5 Ocak 2017 Perşembe

Yorum: Sonat - Işılsu Gültekin


Adı: Sonat
Yazarı: Işılsu Gültekin
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 456
Seri: - 
Puanım: 🌟🌟🌟🌟

 "Pençelerini çıkarmış bir tilki, Aslan'ın karşısında ne kadar şansı olduğunu düşünüyor?" 

Hazar ve Hazan... İsimlerinin arasındaki farklı olan tek harf, hayatlarını iki yaka gibi ayıran bir köprüydü; üzerinden geçen onlarca insanın suların derinliğini görmeyen binlerce gözüne şahitlik etmiş.

İkisinin dalgası aynı müziğin notasında çarpıştı.

Adam bir suçun tehlike çanlarını fısıldarken, kadın onun bileklerine kapanan kelepçenin sesi gibiydi. Ona tutundu. Kızıl saçların dolandığı bileklerde çiçekler açtı.

Mavi güller, kadının kulaklarına adamın sözlerini fısıldadı: "İmkansız, ulaşılmaz, eşsiz..."

Sonat'ı okumamın üzerinden neredeyse bir ay geçmesine rağmen, hala kafamı yeterince toparlayıp bir yorumunu yazmadığımı fark ettiğim için oturdum şimdi bilgisayar başına. O yorum yazılacak, dedim ve işte başlıyorum. (Aslında bu noktada en büyük korkum, kitabın herhangi bir yanına haksızlık etmek. Ama galiba yorum hiç yazmazsam en büyük haksızlık o zaman olacak.)

Sonat, aslında okumayı epeydir istediğim bir kitaptı ve daha kitap sözleşmesi yapılmasından çok öncesinden beri merak ediyordum. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, Sonat'ı okumuş ve etkisi altında kalmamış tek bir insan tanımıyordum; ikincisi, Işılsu'nun kalemini, kurgularını ve bu kurguları kağıda aktarış biçimini merak ediyordum fakat bana "Onun elden geçmesi gerek, bu haliyle okuma," demesi üzerine kitaba başlamamıştım.

Kitabı üç bölüme ayırıp, üzerinde o şekilde konuşmak lazım diye düşünüyordum kitabı bitirdiğimden beri, sonra bir şey fark ettim:

sonat    Fr. sonate 
a. müz. Bir veya iki çalgı için yazılmış, üç veya dört bölümden oluşan müzik eseri.
(Kaynak: TDK)

Kitabın ilk 200 küsür sayfası, beni epey hayal kırıklığına uğrattı. Hazan'ın Hazar'la tanışmasıyla başlayan klişeler silsilesi, epey uzunca bir süre devam ederek kitabın ilk %40'ını domine ediyordu. Hazar'ın sınıfta kimseyi umursamadan sigara içmesi, okula motorlarıyla zorla giren arkadaşlarıyla, daha üçüncü dersten okulu ekmesi, bütün o "ben kötüyüm" havaları, Hazan'la Hazar'ın sürekli kavga etmelerine rağmen aynı zamanda hep bir şekilde aynı yere düşmeleri...

Ayrıca, bu sırada olup biten her şey bir ya da en fazla iki hafta içerisinde gerçekleşiyordu ve bu iki hafta içerisinde kızın başına gelmeyen kalmadı. Bu noktada, zamanın fazla yavaş geçmesi ya da olayların biraz fazla hızlı ilerlemesi okumamı epey yavaşlatıyordu ve akıcılığı engelliyordu. Bir hafta içerisinde kız Hazar'la tanıştı, Hazar onun evinde kalmaya başladı, kızın babası öldü, vs. vs. Çok detaya girmeyeceğim ama o kadar çok şey oldu ki, insan biraz soluklanıp kitaptan yavaşlamasını istiyordu.

Bu noktada sorunlar bence, olayların arasını biraz açmakla ve bazı sahneleri değiştirmekle düzeltilebilirdi. 

200 ile 300 küsür arasındaki 100 sayfa, biraz geçiş gibiydi. İlk 200 sayfanın ardından kitaba olan ilgim arttı ve Işılsu'nun kaleminin de değişmeye başladığı kısımdı zaten burası. Klişeler ortadan kalkmıştı ve (yanılmıyorsam) Sergei de kitaba zaten buralarda bir yerde girdi. (Burada şunu deme ihtiyacı duyuyorum: OF SERGEI. Kitapta Hazar ne zaman "Sikeyim Sergei," dediyse salak salak güldüğüm doğrudur çünkü nedense bu tepki bana çok komik geliyor.)*

Bu sayfalarda neler olduğunu tam olarak hatırlamıyorum fakat karakterler ne zaman Rusya'ya gitti, kitap o zaman en baştaki tuhaflığını ve aceleciliğini üzerinden attı ve bir şeyler değişmeye başladı. Ben de çok mutluyum tabii, kitap ilgimi çekmeye başlamıştı ve bazı yerlerde heyecanlanıyordum bile. Ayrıca hoşuma gitmeye başladığı için de mutluydum çünkü Sonat'ı sevemeyeceğimden korkmaya başlamıştım (sevmek istiyordum). 

300den 450'ye kadar olan son 150 sayfa ise... ben 4 puanı bu 150 sayfaya verdim arkadaşlar. HARİKAYDI. Kitap tamamen farklı bir yol çizerek insanın soluğunu kesen bir anlatıya dönüştü ve aradığım şeyi bulduğumu hissettim. İlk kısım beni hayal kırıklığına uğratmıştı, ikinci kısım biraz da olsa umutlanmamı sağlamıştı ama son 150 sayfa... 

Son 150 sayfa beni mahvetti. 

Kitabın 200-250 sayfasını okumam epey vakit almıştı, fakat 250'den sonrasını bir günde bitirdim. Öyle bir akmaya başlamıştı ki kitap, öyle bir heyecan, öyle bir merak sarmıştı ki beni. Ama aynı zamanda kitabın sonu hakkında küçük de olsa bir spoiler yemiştim, o yüzden korkarak ilerliyordum sona doğru. Herkes kitabın sonundaki mektuplarda ağladıklarını söylüyordu ve gergindim açıkçası.

Karakterler o noktaya kadar beni kendilerine bağlamayı başaramamışlardı fakat o son 150 sayfada her şey değişti. Çok ciddiyim, o son 150 sayfa için okunur bu kitap. 

Ayrıca, şöyle bir harikalığı vardı o sonun, bana Işılsu'nun bundan sonra yazacağı kitapların da ipucunu veriyor gibiydi ve bu ilk kitabıydı (hatalar, eksiklikler normal, sonuçta ilk) fakat bundan sonra gerçekten nefes kesici ve harika şeyler yazacağını düşünüyorum. [Işılsu kalemini ve kendini bulmuş sonlara doğru çünkü.]

Of sonu cidden o kadar güzeldi ki! Bitirdikten sonra bir gün kadar hiçbir şey okuyamadım, etrafta boş boş gezdim ama aradığım huzuru ve rahatlığı bir türlü bulamadım çünkü kitap bana hissettirmişti ve bana yaşatmıştı ve harikaydı ve çok güzeldi ve oofffff.

(Sanırım bu yorumu devam ettiremeyeceğim çünkü mantıklı cümleler kuramamaya başladım.)

* Sergei'nin de kitabı olacakmış galiba ve Işılsu'nun biraz konuştuğunu duymuştum üzerinde. Çok çılgın şeyler bekliyor galiba bizi :') Gerçi ne zaman yazar bilmiyorum ama olsun yine de. Sergei tuhaf bir şekilde çok sevdiğim bir karakter oldu ve heyecanla bekliyorum kitabının gelmesini.

Not: Işılsu'nun gelecek kitaplarını iple çektiğimi söyleyebilirim. Biraz daha tecrübeyle (kitabı yayına hazırlama konusunda yani) harika anlatılar çıkartacağını düşünüyorum. 

Benzer bir listeyi bu sene başında, 2015'in En İyi 15 Kitabı olarak yapmıştım. Ona da bir göz atabilirsiniz!

Malum 2016'yı geride bıraktık ve ben geçen sene neredeyse 150 kitap okudum! (Ki okuma hedefim 100 kitaptı. Kendimi bu denli aşmayı kesinlikle beklemiyordum ve elbette bu sürpriz gelişmeden hiç şikayetçi değilim!) Eh, bu kadar çok kitap arasından yılın favorilerini seçmek biraz zor olacak gibi duruyordu (zor olmadı) fakat ben yine de bu listeyi yapmak istedim. ^^

Not: 2015'te hedefimi 5 kitapla kaçırmıştım, onun acısını çıkartmış da olabilirim bu yıl. :D

Kitapları bu sene tamamen rastgele sıralamak yerine, "İngilizce okuduklarım/Çevrilmemiş olanlar" ve "Çevrilmiş olanlar/Türkçe yazılanlar" diye ikiye ayıracağım. Böylece insanlar aradıklarına birkaç saniye daha hızlı ulaşabilirler bence. 

Birinci Kısım


Sandman Cilt 1: Prelüdler & Noktürnler ve Sandman Cilt 2: Bebek Evi (Neil Gaiman)
Sandman'i çıktığı gibi alamamıştım fakat iyi ki alamamışım çünkü İstanbul Kitap Fuarı'nda iki cildini birden aldım ve ikisini de hız kesmeden arka arkaya okudum! Neil Gaiman'ın elinden çıkma olduğu için belli bir beklentim vardı elbette ve Sandman bu beklentiyi harika bir şekilde karşıladı, ayrıca çizimler ve renklendirmeler hoş bir sürprizdi. İki cildi de bayılarak okudum. (Sonuçta bu listedeler, değil mi?) Hatta açık ara bu yıl okuduğum en iyi çizgi romandı. (Sanki 8382843 farklı çizgi roman okudun Ezgi.)

Antabus (Seray Şahiner)
Bunu, özellikle Eren ve Asena'nın deli gibi övmesi üzerine, yine İstanbul Kitap Fuarı'ndan almıştım ve fuardan aldıklarım arasında, özellikle bir an önce okumak için sabırsızlandığım kitaplardandı. Pişman olmadım elbette.

Antabus, günümüz Türk toplumundan çekip çıkartılmış ve sert fakat mizahi bir dille anlatılmış bir trajedi. Ana karakter Leyla Taşçı'nın yaşayabileceği iki senaryo üzerine kurulmuş ve Leyla'nın hikayesi, gazetelerde birkaç paragrafla özetlendiğini gördüğümüz, üzerinde çok da durmadan "Vah vah" diyerek geçtiğimiz hikayelerden.

Yazarın bir kitabı daha var elimde (Hanımların Dikkatine) ve onu da bu yıl okumayı planlıyorum. 

➤ Saga (Brian K. Vaughan)
Bu yıl Saga'nın, Marmara Çizgi'den çıkan üç cildini de yalayıp yuttum. (Dördüncü cildini de sipariş ettim fakat henüz elime ulaşmadı, site bir türlü tedarik edemedi galiba.) Bu yıldan önce pek çizgi roman okumazdım fakat 2016 bana güzel sürprizler kattı, bunlardan biri de kesinlikle Saga'ydı. Hem çizimleriyle, hem hikayesiyle, hem de karakterleriyle kalbimde sağlam bir yere sahip bu çizgi roman. 

Eğer çizgi roman okumak istiyorsanız da, "Süper kahraman hikayelerinden hoşlanmıyorum" ya da "Nereden başlayacağımdan emin değilim" gibi düşünceleriniz varsa, Saga orijinal kurgusu ve harika çizimleriyle iyi bir başlangıç noktası olabilir!

Genç Elitler (Marie Lu)
Ben Efsane'yi sevmemiştim. (Daha doğrusu, sevmemek değil de, epey ortalama ve sıkıcı bulmuş, 5 üzerinden 2 puan vermiştim.) Hatta Efsane'den bahsettiğim videoyu izleyen yakın bir arkadaşım, bu capsi yapmıştı:
Fakat Genç Elitler harika bir sürpriz oldu! Bu kitabın beni bu kadar etkilemesini kesinlikle beklemiyordum, özellikle Efsane'den sonra, fakat ha-ri-kay-dı! Bir kere, ana karakterimiz "kötü olduğunun farkında olmayan bir kötü karakter" ve kitap onun başından geçenleri, araya başka karakterlerin hikayelerini sıkıştırarak anlatıyor.

Kitabın sonu sizi kesinlikle şaşırtmıyor fakat geleceğini neredeyse ta en başından bildiğiniz bu sona ulaşmak sizi yine de mahvediyor. (Sizi etmiyorsa bile beni etmişti.) Kitabı bitirdikten sonra uzunca bir süre öylece duvara bakakalmıştım, ne devam kitabına geçebildim (hala okumadım hatta) ne de başka bir kitaba başlayabildim. Hatta bir arkadaşımı arayıp yarım saat dert yandım, çünkü başka hiçbir şey yapacak halim kalmamıştı.

Suçluyorum (Emile Zola)
Bu, sonradan kitaplaştırılmış bir açık mektup. Fransa'da bundan bir süre önce yaşanmış bir olay üzerine yazıyor bunu Emile Zola. Ben bu kitabı çok sevdim çünkü hem Emile Zola'nın cesaretine hayran kaldım, hem de Can Yayınları'nın hazırladığı bilgilendirici baskıya. Hatta bunu okuduktan sonra "Neden daha önce tanışmadım ki ben bu yazarla?" diye hayıflandım ve ertesi haftalardan birinde gidip bir romanını satın aldım. (Ha sorarsanız hala okumadım ama neyse, alıştım artık.)

(Çektiğim daha güzel fotoğraflardan hiçbirini bulamadım, elimde bir tek bu vardı.)

Şahmeran (Öznur Yıldırım)
Hem blogumda hem de Goodreads hesabımda, bu kitabın epey uzunca bir yorumu var, o yüzden sadece kısa bir şekilde demek istediğim şu ki: Bu kitabın benim için manevi değeri çok büyük ve eğer bu listeye koymasaydım eksik hissederdim. :') Kitap hakkındaki detaylı görüşlerimi zaten yorumda okuyabilirsiniz. 

Keşke Senden Nefret Edebilseydim (Lucy Christopher)
Bu kitap çok farklıydı. Ana karakterimiz (adını hatırlayamıyorum şu an) bir gün kaçırılıyor ve bir çölün ortasına, kaçacak hiçbir yerin, avazı çıktığı kadar bağırsa duyacak hiç kimsenin olmadığı ve tek başına hayatta kalma şansının sıfır olduğu bir yere getiriliyor. Kitap, işte bu karakterin yavaş yavaş ve aylar içerisinde onu kaçıran kişiye aşık olmasını bir mektup şeklinde anlatıyor. Ama o kadar farklı, o kadar gerçekçiydi ki, insan olayların içine çekilmeden duramıyor. Gerçekten çok güzeldi.

Fosforlu Cevriye (Suat Derviş)
Bu kitabı Pilli Kütüphane'nin bitmek bilmeyen ısrarları üzerine almış ve okumuştum, iyi ki de böyle yapmışım. Kitap, bedenini satarak yaşamını devam ettiren Cevriye'nin başından geçenleri anlatıyor ve ben bu kadar naif bir başka kitap daha okuduğumu hiç sanmıyorum. Birkaç gün etkisinden çıkmamıştım ve hala aklıma geldiğinde içime bir burukluk oturur. Kesinlikle okunması gerektiğini düşünüyorum ve özellikle bu sene (2017'de) yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.

Kuşatma (Brandon Sanderson)
Geçen sene okuduğum tek Sanderson kitabının Kuşatma olması biraz üzücü ama 2017'de harika kitaplar okuyacağım anlamına geliyor bu, o yüzden o kadar da üzücü değil. :P Son İmparatorluk'la başlayan Sissoylu serisinin ikinci kitabı Kuşatma. İlk kitap kadar bomba bitmese de, ben yine de ilk kitap kadar çok sevdim! (Gerçi şu ana kadar Sanderson'ın yazdığı ve beğenmediğim bir kitaba rastlamadım ama neyse.) (Ezgi sadece üç kitabını okudun adamın.) Bu seriyi kesinlikle okuyun!

Gurur ve Önyargı (Jane Austen)
Bu kitabı okumak için bunca sene beklemiş olmam şaşırtıcı biraz ama ne yapayım, dilinin anlaşılması zor olacağından ve kitaptan pek de bir şey alamayacağımdan endişe ediyordum galiba. Gerçi tam tersi oldu. İş Bankası'nın Hasan Ali Yücel klasikler dizisini yavaş yavaş okumaya başlayayım istemiştim ve Gurur ve Önyargı da dizinin ilk kitabı olduğu için hemen sepetime eklendi. Kısa sürede de okudum zaten. Korktuğumun aksine son derece anlaşılır ve okuması keyifli bir kitaptı, gerçekten epey beğendim. (Sonuçta bu listede yer alıyor.)

İkinci Kısım


➤ The Demon King (Cinda Williams Chima)
Bu yazarla nasıl bu kadar geç tanıştım ben?! Pegasus Yayınları, geçtiğimiz sene içerisinde bu yazarın bir başka serisinin ilk kitabı olan Savaşçı Varis'i çıkarttığından beri o kitabı okumak istiyordum fakat bir türlü denk getirip kitabı alamamıştım. Öyle olunca ve ekitaplarını da o dönem bulamayınca, ben de The Demon King'den başlama kararı aldım ve gerçekten kitaba hayran kaldım. Bu sene kesinlikle seriyi bitirmem gerek, o kadar iyiydi ki anlatamam bile. Yurtdışında bu yazara hayran olmalarını çok çok iyi anladım yani :') 

➤ This Savage Song (VE Schwab)
Bu kitap hakkında en çok duyduğum şey "İçinde aşk yok!!" idi ve "Ne demek aşk yok?" diye düşünüp duruyordum çünkü genelde içinde biraz bile aşk içermeyen YA kitapları çok fazla ilgi görmüyor ve Victoria Schwab'ın kitapları son birkaç senedir bayağı patlamış durumda. Sonra kitabı okudum ve yazarın yarattığı dünyaya ve karakterlere ve HER ŞEYE hayran kaldım. Daha önce bir başka serisinin ilk kitabını okuduğumda, o kitabı da çok beğenmiştim fakat This Savage Song çok farklıydı. O kadar yaratıcı, o kadar güzel işlenmiş, o kadar harikaydı ki! Umarım bir an önce çevrilir de kitaplığıma yerleştirme şansı yakalarım.

➤ The Fill-in Boyfriend (Kasie West)
Ya ben normalde bu tarz, "gençlik aşk hikayeleri" kitaplarından pek hoşlanmıyorum. Bana çok sıradan, sıkıcı ve tahmin edilebilir geliyorlar. Fakat The Fill-in Boyfriend o kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar şirindi ki, insanın içi ısınıyor. Ben zaten Kasie West'in kalemini ve kitaplarını çok seviyorum (bir tek On the Fence'i sevememiştim), o yüzden bu kitabı bu kadar sevmek bir sürpriz olmadı ama yine de... Gerçekten çok tatlıydı. Bu tarz şirin kitaplar arıyorsanız ve İngilizce'yle de aranız iyiyse, bu kitabı kesinlikle öneriyorum.


➤ A Court of Mist and Fury (Sarah J Maas)
Bu kitabı nasıl anlatacağım bilmiyorum gerçekten. İlk kitabı epey sevmiştim fakat bu ikinci kitap tamamen bambaşka bir şeydi, zaten kitapları Amazon.com'dan satın alıp paraya kıymamın nedeni de tamamen bu ikinci kitap. HARİKAYDI. Sarah J Maas, ACOMAF'la gerçekten kendini aşmıştı. İlk kitap DEX'ten çıktı ve ikinci kitap da yakın zamanda çıkacak. Eğer ilk kitabı okuyup öyle çok harika bulmadıysanız bile ikinci kitaba bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum çünkü gerçekten çok çok çok iyiydi. AğaplfaşfkşŞKASDŞFKJ.

Bir yerden sonra beynim çalışmayı reddediyor galiba. Sanki benim için yazılmıştı kitap, o kadar beğendim yani. Öyle diyim ben. :')))))

Üçüncü kitabın adı da A Court of Wings and Ruin. İnsan korkuyor neler okuyacağımdan...

Yorum: Canavarın Çağrısı - Patrick Ness

Adı: Canavarın Çağrısı
Yazarı: Patrick Ness
Yayınevi: Delidolu
Sayfa Sayısı: 222
Goodreads Puanı: 4.34
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟🌟🌟

Sevgi, kayıp ve umut üzerine, sıradışı bir roman. 

Canavar, Conor için gelmişti; ve ondan istediği şey, en tehlikeli şeydi:

Gerçek.

Siobhan Dowd'un özgün fikrinden yola çıkan ve şimdi de Focus Film tarafından beyazperdeye aktarılan Patrick Ness'in bu ödüllü romanı; yürek burkan, umut verici ve hepsinin ötesinde, kurtuluşa giden cesareti içeren bir öykü.

Biz, Ölümlüler'i okuduktan sonra Patrick Ness'in kitaplarına karşı duyduğum beklentiyi biraz aşağı çekme ihtiyacı hissetmiştim fakat herkes benzer bir şekilde, o kitabın Ness'in genel yazımının altında kaldığını söylüyordu. Ayrıca, Canavarın Çağrısı epeydir merak ettiğim bir kitaptı ve yakın zamanda filmi de çıkınca, "Artık okusam iyi olur," düşüncesiyle kitabı aldım ve hemen okunacak kitaplar arasında ona bir yer buldum. Daha doğru bir karar veremezmişim galiba.

Ben kitaplarda ya da filmlerde ağlamam. Belki bu kitabı okuduğum zaman diliminden, belki de kitabın kendisinden, ama tahminen ikisi birden etkili oldu ve ben Canavarın Çağrısı'nın sonunda birkaç damla yaş döktüm. Daha da ağlardım tahminen ama o gün zaten bir tur ağlamıştım (liseden mezun olmak zor zanaat) ve göz pınarlarım tükenmişti galiba.

O kadar duygusaldı ki bu kitap benim için. Conor'la birçok seviyede bağ kurdum ve istemsiz olarak onu kendi kardeşimle kıyasladım; aklından geçen düşünceler, arkadaşlarıyla arası, davranışları ve tepkileri... "Emre 13 yaşına geldiğinde, böyle hissedip böyle mi düşünecek?" Tahminen pek benzemeyecekler ama yine de. Ben hiçbir zaman 10 yaşındaki bir erkek çocuk olmadığımdan ve asla da olmayacağımdan, kardeşimi anlamak bazen zor olabiliyor ve Canavarın Çağrısı'nın aslında hiç böyle bir amacı yokken bana bu yolda bazı şeyler verdi. Bu da epey değerli bir şey.

Gelelim kitabın asıl vermek istediğine. Conor'ın içinde bulunduğu duruma hem sinirlendim hem de üzüldüm, aynı zamanda Conor'ın epey güçlü olduğunu düşündürdü bana. Hem annesiyle babası ayrı, hem anneannesini sevmiyor, hem de annesi çok hasta ve babası da Conor'ı kendisiyle birlikte Amerika'ya götüremiyor. Gerçi bunlar kitabı okuyan herkesin bildiği şeyler ama olsun. Kendimi onun yerine koyduğumda, nasıl tepkiler vereceğimi kestirmeye çalıştığımda, kendimi çok kapana kısılmış hissettim. Tahminen o da öyle hissediyordu.

Çok dokunaklı, ustaca kaleme alınmış bir kitaptı bence. Hissettirdi ve düşündürdü ve bana çok değerli şeyler kattı.
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai