10 Nisan 2017 Pazartesi

Yorum: Hırsız (Ay Işığı, #1) - Özge Ilık

Adı: Hırsız
Yazarı: Özge Ilık
Yayınevi: DEX
Sayfa Sayısı: 570
Goodreads Puanı: -
Seri: Ay Işığı #1
Puanım: 4/5

Ruhunu vücudundan çıkarıp başkalarının zihinlerine girebilen, onların anılarını değiştirebilen lise öğrencisi Nisan, yetenekli bir hırsızdır. Kendisi gibi hırsız olan en yakın arkadaşı Derin ve sırlarını bilmeyen "normal" dostları Hilal, Kuzey ve Arda dışında hiç kimsesi yoktur.

Hırsız ırkını tehdit eden bir virüs, onu ve arkadaşlarını filozof taşını dünyanın farklı yerlerinde aramaya itince, Nisan geçmişi, kendisi ve arkadaşlıkları ile ilgili bildiklerini sorgulamak zorunda kalır. Ve de en önemlisi, arkadaşlarına duyduğu sevginin sınırlarını...

Daha önce bu tarz, yerli fantastik olarak adlandırılabilecek bir tek Yeni Dünya: Ametist'i okumuştum, onu da yorumuma bakarak anlayabileceğiniz üzere pek beğenmemiştim. O yüzden Özge'nin kitabına karşı biraz önyargılıydım diyebiliriz. Ayrıca biricik DEX'imizin kitabın kapağını, şu bilimli kişisel gelişimli tuhaf "Kuantumla 40 Günde İyileşin!" tarzı kitaplar gibi tasarlamış olması da, (O tarz kitaplar seviyorsanız sözüm meclisten dışarı. Burada vurgulamak istediğim, Hırsız'ın kapağının kitaba hiç uymadığı.) benim kitaba olan önyargımın yıkılmasına pek yardımcı olmuyordu. Neyse, YGS geldi geçti, ben de artık en sonunda bu kitabı okumanın zamanı geldiğine karar verdim. İyi ki de okumuşum! Bu kitap hem çok keyifliydi, hem de bana harika bir arkadaş kazandırdı.

Şimdi, puandan da anlayabileceğiniz üzere kitaptaki her şeye bayılmadım ama yine de sevdiğim fazlasıyla çok şey vardı. Sevmediğim şeyler de, kesinlikle düzeltilebilecek ya da kitaptan elenebilecek şeylerdi. Yani kitabı kurgusuyla doğrudan bağlantılı değillerdi. (Şu an hepsini hatırlayamıyorum, çünkü ben unutkan bir patatesim ve cidden hafıza namına taşıdığım şey, kendini beş günde bir temizleyen 320 GB'lik bir harddisk. O yüzden hatırladıklarımdan ilerleyeceğiz.)

Öncelikle, özellikle kitabın başlarında, bazı cümleler çok çeviri gibiydi. Neyse ki bu durum, kitap ilerledikçe önce azaldı sonra da ya tamamen yok oldu ya da benim dikkatimi çekmeyi bıraktı. Tam olarak emin değilim ama iki türlü de göze batmayacak bir hale geldi.

Yine kitabın başlarında, karakterler birbirlerine sürekli yığınla bilgi aktarıyordu.

Burada demek istediğim şey şu. Şimdi, mesela, iki karakter kendi aralarında konuşuyor, biz de okuyucu olarak o sahnede üçüncü kişiyiz. Karakterler, yıllardır X işini yaptıkları için, X işinin 5N1K'sını epey iyi biliyorlar. (Nasıl yapacaklar, nerede yapacakları, kiminle yapacakları, vesaire.) O sahnede bu soruların cevabını bilmeyen tek bir kişi var, o da biz, yani okuyucu. "Bilgi aktarımı" dediğim şey ise, o iki karakterin, sanki bu soruların cevaplarını bilmiyorlarmış gibi birbirleriyle konuşması. Aslında orada bilgilendirdikleri birbirleri değil, okuyucu.

Ben bunun pek doğal bir bilgilendirme yöntemi olduğunu düşünmüyorum, bence biraz eğreti duruyor, ayrıca okuyucuya da o an alabileceğinden daha fazla bilgi veriyor. Ben bu tarz şeylerde genelde bilgiyi, kitapta gelişen olaylarla beraber görmeyi ya da adım adım, yavaş yavaş almayı daha çok seviyorum. :')

Kitapta güzel düşünülmüş şifreler ve bir tane şarkı vardı. Bunları Özge yazmış! Ben asla yapamam!! Çok da güzel olmuşlar!!!

Heyecan bir yana, cidden bu tarz şeyleri düşünmekte, kurgulamakta, önce parçalayıp sonra bir araya getirmekte iyi olduğunu düşünüyorum bu kitabın. Karakterler kitabın büyük bir bölümünü bir şeylerin peşinde koşturarak geçirdiler ve onları yönlendiren şifreler gerçekten başarılıydı. Eğreti durmuyorlardı, yerine getirmeleri gereken göreve cuk diye oturuyorlardı.

Ayrıca, kitabın başında Nisan'ın Kuzey'e fısıldadığı bir şarkı var, zaten onu okuduktan sonra dedim ki, "Aaa, acaba bunu Özge mi yazdı yoksa bir yerlerden alıntı mı yaptı?" Hani ben asla yazamam ya öyle şeyler, herkesi kendim gibi sanıyorum :D Kendisi yazmış. Bunu öğrendikten sonra ayrı bir heyecanlanmıştım kitabın devamı için. (Şarkı sahnesi cidden ilk bölümde falandı çünkü.)

Hırsız'ı okumam, benim kendimden beklemeyeceğim bir şekilde uzun sürdü ama bunun nedeni bence kitabın kendisi değildi. O sırada okuldaydım ve okul beni yavaş yavaş parçalara ayırıyordu can sıkıntısıyla, öyle olunca insan bazen hiçbir şey yapmak istemiyor. Bir de kitap 570 sayfa (her ne kadar ince sayfaları nedeniyle bunu belli etmese de) ve 570 sayfayı okuması da biraz vakit alıyor. Neyse ki aksiyon dolu, keyifli ve güzel yazılmış 570 sayfaydı :')

Şu an kitabı yeterince düzgün anlatamadığımı düşünüyorum. Evet, sevmediğim yanlarından bahsettim ve sevdiğim bir şeylere de değindim ama, kitaba yeterince adil davranamadım galiba. Yani şöyle diyim, kitabı bitirdikten sonra kendimi biraz eksik hissettim. Nisan'dan, Derin'den, Jay'den, Kuzey'den, Hilal'den ve hatta Arda'dan bile ayrıldığım için bir mutsuzluk vardı, kitabın sonunun getirdiği bir merak vardı, bütün bu aksiyonları geride bırakmanın getirdiği bir rahatlama vardı. Ayrıca, neredeyse tüm kitap boyunca Derin'le kendimi shipledim kdjdjad Tabii bu işin şakası.

Mesela, kitap öyle düzgün kurgulanmıştı ki, kitaptaki en büyük olaylardan birini ta en başlarda tahmin etmeme rağmen, kitaba olan ilgim gıdım azalmadı, hatta tahminimden asla emin olamadım ve ancak doğru çıktığı yere geldiğimde "Ehe ben bunu bilmiştim," diyebildim. Doğru çıkmama ihtimali de vardı. Bir de, o olayın doğrusunu öğrenmemizin tek nedeni, bunun bir ölüm kalım meselesi olmasıydı, eğer öyle olmasaydı asla öğrenemeyecektik. Bu kararlılığa, bu fedakarlığa saygı duyuyorum.

(Ya biri bana Hırsız'ın devamını fırlatabilir mi? İkinci kitabı yani. DEX lütfen artık şu ikinci kitabı basar mısınız? Lütfen?? Bakın rica ediyorum.)

Benim Özge'nin kaleminden beklentilerim var. Bunu çok fazla insan için söyleyemiyorum ve en sonunda severek takip edeceğim bir akranımla daha karşılaşmak harika bir his! Gelecekte çıkartacağı kitaplarda şimdiden gözüm var ve kesinlikle takipteyim!

16 Mart 2017 Perşembe


Adı: Yarım Kalan Bazı Aşklar
Yazarı: Ece Karaağaç
Yayınevi: Alakarga Yayınları
Sayfa Sayısı: 188
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟

“Dalından kopan bir yaprak Zeynep’in yüzüne doğru salına salına inerken Zeynep derinden, ama çok derinden, ona yaklaşmakta olan bir şeyin sesini duydu. Bütün bu gürültünün içinde bir şey, tekinsiz bir şey ona doğru hızla ilerliyordu sanki. İçinde yükselen dürtüyle gözbebekleri büyüdü. Aklının neon tabelasında tek bir cümle yanıp sönmeye başladı: Buradan hemen çıkmalıyım.”

Ece Karaağaç, bir ilk kitap için oldukça cesur bir hikâye anlatıyor Yarım Kalan Bazı Aşklar’da. Uykuyla yaşamı arasında sıkışmış Zeynep, dostluğu ve renkli yaşamıyla Arda, vicdanını hâlâ koruyabilen bir “öteki” olan Beyza… Karaağaç, hayatın her alanından seçtiği gerçek karakterlerle zenginleştirmiş anlatısını. Yarım Kalan Bazı Aşklar’ı okurken aşk, dostluk ve aile kavramlarını sorgulayacak; “insan”a olan inancınızı diri tutmayı öğreneceksiniz.

Zeynep, annesi beş ay önce öldüğünden beri uyuyamıyor. Bir gece, adını koyamadığı bir şeylerden kaçarken düşüp bayılıyor ve gözlerini açtığında kendini Arda'nın evinde buluyor. Olaylar, bunun üzerine gelişiyor ve kitapta olay ardına olay, sıkıntı ardına sıkıntı yaşanıyor. Güzel günler de yok değil tabii ki.

"Yaşadığı hayatın içine sıkışmış tüm insanlar gibi Zeynep için de bir kaçış yoluydu uyku."

Benim için Yarım Kalan Bazı Aşklar, bir anlamda bildiğim ve uzaktan tanıdığım, bir anlamda da hemen birkaç sokak ötede yaşıyor olabildiğini tahmin ettiğim insanları anlatıyordu. Annesi istedi diye sevmediği, hatta düpedüz nefret ettiği bir mesleği icra eden Zeynep; hayata neşeyle yaklaşan, mutlu ve yardımsever Arda; onu sevmeyen babasının bakımını üstlenmiş, trans bir kadın olmanın zorluklarını yüreğinde taşıyan ve sevilmek nedir unutmuş Beyza; annesinin seks işçisi olduğu gerçeğini asla atlatamamış Erhan...

Karakterler ve trajedileri ne kadar kalabalıksa ve boğucuysa, Ece Karaağaç'ın dili o kadar yalın ve duruydu bence. Su gibi, akıcı bir dili vardı ve kitap kendini okutuyordu. Durumları ve olayları, olduğu gibi ortaya koyuyor ve bu insanların yaşadığı duygular yapaylıktan uzak. Yarım Kalan Bazı Aşklar, bize, kaybettiğimizi sandığımız bir şeyi yeniden bulmanın sevincinin yarıda kesilebileceğini fakat yaşam için halen daha umut olduğunu söylüyor.

Benim kitapla tek sorunum, çok fazla konuya değinip, sadece bir tanesini uzun uzadıya ele almış olması. Oysa görmek istediğim, okumak istediğim çok fazla hikaye vardı bu 200 sayfa içerisinde. Kafamda çok fazla soru işaretiyle kalakaldım ve bu kötü bir şey değil elbette, sadece kendimi o açıdan pek tatmin olmuş hissetmiyorum.

Ece Karaağaç'ın kalemini kesinlikle sevdim ve gelecekte yazacağı kitapları okumak için sabırsızlanıyorum.

14 Mart 2017 Salı

Yorum: Süper Dadı - Betül Güçlü


Adı: Süper Dadı
Yazarı: Betül Güçlü
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 2,5

Âşıksanız;
Dağları delebilirsiniz, “Ferhat” derler,
Çölleri aşabilirsiniz, “Mecnun” derler,
Canınıza kıyabilirsiniz, “Romeo” derler,
Ya iki küçük sevimli canavarın tüm sorumluluğunu alıp, kalplerini çalar ve oradan sevdiğiniz kadına ulaşmayı başarırsanız?
İşte o zaman, “Süper Dadı” derler.
Efran’ın verdiği zorlu, eğlenceli, acılı ve sevimli mücadeleyi okurken aşk uğruna girilebilecek en güzel sınavlardan birine şahit olacaksınız.
Beril, Baler, Sare ve Efran’ın “aile”si sizi de aralarına alacak kadar sevgi dolu; gerçek bir aile olmak için kan bağından daha fazla ihtiyacımız olan tek şey de bu.

Aslında bu kitap yakın zamanda okumayı planladıklarım arasında değildi fakat kitaplığımda ne var ne yok diye bakınırken birden dikkatimi çekti ve okumak istedim. Daha önce Betül Güçlü'nün Muzlu Pastam'ını okumuştum ve pek beğendiğim söylenemezdi. (Okuduğun ilk kitabı sevmediysen neden ikincisini aldın? 🤔 diyorsanız: ikisini de aynı anda almıştım ... çünkü zeka. 😂) Muzlu Pastam'da sevemediğim birkaç şey Süper Dadı'da da vardı ama ben SD'yi daha çok sevdim açıkçası. 💁🏻

Kitabın konusunun kendi türünde orijinal olduğunu düşünüyorum, sonuçta başka hangi kitapta, koskoca CEO işini gücünü bırakıp sevdiği kadının kalbini kazanmak için çocuklarının bakıcısı olarak işe giriyor ki? Yani ben bilmiyorum varsa siz yorum atıverin bi zahmet. 😂 Bunun bir mizah kitabı olduğunu ve bazı şeylerin "saçma" gelebileceğini, amacın okuyucuyu güldürmek olduğunu aklımda tutarak okudum ve genel olarak karakterlerin davranışlarından rahatsız olmadım. Hatta yer yer tebessüm ettiğim, çocukların şebekliklerine güldüğüm bile oldu. 😁 

Ama aynı zamanda kitap fazla yüzeyseldi. Belki ben çok şey bekliyordum, emin değilim, fakat kitabın cidden tek olayı Efran'ın Beril'in kalbini kazanmaya çalışmasıydı ve 260 sayfa tamamen bundan ve çocuklarla Efran'ın komik muhabbetlerinden oluşuyordu. Belki arkaplanda bir olay ya da bir şeyler daha dönüyor olsa daha sevebilirdim fakat kitap bu haliyle fazla... basit geldi bana. 😔

Ne zaman karakterlerin psikolojik durumlarıyla ilgili bir yere değinilse, uzun (ya da bana uzun gelen) açıklamalara gidilmişti ve bu da beni biraz sıktı. Okurken detaylara dikkat etmeyi ve açıkça söylenmeyen şeyleri kendim keşfetmeyi seven biriyim, ama bu kitapta bundan hiç yoktu, o yüzden pek keyif alamadım o açıdan. 😅

Eğer türün okuyucusuysanız (ve yer yer düzeltilmesi atlanılmış yazım hatalarını görmezden gelebiliyorsanız) eğlenerek okuyabilirsiniz. Hızlı okunan, akıcı, yer yer güldüren, sevimli ve tatlış bir kitaptı. Sadece hedef kitlesi içinde yer almıyordum. 😅

Yorum: Hayatın Kıyısında - Jennifer Niven


Adı: Hayatın Kıyısında
Orijinal Adı: All the Bright Places
Yazarı: Jennifer Niven
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 384
Goodreads Puanı: 4.2
Seri: -
Puan vermedim çünkü puanlama sistemime oturtamadım.

Yaşamayı, ölmek isteyen bir çocuktan öğrenen bir kızın hikâyesi…

Ölümü büyüleyici bulan Theodore Finch sık sık kendini öldürebileceği yöntemler düşünür ancak her seferinde, küçücük bir güzellik bile ona engel olur.

Violet Markey ise yaşadığı kasabadan ve ablasının ölümünün yarattığı dayanılmaz acıdan kaçmak için mezuniyetine kalan günleri sayarak geleceği dört gözle beklemektedir.

Finch ve Violet okullarındaki çan kulesinin tepesinde karşılaştıklarında kimin kimi kurtardığı belirsizdir. Bu tuhaf ikili, bir proje ödevinde eşleştiklerinde yol onları nereye götürürse; tıpkı hayat gibi büyük, küçük, tuhaf, güzel, çirkin, şaşırtıcı yerlere giderler. Kısa süre sonra, Finch yalnızca Violet'layken kendi olabildiğini; tuhaf, eğlenceli, hayatı doyasıya yaşayabilen ve ucubelikten uzak bir gence dönüştüğünü keşfeder. Violet da yalnızca Finch'leyken günlerin hesabını tutmadan yaşayabilmektedir. Ancak Violet'ın dünyası büyürken Finch'inki küçülmektedir…

Hayatın Kıyısında'yı okumam (benim için) o kadar uzun sürdü ki, kitabı okurken şekilden şekle girdim desem yeridir.

Başları güzeldi. Karakterlerle, özellikle de Violet ve Finch'le tanıştık ve kitabın, lisede geçen çoğu gençlik kitabı gibi kendini dramada kaybetmemesi çok hoşuma gitti. Finch, o kadar sıra dışı bir karakterdi ki, okurken etkilenmeden edemedim. Anı yaşıyor, canı ne isterse onu yapıyor ve sınırların onu tutmasına izin vermiyordu. Violet ise biraz daha arada kalmış gibiydi. Bir yanda ablasının ölümünden sonra sürüklendiği yalnızlık, öteki yanda eski arkadaşları ve hayatı.

Kitabın ortaları da genel olarak keyifliydi. Violet ve Finch'in "ödev" adı altında gezdikleri yerler, sohbetleri, arkadaşlıkları ve devamında gelen her şey. Ama bir yerden sonra kitap fazla uzun gelmeye başladı ve kendimi artık bu kitabı okumayı istemezken buldum. Belki devamında geleceklerin farkına vardığımdan (ki hiç sanmıyorum) oldu bu, belki de cidden bir yerden sonra yaşananların kitaba nasıl bir katkıda bulunduğunu göremiyordum. Öyle ki, kitap artık bitsin diye kendimi parlamaya başlamıştım.

Sonu ise duygusal olduğu kadar bence tahmin edilebilirdi. Hatta o post-it notunu gördüğüm andan itibaren az çok aklımda vardı bu. Tam olarak nasıl gerçekleşeceğini bilmiyordum ama bir şeyler olacağı belliydi ve yazarın kalbimi göğüs kafesimden söküp ellerime verdiğini hissettim. (Tamam, belki bu kadar detaylı bir şekilde ve bu şiddette olmadı ama...)

Genel olarak güzeldi ve eğer o sıkıldığım yerlerde kitabı okumam bu kadar sakız gibi uzamamış olsaydı, tahminen kitabı çok daha çok sevecektim çünkü karakterlerinden tutun olay örgüsü ve verdiği mesaja kadar her şeyi çok sevdim. Karakterlerin çok büyük bir kısmı gerçek, yaşayan, kanlı canlı insanlarmış gibi hissettim okurken. Finch'in "arkadaşları" Brenda ve Charlie, Violet'in eski arkadaşları Ryan, Amanda, Roamer (çocuğun adını hatırlamıyorum bile)... Hepsinin, kitapta bize söylenmeyen veya şöyle ucundan bir çıtlatılan hikayeleri var ve insan okurken merak ediyor.

Hayatın Kıyısında eğer sadece Finch ve Violet'e odaklanmış haliyle bu kadar güzel olmasaydı, o karakterlerin hikayelerinin anlatılmamış olmasının eksikliğini çekebilirdim ama çekmedim. Güzeldi. Anlamlıydı. Okuyun. Biraz yavaş ilerliyor ama sabırlı olun.

Uzun ve daha anlamlı bir yorum yazmak isterdim ama tıkanmış gibi hissediyorum. Bu kadar oldu ancak.

5 Ocak 2017 Perşembe

Yorum: Sonat - Işılsu Gültekin


Adı: Sonat
Yazarı: Işılsu Gültekin
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 456
Seri: - 
Puanım: 🌟🌟🌟🌟

 "Pençelerini çıkarmış bir tilki, Aslan'ın karşısında ne kadar şansı olduğunu düşünüyor?" 

Hazar ve Hazan... İsimlerinin arasındaki farklı olan tek harf, hayatlarını iki yaka gibi ayıran bir köprüydü; üzerinden geçen onlarca insanın suların derinliğini görmeyen binlerce gözüne şahitlik etmiş.

İkisinin dalgası aynı müziğin notasında çarpıştı.

Adam bir suçun tehlike çanlarını fısıldarken, kadın onun bileklerine kapanan kelepçenin sesi gibiydi. Ona tutundu. Kızıl saçların dolandığı bileklerde çiçekler açtı.

Mavi güller, kadının kulaklarına adamın sözlerini fısıldadı: "İmkansız, ulaşılmaz, eşsiz..."

Sonat'ı okumamın üzerinden neredeyse bir ay geçmesine rağmen, hala kafamı yeterince toparlayıp bir yorumunu yazmadığımı fark ettiğim için oturdum şimdi bilgisayar başına. O yorum yazılacak, dedim ve işte başlıyorum. (Aslında bu noktada en büyük korkum, kitabın herhangi bir yanına haksızlık etmek. Ama galiba yorum hiç yazmazsam en büyük haksızlık o zaman olacak.)

Sonat, aslında okumayı epeydir istediğim bir kitaptı ve daha kitap sözleşmesi yapılmasından çok öncesinden beri merak ediyordum. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, Sonat'ı okumuş ve etkisi altında kalmamış tek bir insan tanımıyordum; ikincisi, Işılsu'nun kalemini, kurgularını ve bu kurguları kağıda aktarış biçimini merak ediyordum fakat bana "Onun elden geçmesi gerek, bu haliyle okuma," demesi üzerine kitaba başlamamıştım.

Kitabı üç bölüme ayırıp, üzerinde o şekilde konuşmak lazım diye düşünüyordum kitabı bitirdiğimden beri, sonra bir şey fark ettim:

sonat    Fr. sonate 
a. müz. Bir veya iki çalgı için yazılmış, üç veya dört bölümden oluşan müzik eseri.
(Kaynak: TDK)

Kitabın ilk 200 küsür sayfası, beni epey hayal kırıklığına uğrattı. Hazan'ın Hazar'la tanışmasıyla başlayan klişeler silsilesi, epey uzunca bir süre devam ederek kitabın ilk %40'ını domine ediyordu. Hazar'ın sınıfta kimseyi umursamadan sigara içmesi, okula motorlarıyla zorla giren arkadaşlarıyla, daha üçüncü dersten okulu ekmesi, bütün o "ben kötüyüm" havaları, Hazan'la Hazar'ın sürekli kavga etmelerine rağmen aynı zamanda hep bir şekilde aynı yere düşmeleri...

Ayrıca, bu sırada olup biten her şey bir ya da en fazla iki hafta içerisinde gerçekleşiyordu ve bu iki hafta içerisinde kızın başına gelmeyen kalmadı. Bu noktada, zamanın fazla yavaş geçmesi ya da olayların biraz fazla hızlı ilerlemesi okumamı epey yavaşlatıyordu ve akıcılığı engelliyordu. Bir hafta içerisinde kız Hazar'la tanıştı, Hazar onun evinde kalmaya başladı, kızın babası öldü, vs. vs. Çok detaya girmeyeceğim ama o kadar çok şey oldu ki, insan biraz soluklanıp kitaptan yavaşlamasını istiyordu.

Bu noktada sorunlar bence, olayların arasını biraz açmakla ve bazı sahneleri değiştirmekle düzeltilebilirdi. 

200 ile 300 küsür arasındaki 100 sayfa, biraz geçiş gibiydi. İlk 200 sayfanın ardından kitaba olan ilgim arttı ve Işılsu'nun kaleminin de değişmeye başladığı kısımdı zaten burası. Klişeler ortadan kalkmıştı ve (yanılmıyorsam) Sergei de kitaba zaten buralarda bir yerde girdi. (Burada şunu deme ihtiyacı duyuyorum: OF SERGEI. Kitapta Hazar ne zaman "Sikeyim Sergei," dediyse salak salak güldüğüm doğrudur çünkü nedense bu tepki bana çok komik geliyor.)*

Bu sayfalarda neler olduğunu tam olarak hatırlamıyorum fakat karakterler ne zaman Rusya'ya gitti, kitap o zaman en baştaki tuhaflığını ve aceleciliğini üzerinden attı ve bir şeyler değişmeye başladı. Ben de çok mutluyum tabii, kitap ilgimi çekmeye başlamıştı ve bazı yerlerde heyecanlanıyordum bile. Ayrıca hoşuma gitmeye başladığı için de mutluydum çünkü Sonat'ı sevemeyeceğimden korkmaya başlamıştım (sevmek istiyordum). 

300den 450'ye kadar olan son 150 sayfa ise... ben 4 puanı bu 150 sayfaya verdim arkadaşlar. HARİKAYDI. Kitap tamamen farklı bir yol çizerek insanın soluğunu kesen bir anlatıya dönüştü ve aradığım şeyi bulduğumu hissettim. İlk kısım beni hayal kırıklığına uğratmıştı, ikinci kısım biraz da olsa umutlanmamı sağlamıştı ama son 150 sayfa... 

Son 150 sayfa beni mahvetti. 

Kitabın 200-250 sayfasını okumam epey vakit almıştı, fakat 250'den sonrasını bir günde bitirdim. Öyle bir akmaya başlamıştı ki kitap, öyle bir heyecan, öyle bir merak sarmıştı ki beni. Ama aynı zamanda kitabın sonu hakkında küçük de olsa bir spoiler yemiştim, o yüzden korkarak ilerliyordum sona doğru. Herkes kitabın sonundaki mektuplarda ağladıklarını söylüyordu ve gergindim açıkçası.

Karakterler o noktaya kadar beni kendilerine bağlamayı başaramamışlardı fakat o son 150 sayfada her şey değişti. Çok ciddiyim, o son 150 sayfa için okunur bu kitap. 

Ayrıca, şöyle bir harikalığı vardı o sonun, bana Işılsu'nun bundan sonra yazacağı kitapların da ipucunu veriyor gibiydi ve bu ilk kitabıydı (hatalar, eksiklikler normal, sonuçta ilk) fakat bundan sonra gerçekten nefes kesici ve harika şeyler yazacağını düşünüyorum. [Işılsu kalemini ve kendini bulmuş sonlara doğru çünkü.]

Of sonu cidden o kadar güzeldi ki! Bitirdikten sonra bir gün kadar hiçbir şey okuyamadım, etrafta boş boş gezdim ama aradığım huzuru ve rahatlığı bir türlü bulamadım çünkü kitap bana hissettirmişti ve bana yaşatmıştı ve harikaydı ve çok güzeldi ve oofffff.

(Sanırım bu yorumu devam ettiremeyeceğim çünkü mantıklı cümleler kuramamaya başladım.)

* Sergei'nin de kitabı olacakmış galiba ve Işılsu'nun biraz konuştuğunu duymuştum üzerinde. Çok çılgın şeyler bekliyor galiba bizi :') Gerçi ne zaman yazar bilmiyorum ama olsun yine de. Sergei tuhaf bir şekilde çok sevdiğim bir karakter oldu ve heyecanla bekliyorum kitabının gelmesini.

Not: Işılsu'nun gelecek kitaplarını iple çektiğimi söyleyebilirim. Biraz daha tecrübeyle (kitabı yayına hazırlama konusunda yani) harika anlatılar çıkartacağını düşünüyorum. 

Benzer bir listeyi bu sene başında, 2015'in En İyi 15 Kitabı olarak yapmıştım. Ona da bir göz atabilirsiniz!

Malum 2016'yı geride bıraktık ve ben geçen sene neredeyse 150 kitap okudum! (Ki okuma hedefim 100 kitaptı. Kendimi bu denli aşmayı kesinlikle beklemiyordum ve elbette bu sürpriz gelişmeden hiç şikayetçi değilim!) Eh, bu kadar çok kitap arasından yılın favorilerini seçmek biraz zor olacak gibi duruyordu (zor olmadı) fakat ben yine de bu listeyi yapmak istedim. ^^

Not: 2015'te hedefimi 5 kitapla kaçırmıştım, onun acısını çıkartmış da olabilirim bu yıl. :D

Kitapları bu sene tamamen rastgele sıralamak yerine, "İngilizce okuduklarım/Çevrilmemiş olanlar" ve "Çevrilmiş olanlar/Türkçe yazılanlar" diye ikiye ayıracağım. Böylece insanlar aradıklarına birkaç saniye daha hızlı ulaşabilirler bence. 

Birinci Kısım


Sandman Cilt 1: Prelüdler & Noktürnler ve Sandman Cilt 2: Bebek Evi (Neil Gaiman)
Sandman'i çıktığı gibi alamamıştım fakat iyi ki alamamışım çünkü İstanbul Kitap Fuarı'nda iki cildini birden aldım ve ikisini de hız kesmeden arka arkaya okudum! Neil Gaiman'ın elinden çıkma olduğu için belli bir beklentim vardı elbette ve Sandman bu beklentiyi harika bir şekilde karşıladı, ayrıca çizimler ve renklendirmeler hoş bir sürprizdi. İki cildi de bayılarak okudum. (Sonuçta bu listedeler, değil mi?) Hatta açık ara bu yıl okuduğum en iyi çizgi romandı. (Sanki 8382843 farklı çizgi roman okudun Ezgi.)

Antabus (Seray Şahiner)
Bunu, özellikle Eren ve Asena'nın deli gibi övmesi üzerine, yine İstanbul Kitap Fuarı'ndan almıştım ve fuardan aldıklarım arasında, özellikle bir an önce okumak için sabırsızlandığım kitaplardandı. Pişman olmadım elbette.

Antabus, günümüz Türk toplumundan çekip çıkartılmış ve sert fakat mizahi bir dille anlatılmış bir trajedi. Ana karakter Leyla Taşçı'nın yaşayabileceği iki senaryo üzerine kurulmuş ve Leyla'nın hikayesi, gazetelerde birkaç paragrafla özetlendiğini gördüğümüz, üzerinde çok da durmadan "Vah vah" diyerek geçtiğimiz hikayelerden.

Yazarın bir kitabı daha var elimde (Hanımların Dikkatine) ve onu da bu yıl okumayı planlıyorum. 

➤ Saga (Brian K. Vaughan)
Bu yıl Saga'nın, Marmara Çizgi'den çıkan üç cildini de yalayıp yuttum. (Dördüncü cildini de sipariş ettim fakat henüz elime ulaşmadı, site bir türlü tedarik edemedi galiba.) Bu yıldan önce pek çizgi roman okumazdım fakat 2016 bana güzel sürprizler kattı, bunlardan biri de kesinlikle Saga'ydı. Hem çizimleriyle, hem hikayesiyle, hem de karakterleriyle kalbimde sağlam bir yere sahip bu çizgi roman. 

Eğer çizgi roman okumak istiyorsanız da, "Süper kahraman hikayelerinden hoşlanmıyorum" ya da "Nereden başlayacağımdan emin değilim" gibi düşünceleriniz varsa, Saga orijinal kurgusu ve harika çizimleriyle iyi bir başlangıç noktası olabilir!

Genç Elitler (Marie Lu)
Ben Efsane'yi sevmemiştim. (Daha doğrusu, sevmemek değil de, epey ortalama ve sıkıcı bulmuş, 5 üzerinden 2 puan vermiştim.) Hatta Efsane'den bahsettiğim videoyu izleyen yakın bir arkadaşım, bu capsi yapmıştı:
Fakat Genç Elitler harika bir sürpriz oldu! Bu kitabın beni bu kadar etkilemesini kesinlikle beklemiyordum, özellikle Efsane'den sonra, fakat ha-ri-kay-dı! Bir kere, ana karakterimiz "kötü olduğunun farkında olmayan bir kötü karakter" ve kitap onun başından geçenleri, araya başka karakterlerin hikayelerini sıkıştırarak anlatıyor.

Kitabın sonu sizi kesinlikle şaşırtmıyor fakat geleceğini neredeyse ta en başından bildiğiniz bu sona ulaşmak sizi yine de mahvediyor. (Sizi etmiyorsa bile beni etmişti.) Kitabı bitirdikten sonra uzunca bir süre öylece duvara bakakalmıştım, ne devam kitabına geçebildim (hala okumadım hatta) ne de başka bir kitaba başlayabildim. Hatta bir arkadaşımı arayıp yarım saat dert yandım, çünkü başka hiçbir şey yapacak halim kalmamıştı.

Suçluyorum (Emile Zola)
Bu, sonradan kitaplaştırılmış bir açık mektup. Fransa'da bundan bir süre önce yaşanmış bir olay üzerine yazıyor bunu Emile Zola. Ben bu kitabı çok sevdim çünkü hem Emile Zola'nın cesaretine hayran kaldım, hem de Can Yayınları'nın hazırladığı bilgilendirici baskıya. Hatta bunu okuduktan sonra "Neden daha önce tanışmadım ki ben bu yazarla?" diye hayıflandım ve ertesi haftalardan birinde gidip bir romanını satın aldım. (Ha sorarsanız hala okumadım ama neyse, alıştım artık.)

(Çektiğim daha güzel fotoğraflardan hiçbirini bulamadım, elimde bir tek bu vardı.)

Şahmeran (Öznur Yıldırım)
Hem blogumda hem de Goodreads hesabımda, bu kitabın epey uzunca bir yorumu var, o yüzden sadece kısa bir şekilde demek istediğim şu ki: Bu kitabın benim için manevi değeri çok büyük ve eğer bu listeye koymasaydım eksik hissederdim. :') Kitap hakkındaki detaylı görüşlerimi zaten yorumda okuyabilirsiniz. 

Keşke Senden Nefret Edebilseydim (Lucy Christopher)
Bu kitap çok farklıydı. Ana karakterimiz (adını hatırlayamıyorum şu an) bir gün kaçırılıyor ve bir çölün ortasına, kaçacak hiçbir yerin, avazı çıktığı kadar bağırsa duyacak hiç kimsenin olmadığı ve tek başına hayatta kalma şansının sıfır olduğu bir yere getiriliyor. Kitap, işte bu karakterin yavaş yavaş ve aylar içerisinde onu kaçıran kişiye aşık olmasını bir mektup şeklinde anlatıyor. Ama o kadar farklı, o kadar gerçekçiydi ki, insan olayların içine çekilmeden duramıyor. Gerçekten çok güzeldi.

Fosforlu Cevriye (Suat Derviş)
Bu kitabı Pilli Kütüphane'nin bitmek bilmeyen ısrarları üzerine almış ve okumuştum, iyi ki de böyle yapmışım. Kitap, bedenini satarak yaşamını devam ettiren Cevriye'nin başından geçenleri anlatıyor ve ben bu kadar naif bir başka kitap daha okuduğumu hiç sanmıyorum. Birkaç gün etkisinden çıkmamıştım ve hala aklıma geldiğinde içime bir burukluk oturur. Kesinlikle okunması gerektiğini düşünüyorum ve özellikle bu sene (2017'de) yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.

Kuşatma (Brandon Sanderson)
Geçen sene okuduğum tek Sanderson kitabının Kuşatma olması biraz üzücü ama 2017'de harika kitaplar okuyacağım anlamına geliyor bu, o yüzden o kadar da üzücü değil. :P Son İmparatorluk'la başlayan Sissoylu serisinin ikinci kitabı Kuşatma. İlk kitap kadar bomba bitmese de, ben yine de ilk kitap kadar çok sevdim! (Gerçi şu ana kadar Sanderson'ın yazdığı ve beğenmediğim bir kitaba rastlamadım ama neyse.) (Ezgi sadece üç kitabını okudun adamın.) Bu seriyi kesinlikle okuyun!

Gurur ve Önyargı (Jane Austen)
Bu kitabı okumak için bunca sene beklemiş olmam şaşırtıcı biraz ama ne yapayım, dilinin anlaşılması zor olacağından ve kitaptan pek de bir şey alamayacağımdan endişe ediyordum galiba. Gerçi tam tersi oldu. İş Bankası'nın Hasan Ali Yücel klasikler dizisini yavaş yavaş okumaya başlayayım istemiştim ve Gurur ve Önyargı da dizinin ilk kitabı olduğu için hemen sepetime eklendi. Kısa sürede de okudum zaten. Korktuğumun aksine son derece anlaşılır ve okuması keyifli bir kitaptı, gerçekten epey beğendim. (Sonuçta bu listede yer alıyor.)

İkinci Kısım


➤ The Demon King (Cinda Williams Chima)
Bu yazarla nasıl bu kadar geç tanıştım ben?! Pegasus Yayınları, geçtiğimiz sene içerisinde bu yazarın bir başka serisinin ilk kitabı olan Savaşçı Varis'i çıkarttığından beri o kitabı okumak istiyordum fakat bir türlü denk getirip kitabı alamamıştım. Öyle olunca ve ekitaplarını da o dönem bulamayınca, ben de The Demon King'den başlama kararı aldım ve gerçekten kitaba hayran kaldım. Bu sene kesinlikle seriyi bitirmem gerek, o kadar iyiydi ki anlatamam bile. Yurtdışında bu yazara hayran olmalarını çok çok iyi anladım yani :') 

➤ This Savage Song (VE Schwab)
Bu kitap hakkında en çok duyduğum şey "İçinde aşk yok!!" idi ve "Ne demek aşk yok?" diye düşünüp duruyordum çünkü genelde içinde biraz bile aşk içermeyen YA kitapları çok fazla ilgi görmüyor ve Victoria Schwab'ın kitapları son birkaç senedir bayağı patlamış durumda. Sonra kitabı okudum ve yazarın yarattığı dünyaya ve karakterlere ve HER ŞEYE hayran kaldım. Daha önce bir başka serisinin ilk kitabını okuduğumda, o kitabı da çok beğenmiştim fakat This Savage Song çok farklıydı. O kadar yaratıcı, o kadar güzel işlenmiş, o kadar harikaydı ki! Umarım bir an önce çevrilir de kitaplığıma yerleştirme şansı yakalarım.

➤ The Fill-in Boyfriend (Kasie West)
Ya ben normalde bu tarz, "gençlik aşk hikayeleri" kitaplarından pek hoşlanmıyorum. Bana çok sıradan, sıkıcı ve tahmin edilebilir geliyorlar. Fakat The Fill-in Boyfriend o kadar güzel, o kadar sevimli, o kadar şirindi ki, insanın içi ısınıyor. Ben zaten Kasie West'in kalemini ve kitaplarını çok seviyorum (bir tek On the Fence'i sevememiştim), o yüzden bu kitabı bu kadar sevmek bir sürpriz olmadı ama yine de... Gerçekten çok tatlıydı. Bu tarz şirin kitaplar arıyorsanız ve İngilizce'yle de aranız iyiyse, bu kitabı kesinlikle öneriyorum.


➤ A Court of Mist and Fury (Sarah J Maas)
Bu kitabı nasıl anlatacağım bilmiyorum gerçekten. İlk kitabı epey sevmiştim fakat bu ikinci kitap tamamen bambaşka bir şeydi, zaten kitapları Amazon.com'dan satın alıp paraya kıymamın nedeni de tamamen bu ikinci kitap. HARİKAYDI. Sarah J Maas, ACOMAF'la gerçekten kendini aşmıştı. İlk kitap DEX'ten çıktı ve ikinci kitap da yakın zamanda çıkacak. Eğer ilk kitabı okuyup öyle çok harika bulmadıysanız bile ikinci kitaba bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum çünkü gerçekten çok çok çok iyiydi. AğaplfaşfkşŞKASDŞFKJ.

Bir yerden sonra beynim çalışmayı reddediyor galiba. Sanki benim için yazılmıştı kitap, o kadar beğendim yani. Öyle diyim ben. :')))))

Üçüncü kitabın adı da A Court of Wings and Ruin. İnsan korkuyor neler okuyacağımdan...

Yorum: Canavarın Çağrısı - Patrick Ness

Adı: Canavarın Çağrısı
Yazarı: Patrick Ness
Yayınevi: Delidolu
Sayfa Sayısı: 222
Goodreads Puanı: 4.34
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟🌟🌟

Sevgi, kayıp ve umut üzerine, sıradışı bir roman. 

Canavar, Conor için gelmişti; ve ondan istediği şey, en tehlikeli şeydi:

Gerçek.

Siobhan Dowd'un özgün fikrinden yola çıkan ve şimdi de Focus Film tarafından beyazperdeye aktarılan Patrick Ness'in bu ödüllü romanı; yürek burkan, umut verici ve hepsinin ötesinde, kurtuluşa giden cesareti içeren bir öykü.

Biz, Ölümlüler'i okuduktan sonra Patrick Ness'in kitaplarına karşı duyduğum beklentiyi biraz aşağı çekme ihtiyacı hissetmiştim fakat herkes benzer bir şekilde, o kitabın Ness'in genel yazımının altında kaldığını söylüyordu. Ayrıca, Canavarın Çağrısı epeydir merak ettiğim bir kitaptı ve yakın zamanda filmi de çıkınca, "Artık okusam iyi olur," düşüncesiyle kitabı aldım ve hemen okunacak kitaplar arasında ona bir yer buldum. Daha doğru bir karar veremezmişim galiba.

Ben kitaplarda ya da filmlerde ağlamam. Belki bu kitabı okuduğum zaman diliminden, belki de kitabın kendisinden, ama tahminen ikisi birden etkili oldu ve ben Canavarın Çağrısı'nın sonunda birkaç damla yaş döktüm. Daha da ağlardım tahminen ama o gün zaten bir tur ağlamıştım (liseden mezun olmak zor zanaat) ve göz pınarlarım tükenmişti galiba.

O kadar duygusaldı ki bu kitap benim için. Conor'la birçok seviyede bağ kurdum ve istemsiz olarak onu kendi kardeşimle kıyasladım; aklından geçen düşünceler, arkadaşlarıyla arası, davranışları ve tepkileri... "Emre 13 yaşına geldiğinde, böyle hissedip böyle mi düşünecek?" Tahminen pek benzemeyecekler ama yine de. Ben hiçbir zaman 10 yaşındaki bir erkek çocuk olmadığımdan ve asla da olmayacağımdan, kardeşimi anlamak bazen zor olabiliyor ve Canavarın Çağrısı'nın aslında hiç böyle bir amacı yokken bana bu yolda bazı şeyler verdi. Bu da epey değerli bir şey.

Gelelim kitabın asıl vermek istediğine. Conor'ın içinde bulunduğu duruma hem sinirlendim hem de üzüldüm, aynı zamanda Conor'ın epey güçlü olduğunu düşündürdü bana. Hem annesiyle babası ayrı, hem anneannesini sevmiyor, hem de annesi çok hasta ve babası da Conor'ı kendisiyle birlikte Amerika'ya götüremiyor. Gerçi bunlar kitabı okuyan herkesin bildiği şeyler ama olsun. Kendimi onun yerine koyduğumda, nasıl tepkiler vereceğimi kestirmeye çalıştığımda, kendimi çok kapana kısılmış hissettim. Tahminen o da öyle hissediyordu.

Çok dokunaklı, ustaca kaleme alınmış bir kitaptı bence. Hissettirdi ve düşündürdü ve bana çok değerli şeyler kattı.

4 Aralık 2016 Pazar


Adı: Hava Uyanıyor
Orijinal Adı: Air Awakens
Yazarı: Elise Kova
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Goodreads Puanı: 4.02
Seri: Air Awakens #1
Puanım: 🌟🌟🌟🌟

Solaris İmparatorluğu, başkenti birleştirmeye bir zafer uzağındaydı ve nadir görülen büyüsel bir yakınlığın sahibi, on yedi yaşındaki kütüphaneci çırağı Vhalla Yarl savaşın seyrini değiştirebilirdi. 

Vhalla, Büyücüler Kulesi'ndeki gizemli büyü topluluğundan uzak durması gerektiğini bilerek büyümüştü ve kitapların sessiz dünyasında oldukça mutluydu. Ancak farkına varmadan, gelmiş geçmiş en büyük büyücülerden biri olan Prens Aldrik'in hayatını kurtardıktan sonra, yavaş yavaş onun dünyasına doğru çekildiğini hissediyordu. Şimdi önünde vermesi gereken zor bir karar vardı: Ya büyüsünü kabul edip bildiği hayatı terk edecek ya da büyücülükten defedilip eski haline dönecekti. Gölgelerde dolanan kudretli güçlerle birlikte, Vhalla'nın kararsızlığı ona sandığından çok daha fazlasına mal olacaktı.

Hava Uyanıyor, bundan birkaç ay önce bir arkadaşım bana kitabın kapağını gösterdiğinden beri aklımın bir köşesinde olan ama okumak için inatla çevrilmesini beklemeyi seçtiğim bir kitap oldu. Çok sevdiğim yabancı bir bloggerın kitaba düşük puan vermesi nedeniyle açıkçası kitaba başlarken biraz tereddütlerim vardı ve "Ya ben de sevmezsem?" korkusu içimdeydi. Ama aynı zamanda kitabın bir element kurgusu olması nedeniyle büyük bir merak taşıyordum. (Avatar: Son Hava Bükücü'yü izleyerek büyümüş olduğum için element kurgularına ayrı bir sempatim var ^^)

Sonuç olarak kitaba en sonunda başladım ve başladığım andan itibaren elimden bırakasım gelmedi. Elise Kova'nın dili son derece akıcıydı; olaylar ve betimlemeler öyle güzel dengelenmişti ki insanın bir sayfada gereğinden fazla kalmaya ihtiyacı hiç olmuyor, bölümler siz kitabı okurken oldukça hızlı bir şekilde ilerliyordu. O kadar ki, bir gün "Kitaba hala başlayamadım," diye sitem ederken ertesi gün "Kitabı bitirdim!" duyurusu yapıyordum.

Doğrusu, kitapta normal şartlar altında beni rahatsız edebilecek birçok unsur vardı fakat Hava Uyanıyor'un daima hareket içinde olan kurgusu, Elise Kova'nın kitabı insanın elinden düşürtmeyen anlatımı ve bu anlatımı Türkçe'yle buluşturan Yaprak Onur'un çevirisiyle bir araya gelince kitaptaki bu unsurları görmemeye, görsem bile umursamamaya başladım çünkü kendimi bir kere kitabın heyecanına kaptırmıştım zaten.

Karakterlerden elbette favorim Prens Aldrik oldu. Kitabın en başında onu fazlasıyla küstah ve rahatsız edici bulsam (ve Vhalla yer yer benimle pek de aynı fikirde olmasa da), kitap ilerledikçe ve biz Vhalla aracılığıyla Prens Aldrik'i daha çok tanıdıkça, karakter İmparatorlukta olduğu gibi gönlümde de tahtını kurdu :)

Aldrik'i keşke daha çok tanıma şansımız olsaydı demek istiyorum fakat ilk kitabın sonu göz önünde bulundurulursa, tahminim ikinci kitapta onu sık sık göreceğimiz yönünde. Bakalım. ^^

Prens Baldair ise daha... tuhaf bulduğum bir karakterdi. Yazarın anlatımı gereği okuyucu, iki prens arasında bir şeylerin sıkıntılı olduğunu daha en başta anlıyor (malum ikisi de bu durumu pek gizleme derdinde değiller) fakat bu sıkıntı ilk kitapta okuyucuya sezdirilmiyor. Aynı şekilde, Baldair'in neşeli kişiliği sabahları doğan ve geceleri batan güneş gibi ortada fakat altında neler yattığı hiçbir şekilde bize gösterilmiyor. (Ama ben "altında yatan bir şeyler" olduğu konusunda eminim.)

Devam kitaplarında bu iki kardeş arasındaki durumun ve ikisinin de kişiliklerinin biraz daha irdeleceğini umuyorum. Hava Uyanıyor, yepyeni bir seri için oldukça dolu bir başlangıçtı ve Vhalla'nın etrafındaki insanların karakterini çözmekten ve geçmişini öğrenmekten daha önemli işleri vardı desek çok da yalan olmaz sanırım.

Bütün bunlar bir kenara bırakılırsa, bence Sareem ve Roan'la ilgili durum biraz daha iyi işlenebilirdi. O iki karakteri tüm kitap boyunca o kadar az görüyoruz ki, günün sonunda Vhalla onlarla ilgili bir sıkıntı yaşadığında şahsen ben pek etkilenmedim çünkü ne Sareem ne de Roan değer verdiğim karakterler haline gelişti. Belki yazar Vhalla'nın onlarla olan arkadaşlığını biraz daha derinlemesine işlemiş olsaydı, (nasıl birlikte büyüdüklerini ve birlikte ne sıkıntılar atlattıklarını), o zaman onlar hakkında biraz daha duygusal düşüncelerim olabilirdi.

Vhalla'ya kitabın en başında pek ısınamadım açıkçası ama bunun çok saçma bir nedeni var. Vhalla Yarl ismi bir türlü güzel görünmedi gözüme. Hatta ilk bölümlerde okurken Valhalla falan dedim kıza, o kadar dokundu sinirlerime. Ama sonra alıştım ve zaten soyadı da çok görünmüyor... (Dediğim gibi saçma bir neden.)

Bir karakter olaraksa biraz kendine güvensizdi Vhalla ama bunu, onun durumunda biri için epey normal buldum. Kütüphanede yıllarca çırak olarak çalıştıktan sonra ve hayatındaki en heyecanlı şey düşecekken bir prens tarafından yakalanmaksa, birden büyücülüğün, bakanların ve bir değil tam iki prensin hayatına girmesi hele 17 yaşındaki bir genç kızsan sanırım insanı gerçekten de bu şekilde etkiler. Sonuçta kız bir hizmetçiyle aynı sosyal statüdeyken birden nerelere nerelere çıktı yani. (Ayrıca, erkeklerle olan sınırlı tecrübesinin de pek iyi olmaması da onun bu çekingen tavırlarına ekleme yapıyordu.)

Ayrıca, kitapta aşk o kadar azdı ki insan gelecek kitaplar için umutlanıyor. Ben yavaş yavaş ilerleyen, arkadaşlık hatta dostlukla başlayan ve sonra onun üzerine yeşeren aşkları gerçekten çok seviyorum ve içimden bir his Aldrik ve Vhalla'nın durumu bu olacak diyor. AİY. ÇOK HEYECANLI.

Şöyle bir bakıyorum da yoruma, amma konuşmuşum ya. Neyse, yorumu sonuçlandırmak gerekirse, Hava Uyanıyor elimden bırakamadığım ve neredeyse bir solukta okuduğum, elimden bıraktığımdaysa bu sadece uyumak için olan, beni en başından ta en sonuna kadar heyecanla dolduran bir kitap oldu. Eğer element kurgularını özellikle sevmiyorsanız bile okuyacak heyecan dolu, fantastik ve gençlik türünde bir şeyler arıyorsanız Hava Uyanıyor'a bir göz atın derim.

Konusu en başta ilgimi o kadar da çekmemişti (yani element kurgusu olmasının dışında) fakat dediğim gibi, başladıktan sonra bırakamadım. 

30 Kasım 2016 Çarşamba


Adı: Sahte Kraliçe
Orijinal Adı: The Impostor Queen
Yazarı: Sarah Fine
Yayınevi: GO! Kitap
Sayfa Sayısı: 449
Goodreads Puanı: 3.72
Seri: The Impostor Queen #1
Puanım: 🌟🌟🌟

ONU KRALİÇELERİ SEÇTİLER. YANLIŞ SEÇİM YAPTILAR.

Daha küçücük bir çocukken Kupari’nin İhtiyarları tarafından, ateş ve buz büyüsünü ustalıkla kullanan kraliçe Valtia’nın varisi olarak seçilen Elli artık on altı yaşındadır. Kehanete göre gelmiş geçmiş en güçlü Valtia olacak olan Elli bütün hayatını tapınakta lüks içinde, büyücü rahipler tarafından eğitilip tahta çıkacağı güne hazırlanarak geçirmiştir. Ve o büyük gün gelip çatmış, büyücü kraliçe ülkesinin işgal edilmesini önlemeye çalışırken hayatını kaybetmiştir. Tahta çıkma sırası artık Elli’dedir. Elli yeni Valtia olarak halka takdim edilir ama ortada büyük bir yanlışlık vardır. Ölen Valtia’nın büyüsü Elli’ye geçmemiştir. O gerçek bir kraliçe değildir. Büyünün ortaya çıkması için onu türlü işkencelerden geçiren İhtiyarların elinden kaçan Elli bir anda kendini sürgün edilmiş suçluların arasında bulur. Kimliğini gizleyerek bu yeni dünyada kendine bir yer edinmeye çalışırken hakkındaki kehanet ve Kupari büyüsüne dair acı gerçekleri öğrenir. Halkına duyduğu sevgi ve yeni dostlarına duyduğu sadakat arasında kalan Elli büyük bir savaşın eşiğinde, krallığı ve büyüsü tamamen ortadan kalkmadan doğru tarafı seçmek zorundadır. 

Sahte Kraliçe okumak için oldukça heyecanlı olduğum ve aylarca bekledikten sonra beklentimin tavan yaptığı bir kitaptı. Hakkında çok güzel şeyler okumuştum ve GO! Kitap'ın yakın zamanda çıkartacağını duyduğumda da heyecandan havalara uçtum. Ne yazık ki beklentimi tam anlamıyla karşılayamadı. (İşte bu yüzden kitapları heyecanla beklememeye çalışıyorum.) (Başaramadı.)

Kitap oldukça akıcıydı ve İstanbul Kitap Fuarı'ndan bu yana pek de kitap okuyamamış ben için ilaç gibiydi. 449 sayfayı iki günden az bir zamanda okudum ki bir YGS-LYS öğrencisi olarak vaktimin büyük bir çoğunluğu konu çalışmaya veya test çözmeye gidiyor. Tabii bunda GO! Kitap'ın yazı karakterini büyük tutmasının da etkisi var ama işte, insan iyi hissediyor. 

Kitabın en başından en sonuna kadar bir kere bile kafa karışıklığı hissetmedim. Bence bu önemli bir şey çünkü yepyeni bir dünyayı - bu dünya (bize gösterilen kadarı yani) sadece iki ırktan ve bir krallıktan ibaret de olsa - ve bir de bu dünyanın büyü sistemini okuyucuya düzgün bir şekilde aktaramadığı zaman yazar, işler arapsaçına dönebiliyor. Sahte Kraliçe'de böyle bir sıkıntı hiç yaşamadım.

Sanırım kitaptan umduğum kadar hoşlanmayışım, karakterlere dayanıyor. Ana karakter Elli oldukça silik bir tipti. Evet, Valtia olması gerektiği için belli bir otoritesi bir noktada vardı fakat bütün bunlar bir kenara bırakıldığında ve karakterin büyü yapamadığı dikkate alındığında, kişilik açısından öne çıkan pek de bir yanı yoktu bence. Çalışkan, azimli, dürüst biriydi, bu açılardan Elli'den adil bir kraliçe olurdu kesinlikle ama benim gözümde Elli'nin diğer karakterlerden hiçbir farkı yoktu ki hikayeyi Elli anlatıyor. İç dünyası insanın içine işleyen türden değildi yani.

Ayrıca Elli ve Oskar arasındaki ilişki pek iyi yazılmamıştı bence. Birkaç kere öpüştüler ve birkaç uzun konuşmaları oldu evet ama birlikte olmayı istedikleri için değil de, şartlar onları yan yana getirdiği için birlikte olan iki karakter gibilerdi. Normalde bu hiç sorun yaratmazdı bende fakat yazar (ve Elli'yle Oskar) kitap boyunca bunun aksini iddia ediyorlardı. Ama ben aralarındaki çekimi göremedim ya da neden birlikte bu kadar uyumlu olduklarını anlamadım. Bence sahneler iyi işlenmemişti ve işlenebilirlikleri yüksekti.

Yazar eğer kitapta birçok kısmı "Zaman öyle geçip gitti" diye atlamasaymış, belki Elli ve Oskar'ın yavaş ilerleyen ilişkileri benim gözümde bu kadar eğreti durmazdı. Belki de dururdu, bilemiyorum. Oskar'ı sevmeme rağmen onları bir çift olarak görmeyi pek başaramadım. Beraber oldukları, aşık ve mutlu oldukları sahneler içimi sevgiyle doldurmadı.

Elli Oskar'dan ne zaman "buz büyücüm" diye bahsetse yüzümü buruşturmam var bir de tabii...

Aynı zamanda kitapta sonsuz bir aksiyon vardı fakat hiçbir sahne karakterler için heyecanlandırmadı beni. "Şimdi ne olacak?" ya da "İyi olacaklar mı?" endişesine hiç düşmedim. O açıdan da eksik buldum kitabı. Soluksuz okuduğum sahne pek yoktu açıkçası.

Kitaptaki büyü sistemi hoşuma gitti, büyünün bir şeylere bağlı olması ve bir halka yüzyıllar boyu işlenmesi, kitaptaki görece daha sağlam bulduğum fikirlerdendi. (Yeni olduğu için değil ama güzel düşünüldüğü için.) Büyünün kuralları ve kontrol edilmezse insanların sonunu getirebiliyor olması, sadece kullanıcısının düşmanına değil de kendisine de tehlikeli olması güzel dokunuşlardı. 

Sonuç olarak, eğer okuyacak büyülü kraliçeli eğlenceli bir kitap arıyorsanız, Sahte Kraliçe tam da aradığınız kitap olabilir ya da kitaptan beklentileriniz yüksek değilse epey sevebilirsiniz. (Belki de yüksekse bile seversiniz.) Demek istediğim, ben sevdim ama bayılarak okumadım, okuduğum için pişman değilim ama devam kitaplarını özellikle bekleyeceğim bir seri olamadı. Güzeldi, eğlenceliydi, akıcıydı ve keyifli zaman geçirtti bana. 

13 Kasım 2016 Pazar

Yorum: Mükemmel Bir Son - French Oje


Adı: Mükemmel Bir Son
Yazarı: French Oje
Yayınevi Okuyan Us
Sayfa Sayısı: 200
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Puanım: 🌟🌟🌟

Siz hiç bitmek bilmeyen bir ilişki yaşadınız mı?

Ayrılık kararından sonra bile kesilmeyen çağrılar geldi mi telefonunuza? "Özledim" diye başlayan mesajlar? Sürekli onun tarafından oyalandığınızı hissettiğiniz ama bir türlü kopamadığınız birileri oldu mu hayatınızda? Oturup kendinizi sorguladığınız, hatalarınızı bir bir masaya yatırdığınız, geçmişle hesaplaşıp kendinizi değiştirmeyi istediğiniz o tuhaf ilişkilerden biri yaktı mı hiç kalbinizi?

Genç ve başarılı tasarımcı Müge, tam da böyle bir ilişkinin çıkmaz sokağında buluyor kendisini. Bir türlü kopamadığı Volkan'dan uzaklaşıp gerçek aşkı bulma yolculuğuna çıkmak için cesur bir adım atıyor. Tek bir dileği var Müge'nin evrene yolladığı:

"Sadece evlenme teklifi alsam, evlenmesem bile okey'im. Yani sadece bir an olsun böylesine, ömürlük istendiğimi duyayım, yeter…"

Ve ardından evren bu dileği yerine getirmek için derhal harekete geçiyor.

Müge ve silip atamadığı Volkan… Müge ve karşısına ansızın çıkan o kibar yakışıklı: Orbay… Müge ve en güvenilir arkadaşlardan gelen beklenmedik ihanetler… Müge ve kendini değiştirmek için harcadığı onca çaba… Müge ve hep hayalini kurduğu 'mükemmel bir son'…

Bugüne dek Dizüstü Edebiyat serisinden çıkan kitaplarıyla okurları peşinden sürükleyen French Oje, kadınların iç dünyasına dair biriktirdiklerini Mükemmel Bir Son'da samimi bir karakterin dünyasına dönüştürüyor. French Oje, akıcı dili, kendine has üslubu, duygu ve düşünceleri yansıtmadaki içtenlikli tavrıyla günümüzün başarılı roman yazarlarından biri olduğunun sinyallerini veriyor.

"Birkaç saate okur bitiririm," diyerek başladığım ve araya İstanbul Kitap Fuarı'nın girmesiyle iki, hatta üç günümü alan bir kitap oldu Mükemmel Bir Son. İnsanların buradaki tepkilerinden, kitabın sonunda bir terslik olacağını biliyordum fakat böylesine bir şey beklemiyordum kesinlikle. Beni etkiledi mi? Çok değil açıkçası. Belki benim odunluğumdan, belki karakterlerle yeterince yakın ilişkiler kuramamamdan, belki de saatin 00.07 olmasından kaynaklıdır. 

French Oje'nin kaleminden bir kitabı ilk defa okuyorum çünkü Dizüstü Edebiyat pek bana göre olan bir tür değil. Yazarın anlatımı; sıcak kanlı, akıcı, yer yer eğlenceli ve çoğunlukla telefonda yakın bir arkadaşınızla konuşuyormuşsunuz gibi. Bazı yerlerde bu dağınıklık beni rahatsız etse de, sanırım kitabı bu kadar kolay okunur kılan yine bu anlatımıydı ve beklediğimden daha çok beğendim.
Akşama kadar nasıl dayandım bir ben biliyorum ama. Çünkü terapistim bana "Müge neden hazır asker? Neden hep müsait?" demişti. Ben de sabahın köründe görev bilinciyl enumarayı bulsam da göndermek için akşamı bekledim. Ama asıl yapmam gereken bu değildi, kendi işlerimi tamamen bitirdiğimde başkasının işlerine odaklanmaktı.
Müge, bazı anlarda kendime çok benzettiğim, bazı anlardaysa "Benden daha uzak olamaz," dediğim bir karakterdi ve kesinlikle benimkinden çok daha farklı bir hayat yaşıyordu. Çocuk yaşta terk edilmenin ne olduğunu öğrenmiş, sonrasında da bu bilgisinden asla kopamamış bir karakter kendisi. 

Her ne kadar yer yer kendime benzetsem de, kitap boyunca bir türlü benimseyemedim onu. Bunu kitabın tarzına bağlıyorum biraz ama. Karakter kitap boyunca o kadar çok kendinden bahsediyor ki, olayların anlatılmaktan çok gösterilmesini seven biri olarak ister istemez bütün olan bitenden biraz da olsa kopuyorum.
... huzurlu bir ilişki için, gerçek manada birine kendini vermek için, kalbini sonuna kadar açmak için etrafındakilerin sesini biraz kısmak gerekiyor. Aksi halde ilişkini birilerine beğendirmek, onaylarına sunmak, onay almadığında da adama onların gözünden bakıp, sana yaşattıklarını hiçe sayarak harcıyorsun. Sonunda da senden başka kimse mutsuz ve yalnız olmuyor.
Mükemmel Bir Son'u okuduğum için mutluyum, her ne kadar kitaba ayılıp bayılmasam da. Bazı kısımları eğlendirdi, bazı yerleri düşündürdü ve genel olarak farklı bir şeyler tadıyor olmanın zevkini verdi bana.
İnsanlar belki de en sevmedikleri kelimelerde saklıydı.
Eğer kitaba biraz bile ilgi duyuyorsanız veya okuyup okumama konusunda kararsızsanız, kitapçıda şöyle bir karıştırmanızı öneriyorum. Kitabı benim sevdiğimden daha çok sevmeniz çok mümkün, hele bu tarzın ve türün okuyucusuysanız, gerçekten bayılabilirsiniz. Ya da kendini sezdirmeyen, şaşırtıcı ve biraz da hüzünlü sonları seviyorsanız...

14 Ekim 2016 Cuma

Adı: The Murder Complex
Yazarı: Lindsay Cummings
Yayınevi: Greenwillow Books
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 3.72
Seri: The Murder Complex #1
Puanım: 2/5

An action-packed, blood-soaked, futuristic debut thriller set in a world where the murder rate is higher than the birthrate. For fans of Moira Young’s Dust Lands series, La Femme Nikita, and the movie Hanna.

Meadow Woodson, a fifteen-year-old girl who has been trained by her father to fight, to kill, and to survive in any situation, lives with her family on a houseboat in Florida. The state is controlled by The Murder Complex, an organization that tracks the population with precision.

The plot starts to thicken when Meadow meets Zephyr James, who is—although he doesn’t know it—one of the MC’s programmed assassins. Is their meeting a coincidence? Destiny? Or part of a terrifying strategy? And will Zephyr keep Meadow from discovering the haunting truth about her family?

Action-packed, blood-soaked, and chilling, this is a dark and compelling debut novel by Lindsay Cummings.

SPOILER İÇERİR.


Bu kitabı merak etmemin iki sebebi vardı:

▪ Yazarın YouTube kanalını takip ediyorum ve nasıl yazdığını öğrenmeyi gerçekten çok istiyordum.
▪ Kitabın konusu ve kapağındaki "She's trained to survive, he's programmed to kill," yazısı.

Verdiğim puandan da anlaşılacağı üzere, kitap beni pek tatmin etmedi. Bunun en büyük nedeni, kitabın ortalama bir gençlik distopyasından ayrıldığı hiçbir hiçbir noktanın olmamasıydı.

Dünyadaki nüfus, aniden yayılan bir hastalık nedeniyle hızlı bir şekilde azalmaya başlıyor, ardından genç bir doktor buna bir çözüm buluyor ve aradan zaman geçiyor. Sonra da kendimizi, 16 yaşındaki ana karakter Meadow'un ağzından anlatılan bir distopyada buluyoruz.

Bu distopyada gördüğümüz bazı şeyler:
▪ GPS özelliği taşıyan çipler
▪ Topluluğu dünyanın kalanından ayıran bir duvar
▪ Açlık ve yokluk
▪ (Açlık ve yokluk nedeniyle) Birbirini öldüren insanlar
▪ Toplumda yerdeki sakız kadar değer görmeyen yetimler
▪ Kötü bir yönetim
▪ Kötü yönetimin karşısında duran bir Direniş
(not: adları gerçekten buydu. the Resistance.)
▪ Sevgisiz anne-babalar

Kitabın yarısı Meadow'un, yarısı Zephyr'in ağzından anlatılıyor. Ben genelde anlatıcının değiştiği kitapları pek sevemiyorum fakat bu kitapta anlatıcının değişmesi benim için pek de bir fark yaratmadı. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilmiyorum.

Ayrıca, Zephyr ve Meadow'un yaşadığı insta-love gerçekten çok sıkıcıydı. Bir an bakmışsınız neredeyse öpüşecekler, (ki bu ikinci konuşmaları falan, o noktaya kadar da aralarında geçen tek şey Meadow'un kan vererek Zephyr'in hayatını kurtarması. resmen #relationshipgoals), sonraki an Zephyr kızı öldürmeye çalışıyor. Meadow bunun üzerine diyor ki: "Zephyr'den nefret ediyorum," sonra bir bakmışsınız Koi'ye "Ona değer veriyorum."

Normalde karakterler arasındaki ilişkinin çalkantılı olduğu kitaplar gerçekten hoşuma gidiyor çünkü o çalkantı durulana kadar bir sürü şey oluyor ve kitaplarda #drama okuması eğlenceli, fakat bunun düzgün bir şekilde yapılabilmesi için aradan zaman geçmesi lazım ve bu kitaptaki olayların gerçekleşmesi bir ay bile sürmüyor.

Kızın hayatı resmen, the Initiative'de işe girdiği ilk birkaç günden sonra değişiyor. O zamana kadar kimse Meadow'dan haberdar değildi. O zamana kadar Zephyr, nasıl oluyorsa, Meadow'la hiç karşılaşmadı. (Birçok başka şey daha oluyor da anlatmakla zaman kaybetmek istemiyorum.)

Her şeyi geçtim, keşke kitap bu kadar klişe olmasaydı. Meğersem her şeyin suçlusu kızın annesiymiş! İnanabiliyor musunuz? İNANABİLİYOR MUSUNUZ ??? Ne kadar şaşırtıcı, ne kadar da şok edici. Hiç beklemiyordum gerçekten. 

Bir de Meadow adam öldürdükten sonra bir kere durup göz yaşı dökmedi. Bir kere bile. Tamam belki bir katil olarak yetiştirilmiş olabilir ama sonuç olarak kız hala 16 yaşında. (Bir de: kızın babasından nefret ettim.)

Kızın ağabeyi Koi ise tam bir gizemdi. The Initiative'den iş alamıyor çünkü rakibini öldürmeyi reddediyor fakat Zephyr'i öldürmek için fırsat kolluyor resmen. Evladım bir karar ver, katil misin değil misin? Meadow bir noktada bu arkadaşımızı "benim gibi katil değildi" diye tanımladığı için genel olarak öldürmeye karşı olduğunu düşünmüştüm fakat sonra bazı olaylar oldu ve acaba değil mi??? derken buldum kendimi. Kısacası KAFAM ÇOK KARIŞTI. 

Ayrıca Meadow tüm kitap boyunca "ailem ailem" diye gezindi ama onlara bu kadar çok değer vermesini sağlayan ilişkiyi ben kitabı okurken göremedim. Koi'yle sürekli kavga ediyorlar/tartışıyorlar gibiydi, babasıyla araları zaten hiç iyi değildi, küçük kardeşi Peri de küçüktü yani. Böyle oturup sırdaşlık ettikleri falan olmadı. O yüzden Meadow'un bu mücadelesinde onun yanında pek olamadım çünkü karakterler pek umurumda olmadı. 

Sonuç olarak, kitabın anlatımı güzeldi ama kendisi bana çok zorlama ve klişe geldi. İkinci kitabı okumayacağıma eminim. #sorrynotsorry

4 Ekim 2016 Salı

Yorum: Affet - Ayşegül Çiçekoğlu

Adı: Affet
Yazarı: Ayşegül Çiçekoğlu
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 440
Seri: -
Puanım: 3/5

Hiç beklemediğiniz anda önünüzde açılıveren bir kapı, aşkın hayatınız boyunca kaçtığınız acılar ve sevinçlerle döşeli yollarında sizi yürümeye zorlayabilir. O gün geldiğinde yaşayacaklarınıza hazır mısınız?

"Emir, kapının açılma sesine doğru döndüğünde odadan vuran ışığın önünde dikilen Melek'i gördü. Omuzlarına dökülen kırmızı saçları arkadan vuran ışığın altında ateş gibi parlıyordu. Hiçbir şey söylemeden öylece bakakaldı bir süre. Sonunda sadece 'Uyanmışsın,' diyebildi. Sanki uyandığını anlamamış gibi..."

Yakışıklı ve huysuz işadamı Emir Zorlu'nun adı kadar masum asistanı Melek'le aşkın sınırlarını zorlayan hikayesi. Annesi tarafından terk edildiği günden beri kalbini sevgiye kapatan bu huysuz adam, beklemediği anda önüne çıkan bu deli aşkı kabul edip güzeller güzeli Melek'in sakin sularında durulacak mı? Yoksa aşkı görmezden gelip sevdiği kadını bir kenara atarak, önüne geleni ezip geçtiği bir imparatorluk mu kuracak? Affet, çocuk yaşta annesi tarafından terk edilerek dünyaya kalbini kapatan bir adamın beklemediği bir anda önüne çıkan masum bir melek sayesinde sevmeyi ve affetmeyi öğrenişinin hikayesi. 

Affet, bana okuyup yorumlamam için Müptela Yayınları tarafından gönderildi fakat bu durum kitap hakkındaki düşüncelerimi hiçbir şekilde etkilememektedir.

Bu kitabı okumak için elime almadan önce kapağını yarım saat kadar uzaktan kestiğim doğrudur ama tabii ki de bunun kitap yorumuyla uzaktan yakından alakası yok. Sadece kapağın hoş tasarımını takdir etmek istedim, o kadar.

Yorumun kendisine gelirsek.

Affet, başlarken az çok tedirgin olduğum ve geçmiş tecrübelerim nedeniyle de biraz önyargıyla başladığım bir kitap olmasına rağmen, çok kısa sürede hem tedirginliğimi söküp attı hem de önyargılarımı - birçok açıdan, en azından - bana yedirdi. Haksız çıktığım için mutlu olduğum zamanlardan birindeyiz kısacası.

Kitabın konusunu birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse, "ünlü iş adamı, asistanına aşık oluyor," diyebiliriz ya da bunu biraz daha uzatarak "sert, acımasız, taş kalpli ünlü iş adamı, adı gibi melek, sevgi dolu, kendisinden kaç yaş genç olduğunu bir türlü hesaplayamadığım asistanına aşık oluyor" da diyebiliriz. (Şaka maka cidden Emir'in kaç yaşında olduğunu hesaplayamadım.) Ama kitap kesinlikle bundan ibaret değildi.

Öncelikle, kitapta Emre adından bir karakter vardı, (ki ismi çok güzel, kardeşimin adı diye de demiyorum) vardı yani. Aşık olduğu kadının ölümünün ardından iki yıl yas tutan, onu bir gün bile sevmekten vazgeçmeyen, annesine verdiği sözü tutmak için kendi acılarıyla yüzleşmek durumunda kalan biri Emre. Ve ağabeyi Emir'in aksine gerçekten harika biriydi. (Keşke kitap Emir yerine Emre hakkında olsaydı, kesinlikle daha çok severdim.)

Gerçekten Emre kitaptaki erkek karakterler içinden sevdiğim tek karakter olabilir. (Kitapta çok erkek karakter olduğundan değil gerçi.) Ama bence dünyaya daha çok Emre lazım. 

Emir ise pek sevdiğim bir karakter olamadı. Kitabın iki ana karakterinden biri olması da hiçbir şey değiştirmedi benim için. Kitabın en başlarında da sevememiştim. "Zengin iş adamı" tiplemesi bana hitap etmiyor pek olarak, bir de bu zengin iş adamı dünyanın en çekilmez insanı olarak tasvir edilince... hoşlanmamış olmam şaşırtıcı değil bence. 

Ama bazı sahneler vardı... çıldırdım. Gerçekten bir eziyetti o sahneleri okumak. İçimdeki küçük feminist kitabın içine girip Emir'i evire çevire dövmek istedi. Bir de bu adamın teknik olarak eğitimli, bilgili biri olması gerekiyor. (Sanırım eğitim bazen gerçekten hiçbir işe yaramıyor ya da o kısmı ben yanlış anladım.)


Bu ilki tam olarak bir sahne sayılmaz ama tek tek bundan önce gerçekleşen şeyleri eklemeye acayip üşendim, o yüzden bununla yetinmemiz gerekecek. Bunu okuduğumda aklımdan geçen ilk düşünce "Bir de tecavüz etmedi diye teşekkür mü bekliyor?" oldu. Sen kıza tecavüz sinyallerini ver, kız korksun, sonra tecavüz edeceksin sandı diye sinirlen, bir de üstüne "o kadınlara tecavüz etmezdi". Sağ ol ya, gerçekten sağ ol.


Ne zaman tek kişinin mutluluğu, iki kişinin mutluluğuna eşit oldu? Arada bir şey mi kaçırdım? Ne demek bize yeter? Kız açık ve net bir şekilde mutsuz. #hırrr


Ya bunun hakkında konuşmak bile istemiyorum. Resmen gözyaşlarım içime doğru akıyor. Ölüyorum anlasanıza. Gerçekten bunu gördüğümde o kadar kızdım ki, durup derin derin nefesler almam falan gerekti. Hani. Açıklama gerektirdiğini bile sanmıyorum.


Bunda da kitaba girip "İstediğiyle konuşur sana ne ya sana ne," tribi atasım geldi. Hayır telefon kırmak nedir? Biriyle konuşmasını istemiyorsan adam gibi söylersin nedenleriyle ama son kararı vermek hala karşındaki kişinin bileceği iştir. Kızın arkadaşları olabilir. Ne fark eder evliyse? Hayır bir de, "Ben senin kocanım. Bu da her şeye hakkım var demek oluyor," nasıl bir mantık? Saniyesinde boşamıştım. (!!!)

Sonuç olarak: Emir'den hoşlanmıyorum. Kitabın başında sevmemiştim, bu sahneler geldikçe iyice tiksindim, kitabın sonlarında da bana kendini Affet'tirmeyi başaramadı açıkçası. O ne öyle ya? Melek sanki insan değil, mal mülk. Bu nasıl bir kafa yapısı? Bunları yazarken bile sinirlendim yemin ediyorum.

Not: Yazarın bu gibi karakterler yazma hakkı olduğunu kabul ediyorum fakat aynı zamanda benim de bir okur olarak bu gibi karakterleri sevmeme hakkım var. Yazarın Emir gibi birini yazmayı seçmesine saygı duyuyorum fakat Emir'in kendisine saygı duyamıyorum. Ki bu da hiç sorun değil çünkü Emir gerçek değil ve ona saygı duymadığım için bir köşeye geçip ağlayamaz.

Bunu da aradan çıkarttığımıza göre, kitabın sevdiğim kısımlarına gelebiliriz. Emre'den zaten bahsetmiştim. Yazar, kitaba karakterlere can veren ayrıntılar ve hikayeler eklemiş ve bu gerçekten kitabın çok sevdiğim yanlarından biriydi. Birinci bölümden önceki kısa bölümün kitaba sonradan bağlanmasını fakat bunun hemen olmamasını, "Ne alaka acaba?" diye bana düşündürtmesi çok hoşuma gitti mesela.

Ayrıca kitabın dili gerçekten harika bir akıcılığa sahipti ve kendini sular seller gibi okutuyordu. Sürükleyiciydi ve elimden bırakmak istemedim. Emir'i sevmemiş olabilirim, (hatta bazen nefret etmiş de olabilirim) fakat Affet'i elimden gerçekten bırakamadım. Kelimeler yan yana o kadar doğal bir şekilde gelmişti ki, okurken insanın içini tırmalayan bir durum oluşmuyordu ve bu çok takdir ettiğim bir şey. 

Karakterlerin gelişimi ise muazzamdı. 440 sayfa içinde kimler nasıl değişti, nasıl farklılaştı inanamazsınız. Neler oldu neler bitti, hangi dağları yakıp kül ettiler... Gerçekten bazı yerleri şaşkın bakışlarla okudum. Gerçekten harika ve korkutucu ve yeni şeyler oldu ve GÜZELDİ. Karakterlerin geçtiği yolları gördüm, onlara bu yolculukta bir nevi eşlik ettim ve vardıkları yere bakıp gururlandım. Şimdi hakkını yemeyeyim, Emir bir noktadan sonra kendini toparladı fakat kırılan bardak asla eskisi gibi olamaz misali, bir türlü sevemedim. Nefret de etmedim bir yerden sonra ama yok ya. Olmayınca olmuyor. (Evet aklım hala burada.) (Ve Emir cidden çok değişiyor.

Gelecekte kesinlikle Ayşegül Çiçekoğlu'nun başka kitaplarını okumayı istiyorum. İlk defa kendimi bu tarz kitaplara karşı umut dolu hissediyorum ve bu harika bir his. HARİKA BİR HİS. Bu tarza olan önyargılarımı kırdığı, beni yeni ve takip etmeyi isteyeceğim bir yazarla tanıştırdığı ve ihtiyacım olan bir dönemde kafamı dağıttığı için Affet'i iyi ki okumuşum diyorum. 

Not: Emir'i sevmiş olsaydım kitaba 4 puan verirdim.
Not 2: Ama sevmedim.
Not 3: #sorrynotsorry
http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai