26 Mayıs 2017 Cuma


Adı: Beklenti
Orijinal Adı: Linger
Yazarı: Maggie Stiefvater
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 384
Gooreads Puanı: 3.92
Seri: Ürperti #2 
Puanım: 4/5

Kurt kafatasındaki insan gözleri bana suyu hatırlatıyordu: Bahar göğünü yansıtan berrak su mavisi, yağmurda bulanmış bir dere kahverengisi, yazın yosun tutmaya başladığında rengi değişen göl yeşili, karla kaplı bir nehrin grisi. Eskiden yağmurla ıslanmış huşların arasından beni izleyen sadece Sam'in gözleriydi fakat şimdi bütün sürünün bakışlarını üzerimde hissediyordum; bilinen şeylerin, söze dökülmeyen şeylerin ağırlığıyla.

Özlem
Grace ve Sam birbirlerine kavuştukları anda, bir daha ayrılmamak için savaşmak zorunda kalacaklarını anlamışlardır. Sam için bu, kurtadam geçmişiyle hesaplaşmak anlamına gelmektedir; Grace içinse gittikçe belirsizleşen bir gelecekle yüzleşmek… 

Kayıp 
Bir anda dünyalarına giren yeni kurt Cole'un geçmişi ızdırap ve tehlikeyle doludur. Genç adam kendi iblisleriyle savaşırken kurt hayatına kucak açmakta ve insanlıkla bağlarını koparmaya çalışmaktadır. 

Beklenti
Grace, Sam ve Cole için hayat iki kuvvet -kurt ve insan- arasındaki mücadeleden ibarettir; aşk ise iki farklı yüzünü hep aynı anda göstermektedir: yürek parçalayan ve mest eden, özgürleştiren ve tutsak düşüren, kışkırtan ve ürküten… Ama üç gencin dünyaları parçalanırken bile beklentileri hep aşk olacaktır… 

Beklenti'nin çok büyük bir bölümü boyunca, okurun yaptığı tek şey, kitabın adına yakışır bir biçimde beklemek. (Aslında bu duruma da çok uymuyor çünkü orijinal adı Linger ama çaktırmayın.) Bir şeyler olmasını bekliyoruz. Bir şeyler olmuyor. Biraz daha bekliyoruz. Ürperti'deki durum böyle miydi, açıkçası pek hatırlamıyorum fakat Beklenti gerçekten yavaş işleyen, ağır ağır biriken bir hikaye.

Bu tarz kitaplar okuduğumda, çoğunlukla hızlı ilerleyen ve aksiyonu pek azalmayan kitaplar okuduğumdan, Beklenti'nin ilk 100 sayfasında kitabın içine girmekte biraz zorlandım. Hikayeye Cole ne zaman tam anlamıyla dahil oldu, o zaman kitaba olan ilgim biraz daha arttı çünkü Cole yeni bir durumdu. Önceki kitaptan Grace'i, Sam'i, Isabel'i tanıyoruz fakat Cole bir bilinmeyendi. (Sadece ben değil, karakterlerimiz için de öyleydi ve) hep beraber Cole'u tanımaya çalıştık.

Beni bu kitapta rahatsız eden tek bir şey vardı, o da kitabın sürekli bakış açısı değiştiriyor olması. Kitap, dört farklı karakterin (yani Cole, Sam, Grace ve Isabel'in) ağızlarından anlatılıyordu ve özellikle başlarken bu çok can sıkıcı bir durumdu. Anlatıcı değiştiren kitaplardan genelde pek hoşlanmıyorum. Kitabın ortalarına doğru anlatıcının değişmesini umursamamaya başladım ve hikaye daha bir heyecanlı akmaya başladı.

Bu tam bir "ikinci kitap"tı. Yani çok büyük bir bölümünde aşırı kritik bir şey olmadı fakat üçüncü kitapta olabilecekler için hazırlık yaptı, gibi hissettim. Sonu az çok tahmin ettiğim ama çok da beklemediğim bir şekilde bitti ve doğrusu, devamında neler olacağını da merak ediyorum! Eğer seriye Beklenti'yle başlamış olsaydık tahminen devam kitaplarını okumayı istemezdim ama bence bir ara kitap olarak o kadar da kötü değil. (Hatta sevdiğim yanları epey fazla.)

Bir kere kitap, aklımıza bir sürü soru sokuşturup kaçıyor resmen. Bunlar biraz spoiler niteliğinde oldukları için neleri merak ettiğimi söylemeyeceğim fakat bu soruların da en büyük kaynağı aslında, dört farklı karakterin anlatıyor olması. Çünkü birbirleri hakkında gözlemler yapıyorlar ve mesela, Cole'un Isabel hakkında gözlemlediği bir şey Isabel'in anlatısında asla yer etmeyebiliyor. Bu da bence bir sonraki kitap için bir sürü ilginç olasılık yaratıyor.

Eğer Ürperti'yi okuyup sevdiyseniz ve seriye devam etmek istiyorsanız, Beklenti'nin okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ama tek başına biraz durgun ve sıkıcı. Ama sonu çok güzeldi!

13 Mayıs 2017 Cumartesi


Adı: Gölgeler
Yazarı: Alya Öztanyel
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 484
Goodreads Puanı: -
Seri: Karanlık Lise #3
Puanım: 1/5
Yarım Bıraktım

Sizce insanlar eşit mi doğar?

Sorunun cevabı sizi yeterince korkutmadıysa gölgenize sahip çıkmanızı tavsiye ederim. Bu kitapta yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış kişilerle bulunanların hikâyeleri var. Bir ressamdan tüm renklerini çalacak, en iyi müzisyene bile notalarını unutturacak gerçekler var. İçimizden beş gölgenin sıradışı hayatları, derin acıları ve aramaktan asla vazgeçmedikleri cevapları var burada. Zaman, geçmişe dönme zamanı. Güneş’ten çok öncesini, karanlıkta kalan geçmişlerini onlarla birlikte keşfetmeye hazır mısın?

Karanlık Lise’de kimse birbirini sorun etmez, çünkü orada herkes sorunludur. Ailelerinin seçimlerinin kurbanı olanlar, dışlanmışlar, dışarıda kalmışlar, sevilmemişler ya da çok sevmişler, kendini bulma yolunda bazı yanlış duraklara uğramış olanlar var burada. Sevgileri ya umut oldu derin yaralarına ya da başlarına geleceğini asla tahmin etmedikleri kadar bela açtı. Kimi zaman karanlık sokaklarda kayboldular, kimi zaman da zihinlerinde saklı kalmış korkunç anılarda yitirdiler hislerini. Peki sen kendi gölgeni bulmaya var mısın?


DNF @ 12%

Gölgeler'i sevmeyeceğimi düşünerek başlamıştım okumaya da, kitabı bu kadar hızlı yarım bırakacağımı asla tahmin edemezdim galiba. Bazı kitaplar vardır ilerledikçe açılır, güzelleşir; ama Gölgeler öyle bir başlangıç yaptı ki kendimi devamını okumaya zorlayamıyorum.

Anladığım kadarıyla Karanlık Lise'nin üçüncü kitabında Alya Öztanyel okuyucularına, serinin ilk iki kitabındaki karakterlerin geçmişlerini anlatıyor. Kitapta beş farklı anlatıcı, beş farklı bölüm var.

İlki, aslında adı Canset olan fakat bölümün başında nedense Cansu olarak belirtilen, isimdeki bu değişikliğin nedenini de hiç merak etmediğim bir kız. (Kesin bir noktada bahsi geçiyordur. Kitabı düzenlerken gözlerinden kaçmış olacak değil ya. Vardır bir olayı. Kesin.)

Şimdi sorun şu ki, kitap hem çok kötü yazılmış hem de seriden bağımsız okuyan biri için pek bir anlam ifade etmiyor. Ben Canset/Cansu karakterini tanımıyorum, tanımadığım için de geçmişinde yaşadığı şeyler aklımda bir yere oturmuyor, bana "Aa, işte bu yüzden şu şu şu şeyleri şu şekilde yaptı,"dedirtmiyor. Bunda kitabın bir suçu yok. (Ortada bir suç varsa bu da bana Gölgeler'in bağımsız olarak okunabileceğini söyleyen insanlarda ama o da suç değil tam olarak. Okunsa okunur ama okumamayı tercih ediyorum ben.)

Karakterleri tanımıyor olmama rağmen kitaba bir şans vermek istedim fakat Canset'in hayatı, küçüklüğü, tam bir Türk dizisi tadında başlayınca insanın biraz hevesi kaçıyor açıkçası. Önce, kızın nerede yaşadığından hiç bahsedilmiyor. Herkesin herkesi tanıdığı, köy tadında bir kasabada yaşadığını söylüyor kitap ama bu kasaba nerede, bilmiyoruz. Canset, birinci sınıfa gitmesine rağmen İstanbul'u hayatında hiç duymamış ki bu kız okula gidiyor.

Ben küçük bir kasabada hiç yaşamadım (hatta hiç bulunmadım bile) ama bu kız okula gidiyor. Eğer yanlışsam düzeltin lütfen, cidden bilgili değilim bu konuda ama, derslerde şehirlerin bahsi hiç mi geçmemiştir? Birinci sınıfı pek hatırlamıyorum. Geçmemiş olabilir.

Hadi bu çok önemli bir detay değil. Ama ailesi tam bir "klişe kötü üvey aile" modeli. Babası annesini dövüyor, annesi Canset'i bu durumdan korumaya çalışıyor, babasının ailesindeki herkes Canset'ten nefret ediyor. O kadar ki, toplaşıp Canset'in ezikliğine gülüyorlar:

Tek tek hepsine para verdikten sonra sıra bana geldiğinde küçük ... çantasını tekrar yerine, göğsüne koydu. 
"Bana yok mu?" 
"Küçük şeytanlara yok," dedi ve ardından bütün kuzenlerimle birlikte kahkaha atmaya başladı.

Bunu okuduğumda aklımda canlanan sahne şu: Canset ortada, kuzenleri ve babaannesi onun etrafında daire olmuş, bir yandan Canset'i işaret ediyorlar bir yandan da kahkahalarla gülüyorlar. Kamera bu sırada dönerek tek tek hepsinin yüzlerini gösteriyor ve Canset bir süre sonra buna dayanamayıp "Yeteer!" diye bağırarak uykusundan uyanıyor.

Tek fark, bu bir kabus değil ve babaannesi gerçekten de bir avuç çocukla bir olup kızın haline "kahkahalarla" gülüyor. Yani "kıza kötü davranan üvey aile" değil kafama takılan. Kötü davranma yöntemlerinden rahatsız oldum ben. Komik geldi, ciddiyetimi koruyamadım okurken.

Sonra şans bunlara gülüyor, Canset ve annesi ünlü bir moda markasının annesinin tasarımlarını beğenmesi sayesinde İstanbul'a taşınıyorlar. Buradan sonrası da tam bir, "küçük kasabadan büyük şehre gelen insan" klişesi. Annesi; parayı, şöhreti, rahatı ve özgürlüğü ilk defa İstanbul'da tadıyor. O zamana kadar ki yaşamı hep küçük kasabanın sınırları içerisinde, daha genç yaşta yaptığı bir hamileliğin ve ölen ilk eşinin ardından evlendiği Ekrem'in kısıtlayıcı dünyasıyla çizilmiş.

Kadın zıvanadan çıkıyor tabii. Ona bakmaya çalışan kişi Canset. Sonra bir noktada aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

"Bak prenses, bunu anlamak için daha çok küçüksün ama kadın olarak doğamız gereği bizim mutlaka bir erkeğe ihtiyacımız var. Ayakta durabilmek için, iyi bir hayat sürdürebilmek için... Neden babandan sonra Ekrem'le evlendiğimi sanıyorsun?" 
"Aşık olduğunu söylemiştin." 
"Yalan söyledim."

(Saçlarını yolma Ezgi, yazıktır günahtır Ezgi, yapma etme.)

Sonra neden bu kız gitti matematik öğretmenine aşık oldu??? (Ben değil, Canset.) Hayır buraya kadar bile tamam, olur öyle şeyler, sonuçta karakterin psikolojik geçmişini yazmaya çalışıyor yazar ve her ne kadar klişe olsa da gerçekte olmayacak bir durum değil kesinlikle.

Ama şu muhabbet nedir ya?

"İkimizin de isminin Can'la başlıyor olması ne tesadüf, Canset ve Caner..." 
"Okuldaki herkes size 'Can Hoca' diye sesleniyor zaten." 
"Evet ama sen öyle seslenmiyorsun."

Hani her şeyi geçtim. 28 yaşında bir matematik öğretmeninden bahsediyoruz ve şu noktada kıza ilgisi de yok. (Gelecekte oluyor mu bilmiyorum, okumadım, okumayacağım, ilgilenmiyorum.) E bu nasıl bir replik? İkimizin de ismi Can'la başlıyor. Eee yani? Sonuç?? Bu niye bu kadar ilginç bir şey??? Neden bir öğretmen böyle bir cümle kursun????

Ha bir de öğretmenin onu, Canset'in kötü sınav notu hakkında konuşmak için çağırmış olması muhabbet yani. Niye böyle saçma sapan bir şey söyleme ihtiyacı duysun ki?

Neyse. Sonuç olarak kitapta sadece 59-60 sayfa okudum ve kitap 480 sayfa. Bu 60 sayfadan sonra gerçekleşen şeyler belki burada yakındığım veya "neden?" diye kendimi paralayarak sorguladığım bazı durumları açıklıyordur. Bilemiyorum. Ama ben bu kitabı okumaya devam edemeyeceğim.

Belki serinin hayranıysanız sevebilirsiniz. Belki size bir şeyler ifade eder. Ama bana sadece zaman kaybettiriyor ve keyif de almıyorum. Olumsuz yorumlar yazmaktan da keyif almıyorum ama sadece 60 sayfada çıldırttı kitap beni.

Ha, akıcı mı? Evet akıcı. Okutuyor mu kendini? Evet okutuyor. Ama bazen akıcı ve okuması kolay olmak yeterli değil. Hatta çoğu zaman değil. Bu da o zamanlardan bir tanesi. Okusam okur muyum? Evet okurum. Peki kendime bunu yapacak mıyım? Hayır, henüz o kadar delirmedim.

9 Mayıs 2017 Salı

Yorum: Aplikasyon - Lauren Miller

 

Adı: Aplikasyon
Orijinal Adı: Free to Fall
Yazarı: Lauren Miller
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 408
Goodreads Puanı: 3.98
Seri: - 
Puanım: 4/5

Ya kiminle arkadaşlık edeceğini, hangi şarkıyı dinleyeceğini, kahveni nasıl içmen gerektiğini, kısacası nasıl bir hayat süreceğini söyleyen ve mutluluk garantili bir aplikasyon olsaydı?

Ya Özgürlüğün Bedelini Ödemek Zorunda Olmasaydın?
Apple ve Google'ın kullandığı tüm uygulamalar Gnosis adlı şirketin kontrolündedir ve şirket herkesin hayatını değiştiren bir teknolojik gelişmeye imza atmıştır: Lux; kişilere en iyi sonuçları sağlayacak kararları almaları için tasarlanmış bir aplikasyon.

Herkes gibi Rory Vaughn da mutlu, sağlıklı bir hayat sürmenin Lux'ın önerilerine uymaktan geçtiğini bilir. Elit öğrencilerin okuduğu Theden Akademisi'ne kabul edilinceyse mutluluğu garantilendiğini düşünür ancak hayaller okulunun parlak görüntüsünün altında yolunda gitmeyen bir şeyler vardır.

Bir gün Lux kullanmayan, yakışıklı North'la tanışan Rory, genç adamın farklı yaşantısından etkilenir ve kısa süre sonra Lux'ın tavsiyelerine uymamaya, onun yerine kulak vermemesi öğretilen iç sesi dinlemeye başlar. Bu kararı onu tüm dünyadan saklanan bir gerçeğe sürükleyecektir…

Aplikasyon’u ilk gördüğümde, arka kapak yazısının tamamını okumamış, sadece “Ya kiminle arkadaşlık edeceğini, hangi şarkıyı dinleyeceğini, kahveni nasıl içmen gerektiğini, kısacası nasıl bir hayat süreceğini söyleyen ve mutluluk garantili bir aplikasyon olsaydı?” cümlesine bakarak kitabı, Yabancı Yayınları’ndan çıkan Parazit’e benzetmiştim. Bu benzerlik de hoşuma gitmediğinden o dönem Aplikasyon’u okumaya başlamadım.

Kitabı yeniden ele almam dün oldu ve bu sefer kitabın tam açıklamasını okudum. Parazit’ten daha farklı olamazdı herhalde. (Ya da belki de olabilirdi, eğer iki kitapta da ana karakterin aile bireylerinden birinin durumla bağlantısı olmasaydı, tahminen birbirine iyice benzemezdi iki kitap.)

Kitaba daha en başından bağlandım. İlk iki bölüm biraz sıkıcı gelmişti; kızın okula kabul edilmesi, en yakın arkadaşıyla çok amaçsız görünen sohbetler, Rory’nin “Lux olmadan yaşamadığı” hakkında yapılan vurgular... Ama üçüncü bölüm, bomba gibi bir giriş oldu.

Çünkü bu bölümde, kitabın ana erkek karakteri North’la tanışıyoruz kdjdgs İşin şakası bir yana, yazarın bu bölümde yaptığı şeyler çok hoşuma gitti. Rory’nin North’la olan o tanışma sahnesi, birçok kitapta olanın aksine, gerçekte de böyle bir şey olabilirmiş gibi hissettirdi. Doğaldı. Ayrıca Paradiso’nun, müşterilerden Forum’da kendilerine düşük puan vermelerini istemesi çok hoşuma gitti. Okurken, “Aha işte bu çok hoş,” dedirtti kdjdj

Kurgunun ilerleyişi de bayağı hoşuma gitti. Bir genç kızın annesinin eski hazırlık okuluna gitmesinden nasıl dünya çapı bir komplo teorisine gittik, pek bir fikrim yok, ama yazar bunu bayağı aşamalı bir şekilde, insanı rahatsız etmeyen, düzgün bir ilerleyişle anlatmış. Bu tarihten bi 15-20 yıl sonrasını anlatıyor ve o yüzden anlattığı şeyler bize hiç yabancı değil aslında. Gerçekten de yıl 2030 olduğunda öyle şeyler olabilirmiş gibi hissettim kitap boyunca.

Gerçi kitap ilerledikçe ve biz “yeni okula gelen ve yeni insanlarla tanışan genç kız” olayından biraz daha farklı yerlere sürüklendikçe, Rory ve North’un ilişkisi biraz sönük kalmaya başladı. (Haklı olarak sönük kaldı, sonuçta kitapta daha önemli olaylar var.) Fakat ben ikiliden en başta aldığım elektriği alamamaya başladım. Sanki yazar, bir noktada, o ikisine eski önemi vermemeye başlamış gibi. (Ama çok belirgin veya kafaya takılacak bir şeyden bahsetmiyorum. Demek istediğim, biraz arkaplanda kaldılar ya da ben öyle hissettim.)

Ya bir de, sadece bu kitapla alakalı değil ama, ben 15-16 yaşlarındayken bu yaşlardaki gençlerin böyle büyük şeyler başarması hiç tuhaf gelmiyordu ama şu noktada 19 yaşındayım ve artık biraz zorlama geliyor? Yani demek istediğim, ben daha kendimi spora başlamaya ikna edemiyorum ve benden 3-4 yaş küçük birinin dünyayı kurtardığı fikrini kaldıramıyorum galiba djasdkj Böyle hisseden tek kişi ben değilimdir herhalde? (Di mi?)

Sonuç olarak, kurgusunu ve ilerleyişini beğendim, (bunu yukarıda söylemedim ama aslında kitap çok akıcıydı: dün bu saatlerde başladım ve bugün bu saatlerde bitiriyorum sonuçta), karakterler de genel olarak hoştu. Her ne kadar North’tan kitabın başında aldığım elektriği sonunda alamasam da djsdg Kendi türü içerisinde iyiler arasında bence Aplikasyon.

(Üzücü ama eğer ben bunu Parazit’i okuduğum dönem okusaydım kesinlikle Parazit’ten daha çok beğenirdim ve ben Parazit’e 5 puan vermiştim yanılmıyosam kdjdja Neyse artık.)

8 Mayıs 2017 Pazartesi


Adı: Uzak Varlıkların Yalnızlığı
Orijinal Adı: The Loneliness of Distant Beings
Yazarı: Kate Ling
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 324
Goodreads Puanı: 3.47
Seri: Ventura Saga #1 
Puanım: 1/5

 “Ventura Efsanesi”nin ilk kitabı Uzak Varlıkların Yalnızlığı, ütopyayla distopyayı harmanlayan, ufuk açan inanılmaz bir macera.

Seren, Ventura’da doğdu, Ventura’da büyüdü ve burada ölecek. İmkânsız görünse de güneşi, kumsalı, denizi teninde hissetmek istiyor. Bu isteklerine delilik gözüyle bakanların karşısında, akıl sağlığını korumaya, gerçeği arayışından vazgeçmemeye kararlı. Yine de insanların arasındaki bu yalnızlığı bazen Seren’i pes etme noktasına getiriyor. Ama Dom hayatına girdikten sonra, kendisi gibi biriyle tanışmış olmanın heyecanıyla hayallerine daha sıkı sarılıyor. Bir süre Seren’in güneşi Dom oluyor ve genç kız onun yörüngesinden kopamıyor. Sonunda aşkın ve doğaya inancın gücü bir yol ayrımına getiriyor onları: Bildikleri tek ev olan Ventura’da mı kalacaklar, yoksa el ele hayallerinin peşine mi düşecekler?

Kitaba daha başlarken kitabı sevmeyeceğimi anlamıştım fakat kitaba bir 100 sayfa şans tanımadan yarım bırakmak istemedim, sonra da kitap en başta korktuğumdan biraz daha iyi gider gibi olduğu için okumaya devam ettim. Aklımdaki düşünce şuydu: “Zaten 324 sayfa, hızlı bir şekilde biter.”

Hızlı bir şekilde bitti bitmesine de... ne gerek vardı ki şimdi bunu okumaya?

Beni bilen bilir, bunu kitap sohbetlerinde ara sıra dile getiririm, düzgün ele alınmış klişeler hoşuma gider yer yer. Ama bu kitap cidden çok kötüydü. Ayrıca, ondan 6 yıl sonra yayınlandığı halde bana yer yer Matched'i hatırlattı ve benzerlikleri, Uzak Varlıkların Yalnızlığı’nın orijinal bir kurgu olmasını engelleyecek kadar fazla. (Kaldı ki, bu benzerlikler olmasaydı bile bu kitabı "orijinal bir kurgu" olarak nitelendirmezdim.)

İki kitapta da, - gelecekte geçen bir distopya - hayatın, yöneticiler tarafından katı kurallarla belirlendiği bir toplum - gelecekteki eşini senin için seçen bir sistem - kural ihlali durumunda dramatik katı kurallar - ve tabii ki de “yasak aşk” adı altında kural ihlali var.

Ya her şeyi geçtim, Matched olmasaydı bile Kate Ling gerçekten bu kitabın özgün olduğunu düşünmüş mü acaba yazarken? Hayır kitapta şaşırtıcı hiçbir şey olmadı. Daha en başından, 
- Ezra'nın aslında kötü ve kendini beğenmiş biri olmadığı, sadece aile baskısı nedeniyle hayatta kalmanın ve yaşamını sürdürmenin bir yolu olarak bunu seçtiği 
- Seren'in tam bir geri zekalı olduğu 
- Dom’la bir ilişkiyi sürdürürse Seren ve ikisinin başının belaya gireceği ve bunun çok kötü sonuçları olacağı, 
- Bu durumu yaşayan tek kişinin Seren olmadığı (ve başka insanların da “doğru olmayan kişiye” zaman zaman aşık olduğu), 
- Kitabın sonunda mutlu mesut yaşayacaklar (ya da en azından yanarak ölmeyecekleri), 
- Bu kitabın baştan sona klişe olduğu, o kadar belliydi ki, son 50-60 sayfaya kadar okumayı başardıktan sonra artık gözlerim kanamaya başlamıştı. “Yeter,” diyorlardı. “Okuma artık şunu Ezgi. Bize yazık değil mi?”

Hayır bir de işin komik yanı, Seren daha 16 yaşında ve o kadar sinir bozucu ki, tüm kitap boyunca kızı sarsmak istedim. Ona göre “gemide onlara verilen sıkıcı hayatı sorgulamayan/kabul eden” herkes aptal. Ablası aptal, babası aptal, bir zamanlar yakın arkadaşı olan Emme aptal (çünkü o da bu hayattan memnun ve Ezra Lomax’la “eşleşmek” istiyor).

Ya tamam, 16 yaş ergenliğin tepede olduğu bir yaş fakat bu kızın bu halleri beni gerçekten çıldırttı. Dedim “Acaba depresyonda mı?” çünkü eğer öyle bir şey olsaydı çekilmez yanlarını kabul edip devam edecektim. (Kitap da bana depresyonu düşündürdü çünkü hikayenin açılışı, kızın büyük-büyükannesinin cenazesiydi, sonra hep mutsuz olduğundan ve Sağlık’a gitmesi gerektiğinden, herkesin onu “deli” olarak gördüğünden falan bahsetti.) Ama depresyonda gibi değildi kitapta?

Yani eğer depresyondaysa bilemiyorum, belki öyledir. (Bir an emin olamadı.)

Bir de şey çok komikti. Şimdi kızın en sonunda patladığı ve kendisiyle Dom arasındaki ilişkiyi, Ezra ile olan düğününden kaçarak tamamen ifşa ettiği noktada, şöyle bir şey diyor Dom:
“Onun karar vermek için bana ya da size ya da başka kimseye ihtiyacı yok. Hepimizden çok daha akıllı ve yetenekli. ...”
Bu noktada Dom eğer gerçek bir insan olsaydı, suratına güler ve “Seren’in ne yeteneğini, ne aklını gördün ki?” derdim. Haksız da olmazdım. İspanyolca bilen, konuşan, Dom. Gitar çalabilen, şarkı yazabilen, Dom. Hayata dair (göreceli olarak) daha sağlam fikirleri olan yine Dom.

Seren kitap boyunca sorun çıkartmak dışında ne yaptı ki? Hiçbir şey. Okulu yeni bitirmiş (kitap buna Eğitim adını vermiş, harika bir hayal gücü gerçekten) ve hiçbir şey yapmıyor. Yemek otomatı doldurma işine tayin ediliyor. Bunun çok yetenek ya da akıl gerektiren bir iş olduğunu da sanmıyorum.

Ha belki “sıkıcı hayatı istememek” ve dışarıda bir yerlerde “daha güzel” bir şeyler olduğuna dair hayal kurmak burada Seren’in akıllı olarak nitelendirilmesine neden olmuş olabilir, inanırım, ama bence kızın kitap boyunca verdiği kararlar baştan sona aptalcaydı. Kendisini tehlikeye attığı yetmedi, deliler gibi aşık olduğu Dom’u da tehlikeye attı. Çocuk ölüme bile mahkum edilebilirdi.

Tamam, kız 16 yaşında ve aptalca kararlar almasını anlayabiliyorum ama kitap bunu bana “sıradan olmamak” ya da “cesur olmak” ya da “akıllı olmak” gibi saçma sapan şekillerde sunmaya kalmasaydı keşke. Akıl bu mu? Ya bu tarz kitapların mantığının otoriteye karşı gelmek ve kazanmak olduğunu anlıyorum, yıllardır da böyle, Açlık Oyunları ve Uyumsuz’dan beri belki, belki de daha öncesinden, ama buradaki hikaye beni kanser etti okurken.

Belki eşlerinin onlar için seçiliyor olmasına ve 16-17 yaşlarındaki kızların hamile kalmasına bir itirazları olmamasına, hatta bunu desteklemelerine karşı başka bir hikaye olsaydı, kabul edebilirdim. Ama burada Seren’in karşı çıktığı şey bunlar değildi, tam olarak değil en azından. Karşı çıktığı şey, şımarık bir çocuk gibi, aşık olduktan sonra aşkının elinden alınması ve zorla başkasıyla “evlendirilmeye” çalışılmasıydı. Yani demek istediğim, aşık olmasaydı bütün bunlarla derdi pek yoktu.

Ki ben kitap içindeki sistemin de çok açığı olduğunu düşündüm. Neden Seren’in bir an önce hamileliğe başlamasını istiyorlar? Neden insanların onlar için seçilen insanla birlikte olmaları önemli? Yani seçimlerin neye göre yapıldığını asla açıklamadılar.

Maksat bir kız-bir erkek ise, neden birbirinden memnun olmayan çiftler başkalarıyla eşleşmek için başvuruda bulunamıyor?

Maksat katılımsal olarak yüksek verim almaksa, neden insanlar zaten lab ortamında döllenen yumurtalarla hamile kalıyorken, kişinin hayatının kiminle geçirdiği önemli? İnsanlar sevişerek hamile kalmıyor ki?

Maksat Seren ve Ezra’nın aileleri arasındaki bir “birleşme” ise, neden gemideki diğer herkes de bu duruma tabiiydi?

Falan da filan. Aklımda deli sorular. Hepsini tek tek yazmayacağım. Çünkü sıkıldım, çünkü yoruldum, çünkü artık başka kitaba geçip bu saçmalığı arkamda bırakmak istiyorum.

Yayınevi gönderdi ve okumazsam ayıp olur diye düşünerek elime almıştım. Sevmeyeceğimi düşünüyordum, haklı çıktım. “Okumamak mı, okuyup kötü yorum yapmak mı?” ikilemi arasında gidip gelirken Kristal Kitap’la konuştum, o da bana bazı şeyleri hatırlattı. Ben de en azından kitaba bir şans vererek, önyargılarım belki yanlış çıkar ve severim üzerinden okumaya karar verdim.

İnsanların okuyup sevebileceği bir hikaye ama ben sanırım bıktım artık bu tarz kurgulardan. Geçmişte çok okumamış olsaydım ve kitap biraz daha iyi yazılmış olsaydı sevebileceğimi biliyorum. Ama yeter artık.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Yeni Kitaplarım! (İzmir Kitap Fuarı 2017)

Önce İzmir, sonra Roma derken şu birkaç hafta pek kitap okuma şansım olmadı, okuduğumda da ucundan başlayıp devamını getiremedim🙄 ama artık İstanbul'da olduğuma göre yeniden kitaplarıma gömülebilirim! İzmir Kitap Fuarı'ndan çok kitapla dönmeyeceğime dair söz vermiştim kendime ve bu sefer gerçekten bu sözü tuttum:)


Fotoğraftakilerin bir kısmını fuarda aldım. Bitmeyen Savaş'ı @exardarkkiller'ın ısrarlı önerisi, Arcturus'a Yolculuk'u ise @eomerezer ve @emurcum'un kitap hakkında söyledikleri şeyler sonucunda aldım ve okumak için sabırsızlanıyorum.  

Kara Kitap'ı da, Suat Derviş'in kitaplarını okumaya devam etmek için aldım. Fosforlu Cevriye'den sonra güya okuyacaktım ama araya bir yıl (hatta belki de iki) girdi ve bende hala icraat yok. 😅 Neyse her şey zamanla. (Kendini avutmaya çalışıyor.) 


Caraval, bir süre önce okuyup sevdiğim bir kitap ve elimde olmasından çok memnunum.

Derindekiler: Şüphe, galiba benim ilk Deniz Erbulak kitabım olacak. Fuarda onunla tanışma şansım oldu ve çok tatlı, çok hoş birisi! ❤️  

Gölgeler konusunda ise hala kararsızım. İlk iki kitabı okumadan bu kitabı anlayacağımı pek sanmıyorum. 🙄 

Şu an okuduğum kitap bitince de, Uzak Varlıkların Yalnızlığı'na başlamayı düşünüyorum. Kısa duruyor, hızla biter herhalde. 😅
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai