😅

Yorum: Hayatın Kıyısında - Jennifer Niven


Adı: Hayatın Kıyısında
Orijinal Adı: All the Bright Places
Yazarı: Jennifer Niven
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 384
Goodreads Puanı: 4.2
Seri: -
Puan vermedim çünkü puanlama sistemime oturtamadım.

Yaşamayı, ölmek isteyen bir çocuktan öğrenen bir kızın hikâyesi…

Ölümü büyüleyici bulan Theodore Finch sık sık kendini öldürebileceği yöntemler düşünür ancak her seferinde, küçücük bir güzellik bile ona engel olur.

Violet Markey ise yaşadığı kasabadan ve ablasının ölümünün yarattığı dayanılmaz acıdan kaçmak için mezuniyetine kalan günleri sayarak geleceği dört gözle beklemektedir.

Finch ve Violet okullarındaki çan kulesinin tepesinde karşılaştıklarında kimin kimi kurtardığı belirsizdir. Bu tuhaf ikili, bir proje ödevinde eşleştiklerinde yol onları nereye götürürse; tıpkı hayat gibi büyük, küçük, tuhaf, güzel, çirkin, şaşırtıcı yerlere giderler. Kısa süre sonra, Finch yalnızca Violet'layken kendi olabildiğini; tuhaf, eğlenceli, hayatı doyasıya yaşayabilen ve ucubelikten uzak bir gence dönüştüğünü keşfeder. Violet da yalnızca Finch'leyken günlerin hesabını tutmadan yaşayabilmektedir. Ancak Violet'ın dünyası büyürken Finch'inki küçülmektedir…

Hayatın Kıyısında'yı okumam (benim için) o kadar uzun sürdü ki, kitabı okurken şekilden şekle girdim desem yeridir.

Başları güzeldi. Karakterlerle, özellikle de Violet ve Finch'le tanıştık ve kitabın, lisede geçen çoğu gençlik kitabı gibi kendini dramada kaybetmemesi çok hoşuma gitti. Finch, o kadar sıra dışı bir karakterdi ki, okurken etkilenmeden edemedim. Anı yaşıyor, canı ne isterse onu yapıyor ve sınırların onu tutmasına izin vermiyordu. Violet ise biraz daha arada kalmış gibiydi. Bir yanda ablasının ölümünden sonra sürüklendiği yalnızlık, öteki yanda eski arkadaşları ve hayatı.

Kitabın ortaları da genel olarak keyifliydi. Violet ve Finch'in "ödev" adı altında gezdikleri yerler, sohbetleri, arkadaşlıkları ve devamında gelen her şey. Ama bir yerden sonra kitap fazla uzun gelmeye başladı ve kendimi artık bu kitabı okumayı istemezken buldum. Belki devamında geleceklerin farkına vardığımdan (ki hiç sanmıyorum) oldu bu, belki de cidden bir yerden sonra yaşananların kitaba nasıl bir katkıda bulunduğunu göremiyordum. Öyle ki, kitap artık bitsin diye kendimi parlamaya başlamıştım.

Sonu ise duygusal olduğu kadar bence tahmin edilebilirdi. Hatta o post-it notunu gördüğüm andan itibaren az çok aklımda vardı bu. Tam olarak nasıl gerçekleşeceğini bilmiyordum ama bir şeyler olacağı belliydi ve yazarın kalbimi göğüs kafesimden söküp ellerime verdiğini hissettim. (Tamam, belki bu kadar detaylı bir şekilde ve bu şiddette olmadı ama...)

Genel olarak güzeldi ve eğer o sıkıldığım yerlerde kitabı okumam bu kadar sakız gibi uzamamış olsaydı, tahminen kitabı çok daha çok sevecektim çünkü karakterlerinden tutun olay örgüsü ve verdiği mesaja kadar her şeyi çok sevdim. Karakterlerin çok büyük bir kısmı gerçek, yaşayan, kanlı canlı insanlarmış gibi hissettim okurken. Finch'in "arkadaşları" Brenda ve Charlie, Violet'in eski arkadaşları Ryan, Amanda, Roamer (çocuğun adını hatırlamıyorum bile)... Hepsinin, kitapta bize söylenmeyen veya şöyle ucundan bir çıtlatılan hikayeleri var ve insan okurken merak ediyor.

Hayatın Kıyısında eğer sadece Finch ve Violet'e odaklanmış haliyle bu kadar güzel olmasaydı, o karakterlerin hikayelerinin anlatılmamış olmasının eksikliğini çekebilirdim ama çekmedim. Güzeldi. Anlamlıydı. Okuyun. Biraz yavaş ilerliyor ama sabırlı olun.

Uzun ve daha anlamlı bir yorum yazmak isterdim ama tıkanmış gibi hissediyorum. Bu kadar oldu ancak.

5 Ocak 2017 Perşembe

Yorum: Sonat - Işılsu Gültekin


Adı: Sonat
Yazarı: Işılsu Gültekin
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 456
Seri: - 
Puanım: 🌟🌟🌟🌟

 "Pençelerini çıkarmış bir tilki, Aslan'ın karşısında ne kadar şansı olduğunu düşünüyor?" 

Hazar ve Hazan... İsimlerinin arasındaki farklı olan tek harf, hayatlarını iki yaka gibi ayıran bir köprüydü; üzerinden geçen onlarca insanın suların derinliğini görmeyen binlerce gözüne şahitlik etmiş.

İkisinin dalgası aynı müziğin notasında çarpıştı.

Adam bir suçun tehlike çanlarını fısıldarken, kadın onun bileklerine kapanan kelepçenin sesi gibiydi. Ona tutundu. Kızıl saçların dolandığı bileklerde çiçekler açtı.

Mavi güller, kadının kulaklarına adamın sözlerini fısıldadı: "İmkansız, ulaşılmaz, eşsiz..."

Sonat'ı okumamın üzerinden neredeyse bir ay geçmesine rağmen, hala kafamı yeterince toparlayıp bir yorumunu yazmadığımı fark ettiğim için oturdum şimdi bilgisayar başına. O yorum yazılacak, dedim ve işte başlıyorum. (Aslında bu noktada en büyük korkum, kitabın herhangi bir yanına haksızlık etmek. Ama galiba yorum hiç yazmazsam en büyük haksızlık o zaman olacak.)

Sonat, aslında okumayı epeydir istediğim bir kitaptı ve daha kitap sözleşmesi yapılmasından çok öncesinden beri merak ediyordum. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, Sonat'ı okumuş ve etkisi altında kalmamış tek bir insan tanımıyordum; ikincisi, Işılsu'nun kalemini, kurgularını ve bu kurguları kağıda aktarış biçimini merak ediyordum fakat bana "Onun elden geçmesi gerek, bu haliyle okuma," demesi üzerine kitaba başlamamıştım.

Kitabı üç bölüme ayırıp, üzerinde o şekilde konuşmak lazım diye düşünüyordum kitabı bitirdiğimden beri, sonra bir şey fark ettim:

sonat    Fr. sonate 
a. müz. Bir veya iki çalgı için yazılmış, üç veya dört bölümden oluşan müzik eseri.
(Kaynak: TDK)

Kitabın ilk 200 küsür sayfası, beni epey hayal kırıklığına uğrattı. Hazan'ın Hazar'la tanışmasıyla başlayan klişeler silsilesi, epey uzunca bir süre devam ederek kitabın ilk %40'ını domine ediyordu. Hazar'ın sınıfta kimseyi umursamadan sigara içmesi, okula motorlarıyla zorla giren arkadaşlarıyla, daha üçüncü dersten okulu ekmesi, bütün o "ben kötüyüm" havaları, Hazan'la Hazar'ın sürekli kavga etmelerine rağmen aynı zamanda hep bir şekilde aynı yere düşmeleri...

Ayrıca, bu sırada olup biten her şey bir ya da en fazla iki hafta içerisinde gerçekleşiyordu ve bu iki hafta içerisinde kızın başına gelmeyen kalmadı. Bu noktada, zamanın fazla yavaş geçmesi ya da olayların biraz fazla hızlı ilerlemesi okumamı epey yavaşlatıyordu ve akıcılığı engelliyordu. Bir hafta içerisinde kız Hazar'la tanıştı, Hazar onun evinde kalmaya başladı, kızın babası öldü, vs. vs. Çok detaya girmeyeceğim ama o kadar çok şey oldu ki, insan biraz soluklanıp kitaptan yavaşlamasını istiyordu.

Bu noktada sorunlar bence, olayların arasını biraz açmakla ve bazı sahneleri değiştirmekle düzeltilebilirdi. 

200 ile 300 küsür arasındaki 100 sayfa, biraz geçiş gibiydi. İlk 200 sayfanın ardından kitaba olan ilgim arttı ve Işılsu'nun kaleminin de değişmeye başladığı kısımdı zaten burası. Klişeler ortadan kalkmıştı ve (yanılmıyorsam) Sergei de kitaba zaten buralarda bir yerde girdi. (Burada şunu deme ihtiyacı duyuyorum: OF SERGEI. Kitapta Hazar ne zaman "Sikeyim Sergei," dediyse salak salak güldüğüm doğrudur çünkü nedense bu tepki bana çok komik geliyor.)*

Bu sayfalarda neler olduğunu tam olarak hatırlamıyorum fakat karakterler ne zaman Rusya'ya gitti, kitap o zaman en baştaki tuhaflığını ve aceleciliğini üzerinden attı ve bir şeyler değişmeye başladı. Ben de çok mutluyum tabii, kitap ilgimi çekmeye başlamıştı ve bazı yerlerde heyecanlanıyordum bile. Ayrıca hoşuma gitmeye başladığı için de mutluydum çünkü Sonat'ı sevemeyeceğimden korkmaya başlamıştım (sevmek istiyordum). 

300den 450'ye kadar olan son 150 sayfa ise... ben 4 puanı bu 150 sayfaya verdim arkadaşlar. HARİKAYDI. Kitap tamamen farklı bir yol çizerek insanın soluğunu kesen bir anlatıya dönüştü ve aradığım şeyi bulduğumu hissettim. İlk kısım beni hayal kırıklığına uğratmıştı, ikinci kısım biraz da olsa umutlanmamı sağlamıştı ama son 150 sayfa... 

Son 150 sayfa beni mahvetti. 

Kitabın 200-250 sayfasını okumam epey vakit almıştı, fakat 250'den sonrasını bir günde bitirdim. Öyle bir akmaya başlamıştı ki kitap, öyle bir heyecan, öyle bir merak sarmıştı ki beni. Ama aynı zamanda kitabın sonu hakkında küçük de olsa bir spoiler yemiştim, o yüzden korkarak ilerliyordum sona doğru. Herkes kitabın sonundaki mektuplarda ağladıklarını söylüyordu ve gergindim açıkçası.

Karakterler o noktaya kadar beni kendilerine bağlamayı başaramamışlardı fakat o son 150 sayfada her şey değişti. Çok ciddiyim, o son 150 sayfa için okunur bu kitap. 

Ayrıca, şöyle bir harikalığı vardı o sonun, bana Işılsu'nun bundan sonra yazacağı kitapların da ipucunu veriyor gibiydi ve bu ilk kitabıydı (hatalar, eksiklikler normal, sonuçta ilk) fakat bundan sonra gerçekten nefes kesici ve harika şeyler yazacağını düşünüyorum. [Işılsu kalemini ve kendini bulmuş sonlara doğru çünkü.]

Of sonu cidden o kadar güzeldi ki! Bitirdikten sonra bir gün kadar hiçbir şey okuyamadım, etrafta boş boş gezdim ama aradığım huzuru ve rahatlığı bir türlü bulamadım çünkü kitap bana hissettirmişti ve bana yaşatmıştı ve harikaydı ve çok güzeldi ve oofffff.

(Sanırım bu yorumu devam ettiremeyeceğim çünkü mantıklı cümleler kuramamaya başladım.)

* Sergei'nin de kitabı olacakmış galiba ve Işılsu'nun biraz konuştuğunu duymuştum üzerinde. Çok çılgın şeyler bekliyor galiba bizi :') Gerçi ne zaman yazar bilmiyorum ama olsun yine de. Sergei tuhaf bir şekilde çok sevdiğim bir karakter oldu ve heyecanla bekliyorum kitabının gelmesini.

Not: Işılsu'nun gelecek kitaplarını iple çektiğimi söyleyebilirim. Biraz daha tecrübeyle (kitabı yayına hazırlama konusunda yani) harika anlatılar çıkartacağını düşünüyorum. 

Benzer bir listeyi bu sene başında, 2015'in En İyi 15 Kitabı olarak yapmıştım. Ona da bir göz atabilirsiniz!

Malum 2016'yı geride bıraktık ve ben geçen sene neredeyse 150 kitap okudum! (Ki okuma hedefim 100 kitaptı. Kendimi bu denli aşmayı kesinlikle beklemiyordum ve elbette bu sürpriz gelişmeden hiç şikayetçi değilim!) Eh, bu kadar çok kitap arasından yılın favorilerini seçmek biraz zor olacak gibi duruyordu (zor olmadı) fakat ben yine de bu listeyi yapmak istedim. ^^

Not: 2015'te hedefimi 5 kitapla kaçırmıştım, onun acısını çıkartmış da olabilirim bu yıl. :D

Kitapları bu sene tamamen rastgele sıralamak yerine, "İngilizce okuduklarım/Çevrilmemiş olanlar" ve "Çevrilmiş olanlar/Türkçe yazılanlar" diye ikiye ayıracağım. Böylece insanlar aradıklarına birkaç saniye daha hızlı ulaşabilirler bence. 

Birinci Kısım


Sandman Cilt 1: Prelüdler & Noktürnler ve Sandman Cilt 2: Bebek Evi (Neil Gaiman)
Sandman'i çıktığı gibi alamamıştım fakat iyi ki alamamışım çünkü İstanbul Kitap Fuarı'nda iki cildini birden aldım ve ikisini de hız kesmeden arka arkaya okudum! Neil Gaiman'ın elinden çıkma olduğu için belli bir beklentim vardı elbette ve Sandman bu beklentiyi harika bir şekilde karşıladı, ayrıca çizimler ve renklendirmeler hoş bir sürprizdi. İki cildi de bayılarak okudum. (Sonuçta bu listedeler, değil mi?) Hatta açık ara bu yıl okuduğum en iyi çizgi romandı. (Sanki 8382843 farklı çizgi roman okudun Ezgi.)

Antabus (Seray Şahiner)
Bunu, özellikle Eren ve Asena'nın deli gibi övmesi üzerine, yine İstanbul Kitap Fuarı'ndan almıştım ve fuardan aldıklarım arasında, özellikle bir an önce okumak için sabırsızlandığım kitaplardandı. Pişman olmadım elbette.

Antabus, günümüz Türk toplumundan çekip çıkartılmış ve sert fakat mizahi bir dille anlatılmış bir trajedi. Ana karakter Leyla Taşçı'nın yaşayabileceği iki senaryo üzerine kurulmuş ve Leyla'nın hikayesi, gazetelerde birkaç paragrafla özetlendiğini gördüğümüz, üzerinde çok da durmadan "Vah vah" diyerek geçtiğimiz hikayelerden.

Yazarın bir kitabı daha var elimde (Hanımların Dikkatine) ve onu da bu yıl okumayı planlıyorum. 

➤ Saga (Brian K. Vaughan)
Bu yıl Saga'nın, Marmara Çizgi'den çıkan üç cildini de yalayıp yuttum. (Dördüncü cildini de sipariş ettim fakat henüz elime ulaşmadı, site bir türlü tedarik edemedi galiba.) Bu yıldan önce pek çizgi roman okumazdım fakat 2016 bana güzel sürprizler kattı, bunlardan biri de kesinlikle Saga'ydı. Hem çizimleriyle, hem hikayesiyle, hem de karakterleriyle kalbimde sağlam bir yere sahip bu çizgi roman. 

Eğer çizgi roman okumak istiyorsanız da, "Süper kahraman hikayelerinden hoşlanmıyorum" ya da "Nereden başlayacağımdan emin değilim" gibi düşünceleriniz varsa, Saga orijinal kurgusu ve harika çizimleriyle iyi bir başlangıç noktası olabilir!

Genç Elitler (Marie Lu)
Ben Efsane'yi sevmemiştim. (Daha doğrusu, sevmemek değil de, epey ortalama ve sıkıcı bulmuş, 5 üzerinden 2 puan vermiştim.) Hatta Efsane'den bahsettiğim videoyu izleyen yakın bir arkadaşım, bu capsi yapmıştı:
Fakat Genç Elitler harika bir sürpriz oldu! Bu kitabın beni bu kadar etkilemesini kesinlikle beklemiyordum, özellikle Efsane'den sonra, fakat ha-ri-kay-dı! Bir kere, ana karakterimiz "kötü olduğunun farkında olmayan bir kötü karakter" ve kitap onun başından geçenleri, araya başka karakterlerin hikayelerini sıkıştırarak anlatıyor.

Kitabın sonu sizi kesinlikle şaşırtmıyor fakat geleceğini neredeyse ta en başından bildiğiniz bu sona ulaşmak sizi yine de mahvediyor. (Sizi etmiyorsa bile beni etmişti.) Kitabı bitirdikten sonra uzunca bir süre öylece duvara bakakalmıştım, ne devam kitabına geçebildim (hala okumadım hatta) ne de başka bir kitaba başlayabildim. Hatta bir arkadaşımı arayıp yarım saat dert yandım, çünkü başka hiçbir şey yapacak halim kalmamıştı.

Suçluyorum (Emile Zola)
Bu, sonradan kitaplaştırılmış bir açık mektup. Fransa'da bundan bir süre önce yaşanmış bir olay üzerine yazıyor bunu Emile Zola. Ben bu kitabı çok sevdim çünkü hem Emile Zola'nın cesaretine hayran kaldım, hem de Can Yayınları'nın hazırladığı bilgilendirici baskıya. Hatta bunu okuduktan sonra "Neden daha önce tanışmadım ki ben bu yazarla?" diye hayıflandım ve ertesi haftalardan birinde gidip bir romanını satın aldım. (Ha sorarsanız hala okumadım ama neyse, alıştım artık.)

(Çektiğim daha güzel fotoğraflardan hiçbirini bulamadım, elimde bir tek bu vardı.)

Şahmeran (Öznur Yıldırım)
Hem blogumda hem de Goodreads hesabımda, bu kitabın epey uzunca bir yorumu var, o yüzden sadece kısa bir şekilde demek istediğim şu ki: Bu kitabın benim için manevi değeri çok büyük ve eğer bu listeye koymasaydım eksik hissederdim. :') Kitap hakkındaki detaylı görüşlerimi zaten yorumda okuyabilirsiniz. 

Keşke Senden Nefret Edebilseydim (Lucy Christopher)
Bu kitap çok farklıydı. Ana karakterimiz (adını hatırlayamıyorum şu an) bir gün kaçırılıyor ve bir çölün ortasına, kaçacak hiçbir yerin, avazı çıktığı kadar bağırsa duyacak hiç kimsenin olmadığı ve tek başına hayatta kalma şansının sıfır olduğu bir yere getiriliyor. Kitap, işte bu karakterin yavaş yavaş ve aylar içerisinde onu kaçıran kişiye aşık olmasını bir mektup şeklinde anlatıyor. Ama o kadar farklı, o kadar gerçekçiydi ki, insan olayların içine çekilmeden duramıyor. Gerçekten çok güzeldi.

Fosforlu Cevriye (Suat Derviş)
Bu kitabı Pilli Kütüphane'nin bitmek bilmeyen ısrarları üzerine almış ve okumuştum, iyi ki de böyle yapmışım. Kitap, bedenini satarak yaşamını devam ettiren Cevriye'nin başından geçenleri anlatıyor ve ben bu kadar naif bir başka kitap daha okuduğumu hiç sanmıyorum. Birkaç gün etkisinden çıkmamıştım ve hala aklıma geldiğinde içime bir burukluk oturur. Kesinlikle okunması gerektiğini düşünüyorum ve özellikle bu sene (2017'de) yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.

Kuşatma (Brandon Sanderson)
Geçen sene okuduğum tek Sanderson kitabının Kuşatma olması biraz üzücü ama 2017'de harika kitaplar okuyacağım anlamına geliyor bu, o yüzden o kadar da üzücü değil. :P Son İmparatorluk'la başlayan Sissoylu serisinin ikinci kitabı Kuşatma. İlk kitap kadar bomba bitmese de, ben yine de ilk kitap kadar çok sevdim! (Gerçi şu ana kadar Sanderson'ın yazdığı ve beğenmediğim bir kitaba rastlamadım ama neyse.) (Ezgi sadece üç kitabını okudun adamın.) Bu seriyi kesinlikle okuyun!

Gurur ve Önyargı (Jane Austen)
Bu kitabı okumak için bunca sene beklemiş olmam şaşırtıcı biraz ama ne yapayım, dilinin anlaşılması zor olacağından ve kitaptan pek de bir şey alamayacağımdan endişe ediyordum galiba. Gerçi tam tersi oldu. İş Bankası'nın Hasan Ali Yücel klasikler dizisini yavaş yavaş okumaya başlayayım istemiştim ve Gurur ve Önyargı da dizinin ilk kitabı olduğu için hemen sepetime eklendi. Kısa sürede de okudum zaten. Korktuğumun aksine son derece anlaşılır ve okuması keyifli bir kitaptı, gerçekten epey beğendim. (Sonuçta bu listede yer alıyor.)

İkinci Kısım


➤ The Demon King (Cinda Williams Chima)
Bu yazarla nasıl bu kadar geç tanıştım ben?! Pegasus Yayınları, geçtiğimiz sene içerisinde bu yazarın bir başka serisinin ilk kitabı olan Savaşçı Varis'i çıkarttığından beri o kitabı okumak istiyordum fakat bir türlü denk getirip kitabı alamamıştım. Öyle olunca ve ekitaplarını da o dönem bulamayınca, ben de The Demon King'den başlama kararı aldım ve gerçekten kitaba hayran kaldım. Bu sene kesinlikle seriyi bitirmem gerek, o kadar iyiydi ki anlatamam bile. Yurtdışında bu yazara hayran olmalarını çok çok iyi anladım yani :') 

➤ This Savage Song (VE Schwab)
Bu kitap hakkında en çok duyduğum şey "İçinde aşk yok!!" idi ve "Ne demek aşk yok?" diye düşünüp duruyordum çünkü genelde içinde biraz bile aşk içermeyen YA kitapları çok fazla ilgi görmüyor ve Victoria Schwab'ın kitapları son birkaç senedir bayağı patlamış durumda. Sonra kitabı okudum ve yazarın yarattığı dünyaya ve karakterlere ve HER ŞEYE hayran kaldım. Daha önce bir başka serisinin ilk kitabını okuduğumda, o kitabı da çok beğenmiştim fakat This Savage Song çok farklıydı. O kadar yaratıcı, o kadar güzel işlenmiş, o kadar harikaydı ki! Umarım bir an önce çevrilir de kitaplığıma yerleştirme şansı yakalarım.

➤ The Fill-in Boyfriend (Kasie West)
Ya ben normalde bu tarz, "gençlik aşk hikayeleri" kitaplarından pek hoşlanmıyorum. Bana çok sıradan, sıkıcı ve tahmin edilebilir geliyorlar. Fakat The Fill-in Boyfriend o kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar şirindi ki, insanın içi ısınıyor. Ben zaten Kasie West'in kalemini ve kitaplarını çok seviyorum (bir tek On the Fence'i sevememiştim), o yüzden bu kitabı bu kadar sevmek bir sürpriz olmadı ama yine de... Gerçekten çok tatlıydı. Bu tarz şirin kitaplar arıyorsanız ve İngilizce'yle de aranız iyiyse, bu kitabı kesinlikle öneriyorum.


➤ A Court of Mist and Fury (Sarah J Maas)
Bu kitabı nasıl anlatacağım bilmiyorum gerçekten. İlk kitabı epey sevmiştim fakat bu ikinci kitap tamamen bambaşka bir şeydi, zaten kitapları Amazon.com'dan satın alıp paraya kıymamın nedeni de tamamen bu ikinci kitap. HARİKAYDI. Sarah J Maas, ACOMAF'la gerçekten kendini aşmıştı. İlk kitap DEX'ten çıktı ve ikinci kitap da yakın zamanda çıkacak. Eğer ilk kitabı okuyup öyle çok harika bulmadıysanız bile ikinci kitaba bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum çünkü gerçekten çok çok çok iyiydi. AğaplfaşfkşŞKASDŞFKJ.

Bir yerden sonra beynim çalışmayı reddediyor galiba. Sanki benim için yazılmıştı kitap, o kadar beğendim yani. Öyle diyim ben. :')))))

Üçüncü kitabın adı da A Court of Wings and Ruin. İnsan korkuyor neler okuyacağımdan...

Yorum: Canavarın Çağrısı - Patrick Ness

Adı: Canavarın Çağrısı
Yazarı: Patrick Ness
Yayınevi: Delidolu
Sayfa Sayısı: 222
Goodreads Puanı: 4.34
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟🌟🌟

Sevgi, kayıp ve umut üzerine, sıradışı bir roman. 

Canavar, Conor için gelmişti; ve ondan istediği şey, en tehlikeli şeydi:

Gerçek.

Siobhan Dowd'un özgün fikrinden yola çıkan ve şimdi de Focus Film tarafından beyazperdeye aktarılan Patrick Ness'in bu ödüllü romanı; yürek burkan, umut verici ve hepsinin ötesinde, kurtuluşa giden cesareti içeren bir öykü.

Biz, Ölümlüler'i okuduktan sonra Patrick Ness'in kitaplarına karşı duyduğum beklentiyi biraz aşağı çekme ihtiyacı hissetmiştim fakat herkes benzer bir şekilde, o kitabın Ness'in genel yazımının altında kaldığını söylüyordu. Ayrıca, Canavarın Çağrısı epeydir merak ettiğim bir kitaptı ve yakın zamanda filmi de çıkınca, "Artık okusam iyi olur," düşüncesiyle kitabı aldım ve hemen okunacak kitaplar arasında ona bir yer buldum. Daha doğru bir karar veremezmişim galiba.

Ben kitaplarda ya da filmlerde ağlamam. Belki bu kitabı okuduğum zaman diliminden, belki de kitabın kendisinden, ama tahminen ikisi birden etkili oldu ve ben Canavarın Çağrısı'nın sonunda birkaç damla yaş döktüm. Daha da ağlardım tahminen ama o gün zaten bir tur ağlamıştım (liseden mezun olmak zor zanaat) ve göz pınarlarım tükenmişti galiba.

O kadar duygusaldı ki bu kitap benim için. Conor'la birçok seviyede bağ kurdum ve istemsiz olarak onu kendi kardeşimle kıyasladım; aklından geçen düşünceler, arkadaşlarıyla arası, davranışları ve tepkileri... "Emre 13 yaşına geldiğinde, böyle hissedip böyle mi düşünecek?" Tahminen pek benzemeyecekler ama yine de. Ben hiçbir zaman 10 yaşındaki bir erkek çocuk olmadığımdan ve asla da olmayacağımdan, kardeşimi anlamak bazen zor olabiliyor ve Canavarın Çağrısı'nın aslında hiç böyle bir amacı yokken bana bu yolda bazı şeyler verdi. Bu da epey değerli bir şey.

Gelelim kitabın asıl vermek istediğine. Conor'ın içinde bulunduğu duruma hem sinirlendim hem de üzüldüm, aynı zamanda Conor'ın epey güçlü olduğunu düşündürdü bana. Hem annesiyle babası ayrı, hem anneannesini sevmiyor, hem de annesi çok hasta ve babası da Conor'ı kendisiyle birlikte Amerika'ya götüremiyor. Gerçi bunlar kitabı okuyan herkesin bildiği şeyler ama olsun. Kendimi onun yerine koyduğumda, nasıl tepkiler vereceğimi kestirmeye çalıştığımda, kendimi çok kapana kısılmış hissettim. Tahminen o da öyle hissediyordu.

Çok dokunaklı, ustaca kaleme alınmış bir kitaptı bence. Hissettirdi ve düşündürdü ve bana çok değerli şeyler kattı.
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai