Yorum: Warcross (Warcross, #1) - Marie Lu


Adı: Warcross
Yazarı: Marie Lu
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: n/a
Goodreads Puanı: 4.43
Seri: Warcross #1
Puanım: 4/5

TANITIM

Kime güveneceğinize karar vermek oynayacağınız en büyük kumar olacak.

Efsane ve Genç Elitler serilerinin #1 New York Times çoksatan yazarı Marie Lu’dan yepyeni bir bilimkurgu gerilim romanı. 

On yıl önce başlayan bu tutku artık bazıları için gerçekten kaçmak için bir seçenek, bazıları içinse kâr etmek için bir kaynak haline gelmişti. İki yakasını bir araya getirmek için çabalayıp duran Emika Chen bir ödül avcısı olarak çalışıyor, yasadışı olarak bahis oynayan Warcross oyuncularının peşine düşüyordu. Ancak ödül avcılığı kolay bir iş değildi, rekabet fazlaydı ve ayakta kalmak giderek zorlaşıyordu. Kolay para kazanabilmek için Emika bir risk alarak Warcross Şampiyonası’nın açılış oyununu hacklemişti; bir glitch ile oyuna sızarak istemeden de olsa kendisini oyunun ortasında bulmuş ve bir gecede herkesin konuştuğu kişi haline gelmişti.

Tutuklanacağına neredeyse emin olan Emika, oyunun yaratıcısı, genç milyarder Hideo Tanaka’dan bir çağrı aldığında şaşkına dönmüştü: Üstelik kendisine reddedilmesi neredeyse imkânsız bir teklif sunulmuştu. Bir güvenlik sorununu ortaya çıkarabilmek için Hideo’nun bu seneki şampiyonada bir ajana ihtiyacı vardı ve bu iş için Emika’yı istiyordu. Hiç vakit kaybetmeden Tokyo’ya götürülen Emika, kendisini her zaman hayalini kurduğu geleceğin içinde bulmuştu. Fakat kısa süre içinde Warcross evreninin düşündüğünden çok daha tehlikeli olduğunu anlayacaktı…

YORUM

Warcross’u o kadar uzun süredir bekliyordum ki, kitabı okumaya başlamadan önce kendime sakinleşmek için biraz zaman tanımam gerekti. Duyduğum heyecan nedeniyle beklentim tavan yapmıştı ve tavan yapmış beklenti, genelde hayal kırıklığına yol açar. Neyse ki bu beklentiyi insani bir seviyeye indirmeyi başardım.

Daha önce Marie Lu’nun Efsane’sini okumuş ve beğenmemiş, Genç Elitler’ini okumuş ve çok sevmiştim. Warcross’un benim için bir Efsane değil de bir başka Genç Elitler olacağı düşüncesindeydim, haklı da çıktım. Çok güzeldi. :’)

Başlarda kitabın içine girmekte zorlansam da (sonradan bunu kitaba duyduğum heyecana ve “düzeltilmemiş okuma kopyası”nın yazı tipinin boyutuna bağladım), Warcross’un dünyasına ve hikayesine bir kere girdim mi, içinden çıkmak istemedim. Çok uzun bir süre önce okuduğum Erebos’tan beri, ana mekanı bir bilgisayar oyunu olan bir kitap çıkmamıştı karşıma.

Kitabın bu edisyonunda arka kapak yazısı yoktu ve ben Goodreads’ten olan biteni okumamıştım, o yüzden Emika’nın Hideo Tanaka’yla olan görüşmesine kadar, kitabın bana ne sunacağından pek haberdar değildim ve içim içime sığmıyordu. Yazarın, hikayeyi ne yöne çekeceğini bilmiyordum ve o kadar çok olasılık vardı ki! (Sonra, kitabın ortalarına doğru, yorumu yazarken ne kadarını söyleyebileceğimi anlamak adına arka kapağı okudum ve tepkim “Haa,” oldu. Arka kapağı okusaydım, kitabın ne yöne gideceğini çok erkenden öğrenebilirdim. Ups? #MyBad)



Warcross’un kendisini ve yazarın oyunu ele alış şeklini çok sevdim. Dünya çapındaki turnuvalar, çok fazla insanın Warcross oynaması ve bazı yerlerde bunun bir oyundan da öteye geçip, günlük hayattan ayrılması imkansız bir gerçeklik haline gelmesi... Hepsi bana, bir süre önce izlediğim ve “e-spor” adı verilen bilgisayar oyunları (ve turnuvaları) hakkındaki bir belgeseli hatırlattı: Free to Play.

Kitabı okurken kendimi sık sık bu belgeseli düşünürken buldum. (Bu kitabı yazarken Marie Lu’nun da bu belgeseli izlediğini düşünüyorum.) Warcross’un büyüklüğü, yarattığı heyecan, insanlara kazandırdığı para... hepsi o kadar gerçekçiydi ki, kendimi ister istemez bu sanal gerçeklik oyununun bir parçası olmak isterken buldum. Ayrıca kitabın çok büyük bir kısmını, yüzümde kocaman bir sırıtışla okudum.

Ayrıca kitapta Marie Lu’nun hoşuma giden küçük dokunuşları da vardı. Mesela bir sahnede, kim olduğunu hatırlamadığım ve pek de önemli olmayan bir karakter, Emika Chen’e Çince konuşup konuşamadığını soruyor. Emika da başını iki yana sallıyor, içten içe de babasının Çince 5 cümle bildiğini, bunlardan 4’ünün küfür olduğunu düşünüyor. Bu da doğduğu ülkenin “milliyetine” ait olmayan çok fazla insanın yaşadığı bir şey. Amerika’da doğan fakat “Amerika kökenli” olmayan ailelerin. 

Warcross’taki karakterlerin birçoğunu sevdim (ve bir kısmından kısa kısa bahsetmek istiyorum) ama galiba en sevdiğim karakter Wikki oldu. Wikki, Emika’nın Warcross takımının minik hizmet dronu ve kitap boyunca sadece İKİ kere sahnesi var. Ona rağmen kalbimi o kadar hızlı kazandı ki anlatamam.

“Açık mavi gözleri yarımay şeklindeydi, bedeni hoş bir sarıya boyanmıştı ve göbek kısmındaki camlı panelde içeride soğumakta olduklarını gördüğüm içecekler vardı. Benim de ona baktığmı gördüğünde göbeğini öne doğru çıkardı ve cam kapı açılarak bana içeceklerle dolu bir tepsi uzattı.

‘Adı Wikki,’ dedi Asher. ‘Takım dronumuz. Hadi durma, bir soda al.’

Gerçekten de ne diyeceğimi bilemedim, o yüzden bir kutu soda aldım. ‘Hala bana bakıyor,’ diye mırıldandım Asher'a. 

‘İçeceği sevip sevmediğini görmek istiyor.’

Sodadan bir yudum aldım. Çok lezzetliydi, köpüklü çilek aromasına bayıldım. Hoşlandığımı belirten abartılı bir ses çıkardım. Wikki bunu not ediyormuş gibi görünüyordu...”

(Okuduğum kitabın son hali olmadığından alıntıda değişiklikler olabilir.)

ARKADAŞLAR WIKKI, ELEKTRONİK BİR EVCİL HAYVAN GİBİ DEĞİL DE NE. Tüm kitaptaki en sevimli şey olabilir. Bu sahneyi ilk okuduğumda sesli güldüm, sonra gittim tekrar okudum ve birkaç arkadaşıma anlattım. Wikki kalbimi öyle böyle çalmadı yani. #OylarWikkiye

Öhöm. Karakterler diyordum. Emika’nın Çin asıllı olması, Asher'ın tekerlekli sandalyeye bağlı yaşaması, Ren'in ara sıra Fransızca konuşması, Warcross’ta dünyanın her yerinden oyuncular bulunması ve takımların belli bir ülkeye ait değil de, her ülkeden oyuncuların girebildiği dağınık oluşumlar olması çok hoşuma gitti. Henka Games gözlüklerinin başka dillerde konuşulduğunda alt yazı vermesiyse çok hoş bir dokunuştu bence. Gerçek dünyaya da alt yazı alabilsek ne güzel olurdu!

Kitaptaki oyun sahneleri asla sıkıcı olmadı. Hatta sonlara doğru bir tanesi vardı ki, stresten ve heyecandan tırnaklarımı kemirtti bana. Oyundaki kapışmalar ve mekanlar özenle düşünülmüş, ince ince tasarlanmıştı. Marie Lu’nun oyunlara konsept tasarımı yaptığı zamanların boşa gitmediğinin kanıtıdır Warcross. (!!) 


Emika’nın ekibindeki (bir kişi hariç) herkesi çok sevdim. Emika, orada bulunma sebebinin doğası gereği hiçbiriyle çok yakın ilişkiler kuramadı ama keşke kursaydı. Takım arkadaşlarını yakından tanımayı çok isterdim. (Belki ikinci kitaba?) Özellikle de Tremaine ve Roshan arasındaki gerilimin detaylarını öğrenmek çok keyifli olabilirdi :’) Ama bu konuda hiçbir şey bilmiyor olmamız çok doğru çünkü Emika, Roshan’la çok yakın bir ilişkiye sahip değil. Neden dertleşeceklerdi ki?

Ama karakterlerin Emika’dan bağımsız bir hayatları ve geçmişleri, yaşanmışlıkları olması güzel bir dokunuştu ve kitaba derinlik katıyordu. 

Hideo Tanaka ise tam bir gizemdi. Karakteri kitapta sık sık görmemize ve yazarın bize onun hakkında bilgi vermesine rağmen, yine de onu pek tanımadığımızı hissettim. Sanki bir şeyler hala dillendirilmiyor gibiydi. Belki bu da ikinci kitapta daha derinlemesine gireceğimiz anlamına geliyordur. İkinci kitabın adı belli olmasa ve daha Warcross bile resmen çıkmış olmasa da ben bu hikayenin devamı için hazırım!

Kitaptaki “ilişkiyi” en başta çok sevdim, nedense sonlara doğru ilerledikçe eskisi kadar sevemediğimi fark etim. Kitabın sonu ise bazı açılardan delirtici olmasına rağmen, bazı açılardan da çok klişe geldi. Gerçi tüm klişeliğine rağmen beni kitaptan soğutmayı başaramadı. Ayrıca Marie Lu, Warcross’a öyle bir son yazmış ki, kafam karman çorman oldu ve ikinci kitapta ne olacağına dair hiçbir fikir üretemez oldum. Benzer bir durumu en son yine Marie Lu’nun Gül Cemiyeti kitabında yaşamıştım.

Kitap, bana o kadar çok soru sordurttu ki o sonla. Ama en yüksek sesli olanı kesinlikle şu:

BU KİTABIN DEVAMINDA NE OLACAK!?

Warcross okuyun. Saygılar.

Ezgi Tülü

Bazı günler kafasını kopartıp kenara atmak istiyor. Bazı günler ise çok mutlu. 11 yaşından beri bir şeyler yazıyor, henüz bitirebildiği bir taslak yok. Ama umutlu! Umut, ruhun ilacıdır, demiş birileri. Ya da dememiş. Bilmiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder