30 Mart 2016 Çarşamba

Yorum: Uprooted - Naomi Novik

Adı: Uprooted
Yazarı: Naomi Novik
Yayınevi: Del Rey
Sayfa Sayısı: 465
Goodreads Puanı: 4.17
Seri: - 
Puanım: 3.5/5

Naomi Novik, author of the bestselling and critically acclaimed Temeraire novels, introduces a bold new world rooted in folk stories and legends, as elemental as a Grimm fairy tale.

“Our Dragon doesn’t eat the girls he takes, no matter what stories they tell outside our valley. We hear them sometimes, from travelers passing through. They talk as though we were doing human sacrifice, and he were a real dragon. Of course that’s not true: he may be a wizard and immortal, but he’s still a man, and our fathers would band together and kill him if he wanted to eat one of us every ten years. He protects us against the Wood, and we’re grateful, but not that grateful.”

Agnieszka loves her valley home, her quiet village, the forests and the bright shining river. But the corrupted Wood stands on the border, full of malevolent power, and its shadow lies over her life.

Her people rely on the cold, driven wizard known only as the Dragon to keep its powers at bay. But he demands a terrible price for his help: one young woman handed over to serve him for ten years, a fate almost as terrible as falling to the Wood.

The next choosing is fast approaching, and Agnieszka is afraid. She knows—everyone knows—that the Dragon will take Kasia: beautiful, graceful, brave Kasia, all the things Agnieszka isn’t, and her dearest friend in the world. And there is no way to save her.

But Agnieszka fears the wrong things. For when the Dragon comes, it is not Kasia he will choose.


Uprooted, son derece sürükleyici ve baştan sona kadar tek nefeste okunacak bir romanın sahip olması gereken birçok özelliğe sahipti. Eğer anlatım, bir masal anlatmaktan çok biraz daha heyecan yaratmaya yönelik olsaydı eğer, kitaba vereceğim puan tartışmasız beş olurdu fakat bu haliyle, üzülsem de kitaba o puanı veremiyorum.

- Agnieszka'nın olaylara balıklama atlayış tarzı çok hoşuma gitti. Kendisinden güçlü, saygın, önemli demeden herhangi bir karaktere diklenebilme potansiyeli, the Dragon'la süregelen atışmaları, etrafındaki insanlar aksinin doğru olduğunu iddia etmeleri halinde bile kendi doğrularının peşinden giderek onların haksız olduğunu kanıtlama biçimi... Her şeyiyle Agnieszka kesinlikle sevdiğim karakterler arasına girdi.

- Sarkan nam-ı değer the Dragon.
"You intolerable lunatic," he snarled at me, and then he caught my face between his hands and kissed me.


Kitabın başlarındayken, bu iki karakter arasında bir şeyler olması fikrini çok gülünç buluyordum fakat olaylar ilerledikçe ve karakterlerle aralarındaki ilişkileri daha derinden tanıdıkça, bu ikisinin bir araya gelmesi fikrine o kadar ısındım ki bu kadar olur. Hatta, bu noktada en büyük şikayetim kitapta yeteri kadar aşk olmamasıydı. Ne kadar aşk yeteri kadar sayılır bilmiyorum ama ben bu ikiliyi biraz daha görmek istiyordum açıkçası.

Sakin kalamıyorum.

- Kitabın kurgusu son derece orijinaldi. Büyücüler, herkesi ve her şeyi kendine katmak isteyen, durmak bilmeyen büyülü bir orman olan the Wood, bu ormanın kendine kattığı bir kraliçe ve onu kurtarmak için eline geleni ardına koymayan oğlu, Agnieszka ve onun arkadaşı Kasia'ya duyduğu sevgiyle bağlılık, the Dragon ve burada söylemeyi unuttuğum her şey! Olaylar beni kitabın içine çekti, sayfa ardına sayfa çevirmemi sağladı.

- Fakat aynı zamanda, kitabın dili de beni kitabın içinden çıkartmaya uğraştı. Olaylar ne kadar ilgimi çektiyse, masalları andıran anlatım beni o kadar sıktı. Kendimi sık sık betimleme ve anlatı paragraflarını tarayıp atlarken, gözlerimle sayfada diyalog ararken buldum. Normalde diyalog arayan bir okuyucu değilimdir bir de. Kitabın, olay merkezli olmasına rağmen biraz ağır ilerleyen bir yapısı vardı ve bu pek hoşuma gitmedi.

- Bence bazı sahneler fazla uzatılmış, bazı sahneler ise gereğinden kısa anlatılmıştı. Hakkında okumak istediğim kısımlar yeteri kadar yok gibiydi. [Bu kısımların ne olduğundan bahsetmeyeceğim çünkü spoiler kategorisine giriyorlar.] Agnieszka'nın sarayda geçirdiği zaman pek ilgimi çekmedi ve kitap her ne kadar ilginç bir şekilde bitmiş olsa da, kendimi o anlatıma kaptıramadığım için tahminen bazı önemli kısımları ve paragrafları atladım.

Tek kitaba sığabilecek seriler olduğu gibi, birkaç kitaba bölünebilecek tek kitaplar vardır; bu da onlardan biriydi bence. Daha uzun, daha detaylı, daha duygulu işlenerek, olduğundan çok daha harika bir yere taşınabilirmiş gibi geldi bana. Tabii bunlar sadece benim düşüncelerim.

Bence okuyun; belki anlatımı sizde, bende yarattığı etkiyi yaratmaz.

26 Mart 2016 Cumartesi

Yorum: Karanlık Yalanlar - Alessandra Torre

Adı: Karanlık Yalanlar
Orijinal Adı: Black Lies
Yazarı: Alessandra Torre
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 4.34
Seri: -
Puanım: 1/5

Bu bir aşk hikâyesi ama okuması kolay olanlardan değil...

Brant:
Yirminci yaş gününde bir teknoloji milyarderi oldu. Benimle üç yıldır beraber. Dört kere evlenme teklif etti. Dört kere reddedildi.

Lee:
Ev hanımlarıyla aşna fişne yapmadığı zamanlarda çim biçiyor. Elleri ve vücudunun diğer parçaları son derece yetenekli. Bilse de bilmese de, iki yıldır benim tarafımdan takip ediliyor.

Durmayın. Yargılayın beni. Benim aşkımın nelere yol açtığı hakkında en ufak bir fikriniz bile yok. Daha önce bu hikâyeyi duyduğunuzu düşünüyorsanız güvenin bana… duymadınız.


Sanırım yine genel beğeniye uymadığım bir kitapla karşı karşıyayız. Öncelikle belirteyim: Her ne kadar erotik kitaplara özel bir ilgim olmasa da, bu kitabı sevmeme nedenim kitabın erotik olması değildi.

- Sürekli anlatıcı değişiyordu. Bir yerde ana karakter olan Layana anlatırken, bir yerde kitap Brant'ten üçüncü şahısta bahsediyordu ve sonra bir yerde Brant birinci şahıstan anlatmaya başladı derken, kitabı anlatıcısı karıştı da karıştı. Anlatım açısından sabit bir şeyler olmasını tercih ederim şahsen. Eğer kitabı Brant ve Layana birlikte anlatacaksa, ya birinci şahıstan ve her bölümün başına karakter adı yazarak yapsınlar ya da üçüncü şahısla gidelim. Bu hem çok dağınıktı hem de rahatsız ediciydi.

- Karakterlerin hiçbirine sempati duymadım. Hiçbirine. Kitabın başladığı andan bittiği ana kadar sevdiğim ve umursadığım tek bir karakter olmadı, bu da kitabın ilgimi çekmesini epey zorlaştırdı tabii. Layana'nın çevirdiği dolaplar ya da Brant'ın sırrının neden böylesine korunduğu, hatta Jillian ve yaptıkları bile umurumda değildi.

- Brant'in sırrını kitabın ortasına gelmeden tahmin ettim. Kitap bunu açık açık söyleyene kadar elbette sadece bir tahminden ibaretti fakat o kadar erken bilmiş olmak, benim için sadece kitabın sıkıcılığını arttırdı. Bütün kitabı, zaten yarısına gelmeden fark ettiğim bir şeyin doğru olup olmadığını görmek adına okudum resmen. Doğru bildiğimi öğrendiğimde ise kitap bitmedi, hala bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ve o yüzden o son kısımları okurken artık kitap bitsin diye resmen paragrafları atlaya atlaya okudum.

- Olay örgüsü yetersizdi. Kitap, Brant ve Layana'nın ya da Lee ve Layana'nın seks sahnelerinden, arada bir Brant'in şirketindeki sohbetlerden, Layana'nın iç sesinden mi ne oluşuyordu. Ya da en azından kitabı bitirdiğimde aklımda kalanlar bunlar sadece. Böyle dünyanın en ilginç, en heyecanlı olay örgüsünü elbette beklemiyordum ama... kitabın cidden tek ilgi çekici yanı olabilecek karakterlerini zaten sevmedim ve gizemli yanı olan sırrı da çok erkenden tahmin ettim. Olay örgüsü biraz da bana hitap etseydi keşke. AMA OLUR MU? OLMAZ. Neden olsun ki.

- Bu kadar sıkıldığım bir kitabı yine de başladığım gün bitirmiş olmam, bence kitabın anlatımının akıcı olmasına büyük bir kanıt. Ama sanırım kitapla ilgili söyleyebileceğim tek olumlu şey bu. Anlatımın akıcı olması.

- Birkaç sahnede güldüğüm oldu ama kitabı benim adıma daha çekilir kılacak kadar çok değildi. Yeterli gelmedi yani.

Kitabı sevmediğimi söylediğimde birkaç arkadaşım çok şaşırdı, "Acaba aynı kitaptan mı bahsediyoruz?" diye soranlar oldu fakat ne yapayım. Sevemedim. Sıkıldım. Bitirmek için sadece katlandım. Okumamış olsam pişman olmazdım. Eksikliğini çekeceğim bir kitap değildi. Höf.

Kitap eğer daha başarılı ve sağlam bir anlatıma sahip olsaydı ve ben de karakterleri umursamış olsaydım, o zaman bu yorum çok daha farklı olabilirdi. Konu ilginç, konu üzerine eklenen birkaç detay ilginç, ama bunların sonuçları anlaşılamaz bir şekilde sıkıcıydı.

25 Mart 2016 Cuma

Yorum: Ben, Earl ve Ölen Kız - Jesse Andrews

 
Adı: Ben, Earl ve Ölen Kız
Orijinal Adı: Me and Earl and the Dying Girl
Yazarı: Jesse Andrews
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Goodreads Puanı: 3.59
Seri: -
Puanım: 2/5

Ben
Adım, Greg Gaines. On yedi yaşındayım. Bu kitabı ben yazdım. Pek hoş göründüğüm söylenemez ve büyük olasılıkla bir mantar beynimi yiyor. İnsan olduğumdan bile emin değilim.

Earl
Earl Jackson, arkadaşım sayılabilecek tek kişi. Birlikte vasat filmler çekeriz. Werner Herzog en büyük ilham kaynağımız. Earl genellikle şiddetli bir öfkeyle doludur.

Ölen Kız
Son sınıfta, annem beni kanser hastası bir kızla arkadaş olmaya zorladı ve bu, tüm hayatımı mahvetti.
 

Ben, Earl ve Ölen Kız'a Pegasus Yayınları'nın kitabı basacağını öğrenmemden önce, ekitap formatında başlamış, kitabın ilk 100 sayfasından sonra sıkılarak kitabı yarım bırakmaya karar vermiştim. Okurken sıkıldığım ve okumayı sürdürdüğüm durumda sadece sıkılmaya devam edeceğim bir kitabı okumanın pek anlamı yok gibiydi. Peki neden şimdi bu kitabı oturup bitirdim? İnanın ben de bilmiyorum.

- Ana karakterin aynı zamanda kitabın yazarı olmasından kaynaklı basit dili, beni okurken rahatsız etmedi fakat kitaba karşı bakışımı da pek değiştirmedi. Son derece akıcıydı ve kolay okunuyordu. Zaten kitabı başladığım gün bitirmiş olmamın başka açıklaması olamaz.

- Bütün kitap boyunca Greg'in o sıralar yaşamakta olduğu ve daha önceki yıllarda yaşadığı aptal anıları okuduk durduk. Birçok insan kitaba bayılmış fakat kitapta bu kadar beğenilenin ne olduğunu pek göremedim ben. Greg'in Rachel'ın kanserini içselleştirememesine rağmen kızı sürekli güldürmeye çalışması hoştu evet ama bilmiyorum... bir şeyler eksik veya fazlaydı.

- İlk paragrafta da bahsettiğim üzere, kitabı okurken son derece sıkıldım. Yer yer gülümsediğim kısımlar olsa ve kitap da komik olmak için büyük bir çaba harcasa da, beğenmeyi gerçekten istememe rağmen bende büyük bir etki yaratamadı.

- Kitabın ana karakteri Greg, bütün hayatını insanların kendisi hakkında kötü düşünmemesine çabalayarak, arkadaşsız bir şekilde geçirmiş bir lise öğrencisi. Konuştuğu ve takıldığı, arkadaşı sayılabilecek tek kişi olan Earl bile tam olarak arkadaşı değil. Rachel'la arkadaşlıkları da tamamen Greg'in annesinin zoruyla gerçekleşen bir durum. 

Sanırım kitabı umduğum kadar sevememiş olmamın nedeni, ana karakteri sevilesi bulamamış olmam. Belki de amaç buydu kitaptaki, bilemeyeceğim, fakat tüm kitap boyunca sürekli Greg'in aptallıklarını okumak beni çok sıktı. Olay örgüsünün başı ve sonu pek yok gibiydi, Rachel'ın ölümü hariç, ve Greg'in zırvalarını okumak beni pek çekmedi. Herhangi sıkıcı bir karakterin hayatı hakkında üç yüz sayfa okumanın beni çekeceğini pek sanmıyorum.

- Kitapta eminim ciddiye alınması gereken hayat dersleri veya suratına gülünmesi gereken ironik ögeler vardı fakat ben hepsini kaçırmışım gibi hissediyorum ve açıkası kaçırmış olmakla pek bir problemim yok. 

Yorumu çok uzatmayacağım çünkü aklıma diyecek pek bir şey gelmiyor. Sanırım sorun sadece kitabın bana hitap etmemesindeydi. Değişik anlatımı ve gençlik tarzı kitaplara getirdiği farklı bakış açısıyla, aslında okuyacağınız sıradan bir young adult kitabı değil Ben, Earl ve Ölen Kız. Kitaptan nefret etmedim ama kitaba karşı özel, öyle aman aman bir sevgi duyduğum da söylenemez. Kitabın ne yapmaya çalıştığını kavrayamadığımı hissediyorum.

Bence merak ediyorsanız okuyun, belki benim görmeyi başaramadığım şeyi görürsünüz veya Greg'de kendinizi bulursuuz veya bilmiyorum. Kitabı benim beğendiğimden daha çok beğenme ihtimaliniz yüksek.

24 Mart 2016 Perşembe

Adı: Kargalar Meclisi
Orijinal Adı: Six of Crows
Yazarı: Leigh Bardugo
Yayınevi: Novella Dinamik
Sayfa Sayısı: 528
Goodreads Puanı: 4.41 
Seri: Six of Crows #1
Puanım: 4/5

 İntikam duygusuyla yanıp tutuşan bir mahkûm. Bahis düşkünü bir keskin nişancı Ayrıcalıklı hayatını geçmişte bırakan bir kaçak, Hayalet ismiyle tanınan bir casus Hayatta kalmak için sihir kullanan bir cellat Ve hepsini bir araya getiren kaçış uzmanı bir hırsız, 6 Tehlikeli serseri 1 Imkânsiz görev. Bu ekip büyük bir felaketi önleyebilecek tek seçenek, tabii önce birbirlerini yok etmezlerse.

Grisha'nın sadece bir kitabını okumuş, bazı sebeplerden dolayı seriye devam edememiştim; bu sayede de Kargalar Meclisi'ni okumak için Grisha'yı bilmenize gerek olmadığını söyleyebilirim. Grisha'nın ana karakteri Alina'nın adı sadece bir kere geçiyor, o da önemsiz bir detay olarak.

Kargalar Meclisi, üçüncü şahıstan ve farklı karakterler üzerinden anlatılıyor. Kitabın büyük çoğunluğu, Kaz & Inej ve Nina & Matthias ikililerinin hikayeleri üzerinden gitse de, aslında bütün karakterlerin arkaplanı ve yaşadıkları yer yer anlatıldığından, hiçbir karaktere yabancılık çekmiyorsunuz. Ben bu tarz, karakter geçmişini günümüzdeki hikayeye bağlayan, sadece o anı değil, daha geniş bir zamanı anlatan kitapları sevdiğimden kitap bu noktada tam kalbime doğru konuşuyordu.

- Kitaptan bir puan kırmamın nedeni, ilk başlarında bana Kargalar Meclisi'nden önce okuyup daha çok sevdiğim iki romanı hatırlatması. Normalde insanlar, bir kitap sevdikleri bir başka kitabı anımsattığında o kitaba daha bağlanırlar fakat burada bu benim için pek geçerli olmadı.

Kaz Brekker karakterini hırsız, yalancı ve bir çetenin lideri olması bakımından Locke Lamora'nın Yalanları'ndaki Locke Lamora'ya benzettim. Locke'un yaşadığı dünyada da Kaz'ın dünyasının çetelerine benzer çeteler vardı ve bu çeteler çeşitli dümenler çevirip başkalarını soyma peşindeydi. Bu dünyada tek yaptıkları bu değil elbette lakin benzerlik beni ilk sayfalarda rahatsız edip durdu.

Yine Kaz'ı, bu sefer de insanların korktuğu ve saygı duyduğu, geçmişinde trajik olaylar olması ve imkansız görevlere deli riskleri alarak, aynı zamanda da görevlerin bazı kısımlarını çok güvendiği takım arkadaşlarından bile saklayarak icra eden bir karakter olması bakımından Son İmparatorluk'tan Kelsier'e benzettim. Kelsier, benim şu ana kadar okuduğum en harika karakterlerden biri olduğu için bu sanırım Kaz Brekker'a büyük bir iltifat fakat dediğim gibi, bu durum beni kitaba bağlamadı pek.

- Bu yukarıda bahsettiğim durum dışında, sanırım kitapta sevmediğim hiçbir şey yok. Karakterlere bayıldım. Elbette favorilerim Kaz ve Inej. Bütün kitap boyunca bu iki karakteri durmaksızın shiplemiş olmama rağmen, kitabın sonunda tatmin olmuş değilim. Ayrıca eğer bu serinin sonunda bu çift gerçekleşmezse, bu benim için büyük bir hayal kırıklığı olacak.

Inej, Kaz'ın çetesi olan Döküntüler'in casusu ve son derece sessiz hareket edebilmesi nedeniyle Hayalet lakabını almış, 17 yaşındaki bir genç kız. Kaz'ın çoğu sırrını bu sayede biliyor ve saklıyor.

Kaz ise çetenin yine 17 yaşındaki, gayriresmi lideri. Gelmesinin ardından Döküntüler'i toparlıyor ve saygı duyulan, korkulan bir çete haline getiriyor. Topal olması nedeniyle bastonuyla geziyor ve aynı zamanda eldivenlerini başkaları varken asla çıkartmıyor. Elbette sevgili Inej hariç.

Kitabı okuyanlar, şu sahneleri anlayacaktır:

- Eldivenlerini Inej'in önünde çıkartan Kaz
- Inej'den ona şapka sipariş etmesini isteyen Kaz
- Tekne sahnesinde Inej'i taşıyan Kaz
- GENEL OLARAK INEJ VE KAZ

Bir de tabii Nina, yani Döküntüler'in bir üyesi olan Grisha Cellat'ı ve onun yavuklusu drüskelle Matthias var. B ikili hakkında pek konuşmayacağım ama onların hikayesi de pek kusursuz sayılmaz. Gerçi, böyle aşktan delicesine bahsettiğime bakmayın. Kitapta aşk, Nina ve Matthias'ın anlatıldığı sayfaları saymazsak elbette, %5'lik bir dilim ya kaplıyor ya kaplamıyor. Belki de bu kadar geri planda olması nedeniyle takmışımdır buna. Yaşayın gitsin be, ne tutuyorsunuz kendinizi?!

Ha bir de, bütün kitap boyunce Jesper ile Wylan'ın çift olmasını istedim ama olmadılar. Belki ikinci kitaba. Kahpe kader.

- Eğer sınavlarım bırakmış olsaydı kitabı tek bir oturuşta bitirirdim, net. Son derece akıcı olmasının yanında, durmayan aksiyon insana sayfa üzerine sayfa çevirttiriyordu. Tüm kitap boyunca sıkıldığım tek bir yer hatırlamıyorum.

- İçinde yaşadıkları dünya ve yer yer karakterlerin acımasız oluşu beni kitaba daha çok bağladı. Gerçi Kaz'ın bir adamın gözünü çıkarttığı sahnede rahatsız olmadım desem yalan olur. Kitabı daha gerçekçi kılan, içinde yaşadıkları dünyanın adaletsiz ve acımasız hatlarını vurgulayan sahneler gerçekten hoşuma gitti. Cehennem Kapısı'ndaki o dövüşler ise bunun sadece bir başka örneği.

Keşke daha uzun olsaydı. Kesinlikle sıkılmadan bir 100-200 sayfa daha okurdum. Gerçi Grisha'yla kıyaslandığında yine bayağı uzun bir roman fakat işte, insan beğendiği zaman sayfalar ona az geliyor!

21 Mart 2016 Pazartesi

Adı: Ev Kızı Evren
Yazarı: Filiz Şakar
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 408
Goodreads Puanı: -
Seri: Altın Günü #1
Puanım: 2/5

 Kitaplar, gizem ve cinayet; mükemmel birleşim.
-Tess Gerritsen-
Tess Gerritsen Ev Kızı Evren'in karakterlerinden biri, üstelik bu kitap için sarfettiği övgü dolu sözcükler kapakta yer alıyor.

- Wattys 2015 Kazananı - 
56 hafta boyunca Macera Kategorisi birincisi olarak kaldı - 54 bin yorum, 107 bin oy aldı. 

Salata yaparken bıçağı ne kadar hızlı kullandığınızla övündünüz mü hiç? Övünün ! Ya da beşinci katta cam silerken en uzak noktayı bile pırıl pırıl yapabilmek için ne kadar güç sarf ettiğinizi fark ettiniz mi? Edin! Peki, halıya dökülen mürekkebi nasıl çıkaracağınızı biliyor musunuz? Bilin! Bütün bunları bilince bir ev kızının neler yapabileceğine hayret etmeyeceksiniz. Ev Kızı Evren polisiye bir olayı mizahi diliyle anlatırken, heyecanla kalkıp en yakındaki tavayı sapından sıkıca kavramanızı sağlayabilir. Ve sıradan bir tavayla, bir kahraman yaratmış olabilir… 

"Ben bir masal kahramanı değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım. Ben bir ev kızıyım. Gerçeğim. Hem de Külkedisi'nin, Rapunzel'in, Pamuk Prenses'in olamayacağı kadar gerçeğim. Hayatınızın hiçbir ânında onları göremezsiniz. Ama beni görebilirsiniz. Belki kız kardeşinizimdir. Ya da bir arkadaşınız. Ya da siz… Oradayım. Hemen yanı başınızda..."

Görebileceğiniz üzere, birkaç günlük bir okuma sürecinden sonra Ev Kızı Evren'i bitirdim. Kendimle çok gurur duyuyorum bu konuda çünkü:
1) Bu, bu ay okuduğum onuncu kitap.
2) Edindiğimden çok kısa süre sonra okuduğum ender kitaplardan bir tanesi.
3) Sınav haftasındayım ve yine de hızlı bir şekilde okuyup bitirdim.


Şimdi... gelelim kitabın yorumuna. Ev Kızı Evren, kafamı bazı noktalarda çok karıştıran, kendi içimde düşünce çatışmaları yaşamama ve kafamda tam olarak oturtamadığımdan, etrafta yahu şimdi ben bunu beğendim mi beğenmedim mi diye dolanmama neden olan bir roman. Türü biraz muğlak. Polisiye desem, tam olarak bir polisiye değil. Mizah desem, sadece mizah bu kitabı anlatmaya yeten bir etiket değil. O yüzden ben bu kitabın türüne kendimce "absürt mizahi polisiye" dedim. Ya da işte bu üç kelimenin çeşitli kombinasyonlarını kullanabilirsiniz.

Yine ve yine bir liste yapacağım çünkü o zaman düşüncelerimi toparlamak çok daha kolay oluyor.

- Az önce bahsettiğim üzere, kitapta bir absürtlük var. Şöyle ki, kitapta olup biten her şey kendi içinde bir mantıkla yürüyor fakat bu mantık, bizim içinde yaşadığımız dünyanın mantığına her zaman uymak zorunda değil. Kitabın en başında, giriş kısmında, "Bu kitaptaki kişi ve yerler bir paralel evrende gerçektir," tarzında bir cümle var. Tam cümleyi alıntılayamıyorum çünkü kitabım şu an yakınımda değil fakat bununla varmak istediğim nokta şu ki: eğer kitabı kendi içinde bir evren olarak kabul ederseniz, mantığa aykırı gelen bu durumlar bir sorun olmaktan çıkıyor. 

Mesela, bir sahnede Evren, benzin istasyonuyla bir otoban arasındaki bir ormanda bir nevi mahsur kalmış durumda. Bu iki yapı da onun koşarak varabildiği yerler, yani bu orman (ya da ağaçlık alan demek belki daha doğru olur) aslında çok da geniş bir alan kaplamıyor fakat burada bir ayı tarafından bayağı uzun bir süre kovalandığı bir sahne var. Normalde, orada bir ayı olması pek beklenilecek ve olası bir şey değil fakat Evren'in evreninde (bknz: LEL) bu son derece olağan bir durum.

Ben bu absürtlük hakkında bu kitabın da yaratılışı bu demeden önce son derece rahatsızdım bu durumdan ama bu kabullenme durumu gerçekleştikten sonra kitap daha bir akıcılaştı.

- Kitabın bu absürt havasını sürdüren bir diğer unsur, kitaptaki duygu ve detay eksikliği. Evren'in içinde olduğu durum veya yaşadığı şey ne kadar kötü olursa olsun, kitaptaki duygular ön planda olmadığı için Evren, büyük travmalar veya duygusal engeller yaşamadan bir sonraki olaya veya macerasına, ilk macerasına atıldığı hızla atılabiliyor. Karakter bir olaydan ötekine, duygusal olarak pek de etkilenmeden atlayabildiğinden kitap duraksamadan ilerlemeye devam ediyor.

- Fakat, duygular değilse de, kitaptaki detayların genel olarak olmayışı beni rahatsız eden unsurlardan birisiydi. 

Örnek vereyim. Evren, kitabın en başında bir Bestseller Yazarlar Konferansı'na katılmaya hak kazanıyor. Bu konferans, son derece gizli saklı bir şekilde yürütülüyor ve her sene sadece bir adet blogger katılabiliyor. Katılımcılar, konferans bitiminde bu konferans hakkında hiçbir şey paylaşamaz, söyleyemez, yayamazlar. Buraya kadar sorun yok fakat kitap, bunların nedenlerini hiçbir zaman açıklamıyor. Herkes bunu olduğu gibi kabulleniyor fakat Evren (bu yüzden de okuyucu) konferans hakkında bence söylenmesi gereken tüm detaylardan yoksun bırakılmış. Bu konferans neden düzenleniyor? Neden sadece bir blogger katılabiliyor? Bu bloggerın katılım amacı ne? Neden bu konferans Türkiye'de gerçekleşiyor? Bu konferansta ne yapılıyor? Bu konferansın bu kadar gizli olmasının nedeni ne? Neden, neden, neden...

Kitaptaki birçok şey, bu neden sorularıyla donanmış haldeydi. Sadece var olan ve varlıkları asla açıklanmayan, açıklanmadığı gibi karakterler tarafından sorgulanmayan uygulamalar, örgütler, bilgiler... Evren, bütün kitap boyunca başkalarının ona söylediği şeylere inandı ve başkalarının onu yönlendirdiği şekilde davrandı. Bu durumun birkaç istisnası var elbette ama genel olarak ana karakter Evren değil de, Hazal gibiydi benim gözünde. Evren de daha çok, Hazal'ın gelişiminde katkı sağladığı yan karaktere benziyordu.

Elbette bir ev kızının gözü kapalı bir şekilde, kimseden yardım almadan bir cinayet araştırmasına veya katil avın dalmasını beklemiyorum. Sorun bu değil zaten. Fakat tüm kitap boyunca bütün işi Hazal yaptı, ana karakter olması gereken Evren de oturup izledi gibi hissettim ben. Hazal hep olan biten hakkında Evren'den daha çok şey biliyordu ve bunları son ana kadar ondan saklıyordu. Zaten, öyle olunca, bir olay gerçekleşecekse Hazal arkaplanda tüm hazırlığı yapıyor, Evren'e zorla da olsa anlatıyor, sonra hoop bahsedilen olay gerçekleşiyordu ve Evren olaya "hazırlıklı" bir şekilde gidiyordu.

- Beni rahatsız eden bir diğer şey ise, kitapta olan biten her şeyin kurgulanmış olmasıydı. Şimdi böyle dediğimde biraz mantıksız geldiğinin farkındayım fakat ortadaki suçun çözülmeme gibi bir ihtimali yoktu. Her şey ince ince ayarlanmış, bu olursa şu olur tarzı, arada boşluklar ve yanılsamalara izin vermeyecek bir ağ ile örülmüştü. Kitabın bir noktada polisiye olduğunu düşünürsek, o açıdan pek etkilenmedim.

Hiç sorun yaşamadılar olan biteni çözerken. Sanki ellerinde Evren'in yemek tariflerinden biri varmış gibi, adım adım ilerlediler ve pat! Olay çözüldü. Meğersem Hazal bilmemkimin şeysiymiş de o da böyle bir şey biliyormuş da zaten her şey de onunla bağlantılıymış falan da filan. 

- Evren'in ajanlık ve katil kovalamaca kavramlarına getirdiği ev kızı yaklaşımı eğlenceliydi. Kitabın absürt doğası içinde, bir ev kızının kendi adını temize çıkartmak adına katil kovalaması, bu uğurda istemsizce ajan eğitimi alarak birdenbire kendini dünya çapında bir ajanlık örgütünde görev yaparken bulması... Kız birini döverken aklından yemek tarifi geçiriyor be.

- Ha, aklıma gelmişken, kitaptaki tek yabancı katilimiz Edward. (Tess Gerritsen'ı saymazsak elbette.) Ki bu da garip, çünkü tamam, kurgu Türkiye'de geçiyor olabilir fakat dünyaca ünlü bir yazar ölüyor ve katil olarak Evren şüpheli. Neden sadece Türkler ilgileniyor bu olayla? Ya da, bunlar dünyanın çoğu yerinde birimi olan bir ajanlık örgütüne katılıyor. Neden Türkiye'de sadece Türkler görev yapıyor? Kitapta neden sadece öldüren ve öldürülen yabancı ve diğer herkes Türk???

- Kitapta, duyguların arkaplanda olduğunu söylemiştim. Bu yüzden ortada aşk hiçbir zaman olmuyor fakat bu, Evren ve Hazal'ın arkadaşlıklarının bir ilişki başlangıcı gibi durmasına engel değil. Sevgili olmayacaklarını okurken bilmiyor olsaydım, Evren ve Hazal'ın eşcinsel aşıklar olduğuna gerçekten inanabilirdim. Öyle konuşmalar geçiyor ki aralarında, bazılarının sonunda uzun uzun öpüşmelerini bekliyor insan. 

Hazal gerçekten de bazı kitaplarda gördüğümüz, elinden her iş gelen ve ana karakter kızı sık sık kurtaran, az biraz koruyucu ana erkek karakter tiplemesinin kız versiyonu gibi. Gizemli, elinden birçok iş geliyor ve Evren'le aralarında o tarz bir erkek karakterin yaşayacağı türden diyaloglar yaşanıyor.

- Kitapta beni sanırım en çok rahatsız eden şey, detay eksikliğinden sonra, bazı konuşmaların çok yapmacık durmasıydı. Bazı konuşmalar gerçekten de günlük dile hiç uygun değildi ve zorlama hissettiriyor, sayfada emanet gibi duruyordu. Bu bütün konuşmalar için geçerli değildi elbette ama dikkatimi çekip kitabın bazı noktalarda akıcılığını engelleyecek kadar mevcuttu.

Buraya örnek eklemek isterdim ama yine ve yine kitabım yanımda olduğu için ekleyemiyorum... Belki bir ara bu yorumu düzenleyip eklerim. Üşenmediğimi varsayıyorum tabii bunu derken. (Elbette üşendi.)

Sonuç olarak, bu upuzun yazıyı özetlemek gerekirse, Ev Kızı Evren yer yer beni rahatsız eden unsurların da bulunduğu ve absürtlüğe bir kere alıştınız mı okuması eğlenceli, absürt mizahi polisiye türünde hızlı okunan bir kitaptı. Serinin bir sonraki kitabı çıktığında okur muyum emin değilim.

20 Mart 2016 Pazar

Kış Okuma Şenliği 2015 | Final

1. Kategori (10 puan): Şenliğimizin destekçisi Yabancı Yayınları'ndan çıkan bir kitap.
Köprü / Claire Wallis / Yabancı Yayınları / 408 Sayfa

9. Kategori (10 puan): 2015 yılında çıkan bir kitap (Yabancı yazarların kitaplarında Türkçe baskının 2015'te yapılmış olması da yeterli).
Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları / Ransom Riggs / İthaki Yayınları / 360 Sayfa

10. Kategori (10 puan): Yazarından imzalı veya yazarından imzalı olmasını isteyeceğiniz bir kitap (Yalnız gerçekçi olun. İmzalı olmasını gönlünüzden geçirdiğiniz yazarların hayatta olması gerekiyor mesela).
Splintered / AG Howard / Amulet / 403 Sayfa

11. Kategori (10 puan): Bilim kurgu / fantastik kurgu türünde bir kitap.
Cruel Beauty / Rosamund Hodge / Balzer + Bray / 336 Sayfa

15. Kategori (10 puan): Romantik türde bir kitap.
F*ck Love / Tarryn Fisher / Smashwords / 257 Sayfa

16. Kategori (10 puan): Karakterlerinden birinin bulunduğu kitaba isminde geçtiği bir kitap.
Vathek / William Beckford / İthaki Yayınları / 126 Sayfa

17. Kategori (10 puan): Size hediye gelen bir kitap.
Yağmurla Gelen Mutluluk / Amber L Johnson / Yabancı Yayınları / 176 Sayfa

18. Kategori (Her kitap 5 puan, 4 kitabı da okuyana ekstradan 20 puan, toplam 40 puan): 150 sayfadan kısa 4 kitap.
Bilinmeyen Adanın Öyküsü / José Saramago / Kırmızı Kedi Yayınları / 64 Sayfa
Korku / Stefan Zweig / İş Bankası Kültür Yayınları / 70 Sayfa

20. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 20 puan, toplamda 60 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.
[Yabancı/Kadın] Dönüm Noktası / Kasie West / Hyperion Kitap / 300 Sayfa
[Türk/Kadın] Fosforlu Cevriye / Suat Derviş / İthaki Yayınları / 272 Sayfa
[Yabancı/Erkek] Köpek Düşleri / Markus Zuzak / Martı Yayınları / 160 Sayfa

21. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 90 puan): İsmi bir kelimeden, iki kelimeden, üç kelimeden, dört kelimeden, beş veya daha fazla kelimeden oluşan birer kitap.
Yokyer / Neil Gaiman / İthaki Yayınları / 371 Sayfa
Split Second / Kasie West / HarperTeen / 360 Sayfa
The Beautiful Ashes / Jeaniene Frost / Harlequin / 384 Sayfa
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig / İş Bankası Kültür Yayınları / 68 Sayfa
The Wrath and the Dawn / Renee Ahdieh / G.P. Putnam's Sons Books for Young Readers / 416 Sayfa

22. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uyan dört kitap.
[Ateş Serisi'nin dört kitabı]
Bloodfever (Kan Ateşi) #2 / Karen Marie Moning / Delacorte Press / 337 Sayfa
Faefever (Peri Ateşi) #3 / Karen Marie Moning / Delacorte Press / 352 Sayfa 
Dreamfever (Rüya Ateşi) #4 / Karen Marie Moning / Delacorte Press / 400 Sayfa 
Shadowfever (Gölge Ateşi) #5 / Karen Marie Moning / Delacorte Press / 688 Sayfa 

Toplam 19 + 2 kitap okuduğum için 200 puan;
21 ve 22. kategorileri tamamladığım için ekstra 80 puan;
Toplam 6308 sayfa okuduğum için ekstra 63 puan;
Toplam puan: 343

19 Mart 2016 Cumartesi

Yorum: Köprü (Push, #1) - Claire Wallis

Adı: Köprü
Orijinal Adı: Push
Yazarı: Claire Wallis
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 408
Goodreads Puanı: 3.86
Seri: Push #1

Köprüde dikiliyorum. Birdenbire, acımasız bir netlikle farkına varıyorum. Bir tek ben olmadığımı anlıyorum. Bunu daha önce de yaptığını biliyorum. Diğer kadınlarla. Başka şehirlerde. Başka köprülerde. Ama önemi yok. Onlar ben değildi. 

Emma Searfoss hayatı boyunca, kendisini taciz eden üvey babasından kaçmıştı. Evden ayrılmasının sebebi oydu. Ailesinden geriye kalanlarla bağını koparmasının sebebi oydu. Hepsinden önemlisi kontrol edemediği öfkesinin sebebi oydu. Yeni dairesinde mutfağını tamir etmek için yardıma komşusu geldiğinde, adamın esrarengiz büyüsü Emma'nın içindeki alevi sakinleştirmişti. David sakin ve kontrollüydü, ve Emma onun yanındayken hayatında ilk kez hissettiği bir güven duygusuna kapılmaya başlamıştı. Oysa ki David'in kendi ürpertici sırları vardı ve Emma tehlikeli bir çizgide yürüyordu; fakat David'in çekimine karşı koymak neredeyse imkânsızdı… 


Son zamanlarda kendimle okuma hızım nedeniyle gurur duyuyorum. Köprü'yü, CNR Kitap Fuarı'nın ikinci haftasonunda Yabancı Yayınları standında takılırken görmüş, kapağına saniyesinde aşık olmuştum. Ama gerçekten bir şu kapağa bir de orijinal kapağa bakın. Yabancı harika bir iş çıkartmamış mı?

Kitap, iki karakterimizin, yani Emma ve David'in kısa öndeyişleriyle başlıyor ve merak, daha o ilk sayfalardan kitabın sonuna kadar peşimizi bırakmayan bir unsur olarak yanımıza yerleşiyor. O öndeyişler olmasaydı herhalde kitabı bu kadar hızlı okuyamaz, hatta birkaç bölüm okuduktan sonra rafa, sonra okumak üzere geri kaldırırdım.

- Karakterlerin tanışma şekli anlamlıydı fakat ana karakter olan Emma'nın David'le tanıştığı ilk haftadaki davranışları son derece mantık dışıydı. Emma'nın cinsellikteki rahatlığından da bahsetmiyorum bunu söylerken. Durduk yere öfkelenmesi, David'in onun öfkesini eğlenceli bulduğu yönündeki düşüncesi ve sonra kendini frenlemeye çalışması, aralarındaki o ilk diyaloglar fala derken, o ilk kısımlar ağzımda amatör bir tat bıraktı. Tüm kitabı o ilk sayfalarda yaşadığım rahatsızlığı aklımdan atamayarak okudum.

- Kitap, birinci şahıstan anlatılıyordu ve birkaç bölümde bir, David'in altı eski sevgilisinin vardan yoka dönüşmelerinin hikayesi veriliyordu okuyucuya. Ben zaten bakış açısı değiştiği zaman rahatsız olan birisiyimdir, durum böyle olunca, kitapta altı farklı ağızdan yazılmış o bölümleri okumaktan pek hoşlanmadım. Bu tarz, çok anlatıcı gerektiren romanlarda genelde üçüncü kişi yazıldığında daha mutlu oluyorum da.

- Ayrıca, kızların zaten o ya da bu şekilde köprülerden suya düşüp boğulduğunu bildiğimden, bölümlerin kızlar hala hayattaymış gibi yazılmış olması, kitaptaki zaman algımı biraz baltaladı. Aynı şekilde Emma'nın çocukluğuna dönüş yapılan bölümlerde de bu sorunu yaşadım.

- David'in geçmişi, neyi neden yaptığı, köprülerden atlayarak ya da itilerek ölen kız arkadaşlarının gizemi, kitabın en başındaki sahneye nasıl geldikleri... Bunların hepsi beni kitap boyunca meraklı tutan, sayfa ardına sayfa çevirmemi sağlayan, son derece ilginç unsurlardı. İlk defa bu tarz bir new adult roman okudum. Zaten Tuğçe abla ben kitapla bakışırken kitabın farklı olduğunu söylemişti ama David gibi bir karakteri beklemiyordum, doğrusu.

- Bütün NA kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da cinsellik vardı, yani eğer bu tarz şeylerden rahatsız oluyorsanız Köprü'yü okumanızı pek önermem. Açıkçası o sahneleri biraz... sıkılarak okudum. Köprülerin gizemi o kadar büyüktü ki benim için, sevişme sahnelerindeki konuşmaları okuyup hızlı hızlı geçtim.

- Kitabın sonu beni pek tatmin etmedi. Zaten, aslında dört değil de üç verme nedenim buydu çünkü sonu şaşırtmadı, bana kendimi garip hissettirmedi ya da ne bileyim, bu tarz meraklı bir kitabın sonunun yapması beklenebilecek hiçbir şeyi yapmadı. Bayağı... olaysız bitti diyebilirim hatta. Ha, eğer kitabın bir devamı olmasaydı, son biraz içime işleyebilirdi fakat ikinci bir kitap olduğunu bildiğimden, kendimi o kadar da heyecanlanırken bulmadım.

İkinci kitabı okumayı planlıyorum. Hatta belki ekitap olarak bile okuyabilirim çıkmasını beklemeden çünkü daha ilk kitap yeni çıktı, ikinci kim bilir ne zaman gelir. Şansınızı bir deneyin bence bu kitapla, beni rahatsız eden ve kafama takılan şeyler sizi hiç rahatsız etmeyebilir. Kitabın bir puanı karakterlerin kitaba yansıttığı amatörlükten, bir puanı da sonunun beni hayal kırıklığı uğratmasından kırdım. Normalde bu kadar bu yüzden kırdım şu yüzden kırdım diye açıklayamam fakat Köprü'de neleri beğenmediğimi fazla net bir şekilde bildiğimden, bu sefer anlatması kolay oldu.

17 Mart 2016 Perşembe

Adı: Keşke Senden Nefret Edebilseydim
Orijinal Adı: Stolen
Yazarı: Lucy Christopher
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 304
Goodreads Puanı: 3.90
Seri: -
Puanım: 4/5

Ben seni görmeden önce sen beni gördün.

Bir kız: Gemma, havalimanında, ailesiyletatile çıkmak üzere. Gözlerinde öyle bir bakış vardı ki…

Bir adam: Ty, salaş, bronz tenli, olgun görünümlü, nedense tanıdık, gözleri buz gibi mavi. Sanki beni istiyormuşsun gibi.

Kız ailesinden uzaklaşıyor. Bir anlığına. Adam onun kahvesinin parasını ödüyor. Ve içine ilaç atıyor.Hem de çok uzun süredir.Gemma ne olduğunu anlamadan Ty onu alıp götürüyor. Kumlara ve sıcağa. Boşluğa ve kimsesizliğe. Hiçliğe. Ve onu sevmesini bekliyor.Kurbanın, kendisini kaçırana yazdığı bir mektup olan Keşke Senden Nefret Edebilseydim Gemma'nın hayatta kalmaya dair ümitsizlik dolu öyküsü. Gemma'nın bedenini çalan Ty, genç kızın içinde çığlık atan tüm içgüdülere rağmen kalbini de çalmayı başarabilecek mi?

Son birkaç gündür mektup formatındaki kitapları okumuş olmam tamamen rastlantı, yoksa henüz kafayı mektuplarla bozmadım. Endişelenecek bir şey yok. Aslında, bunu daha önce okuyup bitirdim fakat bir süre bekletmem, kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlamam gerektiğinden oturup bir yorum yazmadım. Bir de, kitap zaten o kadar çok kişi tarafından okundu ki, söyleyeceklerim ne kadar yenidir ve kaç kişiyi etkiler bilemedim ama yine de söyleme ihtiyacı duyuyorum, o yüzden işte buradayız!

Öncelikle belirteyim, ben aslında bunu İngilizce olarak ekitap formatında okudum fakat Türkçe adıyla İngilizce adı o kadar farklı ki, yazıyı Türkçe edisyonu için girmenin daha mantıklı olacağına karar verdim.

- İlk defa bu tarz bir şey okudum. Kitapta Gemma, kendisini kaçıran Ty'a bir mektup yazarak olan biteni bir yandan da okuyucuya (bize) aktarıyordu. Ben başlarken işin mektup kısmını kaçırdığım ve Gemma da bunu açıklamadığı için, kitabın ilk önce sen diliyle anlatılmasını garip karşılaşmış da olsam çok kısa sürede bu dile alıştım ve beni rahatsız etmedi.

- Hikaye inandırıcı, duygular ve düşünceler gerçekçiydi. Gemma'nın kaçırılmadan önce ve kaçırıldıktan sonraki düşünceleri, hisleri ve hareketleri sırıtmıyordu. Okurken bu da olacak iş mi ya da hiç inandırıcı değil gibi düşünceler aklımın kıyısından köşesinden geçmedi. Gemma'nın bir süre boyunca Ty'ın ona zarar vermesini beklemesi, bundan korkması ve kaçmak için harcadığı çabalar...

- Ty! Yazar, karakteri Gemma'nın ağzından o kadar iyi ve başarılı anlatmış ki, neredeyse Gemma ile birlikte o çölde, o karakterle yalnız başıma kaldığımı hissedecektim. Duygu değişimleri, ne kadar öfkelenirse öfkelensin Gemma'ya sert davranmayışı, dürüstlüğü, çocukluğunda yaşadıkları... Evet, hastalıklı ve sorunları olan bir karakterdi ama bir canavar olduğunu söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Yaptıkları doğru değildi elbette ama kendimi Gemma'nın düşüncelerini paylaşırken buldum.

- Resim sahnesi beni içten içe bitiren sahneydi. Aklımda ne kadar canlandırırsam canlandırayım sanırım yazarın o sahneyi yazdığı sırada kafasında kurduğu resmi elde etmem imkansız. Fakat kesinlikle içinde olmak, yaşamak isteyeceğim bir huzur ve uyum içeriyordu o sahne. Açıklaması zor, okumayan birine nasıl tarif edeceğimi de gerçekten bilemiyorum.

- Sonu hiç hoşuma gitmedi çünkü belirsizlikleri, ucu açık biten kitapları pek sevemiyorum. Bana eksik ve kötü hissettiriyor. Bu hikaye böyle bitmemeliydi, sanırım kitabı bitirdiğim an aklıma gelen ilk düşünceydi çünkü okuyucu yazar (bu sefer Gemma olan, mektup yazarı) tarafından büyük bir belirsizliğe itiliyordu. Devamı olmalıydı. OLMALIYDI.

İçten içe, eğer çöl sonsuza dek sürseydi nasıl olurdu diye düşünmeden de duramıyorum...
Adı: Kızımın Katiline Mektuplar
Orijinal Adı: Letters to My Daughter's Killer
Yazarı: Cath Staincliffe
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 278
Goodreads Puanı: 4.29
Seri: -
Puanım: 4/5

Vahşi bir suçun sıradan bir aile için sonuçlarını ortaya koyan bu vurucu roman suç, ceza ve oldukça insani bir duygu olan intikam arzusu üzerine temel soruları keşfe çıkıyor.

Büyükanne Ruth Sutton gezegendeki herkesten daha çok nefret ettiği adama, dört yıl önce kızını vahşi bir biçimde öldüren adama mektuplar yazıyor. Ruth’un acısının yükü ve nefreti geçen zamanla yalnızca daha da büyümüş, intikam almak için duyduğu arzu daha da güçlenmiştir. Ruth ona yazarak, kendisini kemirip hayatını mahveden duyguları içinden atmak, hakikati öğrenip huzur ve bir çıkış bulmayı umut etmektedir. Fakat onu gerçekten bağışlayıp bağışlayamayacağı başka bir meseledir ve mektuplar onun hem son hem de en büyük umududur.

Şöyle dönüp bir baktım da, gerçekten uzun bir süredir Yabancı Yayınları'ndan çıkma bir kitabı yorumlamamışım ki bu benim için biraz garip bir durum çünkü Yabancı, kitaplarını bu blogda en çok yorumladığım yayınevlerinden bir tanesi.

Kızımın Katiline Mektuplar'ı bir gün içerisinde okuyup bitirdim. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere kızının katiline mektuplar yazan bir kadın tarafından anlatılıyor. Büyük çoğunluğu katile mektup şeklinde olsa da, kitapta mektup olmayan, okuyucu olayları daha iyi kavrasın diye eklenmiş bölümler de yok değildi. Mektupların başlarında adres, sonlarında ise Ruth imzası vardı, yani karışması gibi bir durum pek olası değildi bölümlerin.

Kitapta sevdiğim veya sevmediğim net özellikler yoktu, o yüzden sizlere bu konularda bir liste sunmam pek mümkün görünmüyor. Bir süredir okumak istiyordum fakat denk getirememiştim ya da elim kitaba pek gitmemişti derken, yeni okuyabildim.

- Akıcı başlamadı. Sanırım bunu belirterek başlamak pek hatalı olmaz. Kitabın ilk birkaç bölümü boyunca okumaya devam etmemin tek nedeni, daha önce Eren ve Minel'in bu kitabı okuduğunu ve ikisinin de beğenmiş olduğunu bilmemdi. Kitap zevklerimiz benzer olduğundan sabrettim, tabii içten içe benim göremediğim neyi beğenmiş olabilirler diye düşünüyordum. Okudum, okudum ve bir noktadan sonra fark ettim ki 100. sayfaya gelmişim ve kitapta ilerleyebiliyorum. Yani eğer bu kitabı elinize alır da ilk bölümlerde pek içine giremezseniz, sabredin ve biraz daha okuyun. Belki siz de benim gibi kendinizi sonradan kaptırırsınız.

- Kitaba ben dört puan verdim fakat sanırım tüm kitap, adının da vaat ettiği üzere mektup şeklinde yazılmış olsaydı benim daha çok hoşuma giderdi. Aradaki o kurgusal bölümler nedense beni biraz rahatsız etti. Belki de sen dilinden daha genel bir dile geçilmiş olmasından kaynaklanıyordur. Sonuçta mektuplar katile hitap ediyordu ve aradaki bölümlerin hitap ettiği biri yoktu.

- Eğer polisiye dizileri veya avukatlı dizileri seviyorsanız bu kitabı sevme olasılığınız çok yüksek çünkü kitabı okuduğum süre boyunca kendimi How to Get Away with Murder'ın veya Suits'in bir bölümünde gibi hissettim. Gerçekten de, son derece dizi tadında bir kitaptı. Belki de bu yüzden içine girmekte ilk başta zorlandım. 

- Gerçi düşünüyorum da, genel olarak kitaptaki duyguları da pek hissettiğim söylenemez fakat bunu bir eksiklik olarak görmedim okurken. Olan bitene, ortadaki cinayet soruşturmasına ve Ruth'un yaşadıklarına o kadar odaklanmıştım ki hissedilenleri yaşamadığım aklıma pek gelmedi.

- Cinayet ve onu takip eden soruşturma ve mahkeme süreci son derece oturaklıydı. Titiz bir şekilde sunulmuş, araştırılmış ve çözülmüştü; yani bu noktada yazar gerçekten başarılı bir şekilde, hem o süreci hem de karakter psikolojilerini aynı anda yansıtmış. Avukatların atışması veya Lizzie'nin kızı Florence'ın yaşadıkları... hepsi yerli yerindeydi.

Kısacası az biraz dizi tadında, psikolojik ve teknik açıdan yerinde, başları biraz ağır ilerlese de sonradan kendimi kaptırdığım, hızlı okunan bir roman oldu. Kızı kimin öldürdüğü benim için asla bir soru işareti olmadı fakat bu, beni sıkılmaya iteceğine sadece mahkeme süreci boyunca şimdi ne olacak sorusunu daha sık sormaya yöneltti.

- Ruth'un duygularıyla ve olan bitenle başa çıkışı (ya da belki çıkamayışı demek daha doğru olur) kitapta an be an aktarıldı ve bence insanlara biraz yol gösterici nitelik taşıyordu. Herkesin kızı her an öldürüleceğinden değil de, kadının öfkesiyle barışması ve bu öfkenin ona zarar verdiğini anlama süreci, bundan kurtulma isteği vesaire, gerçekten de birçok insanın görmesi ve anlaması gerektiğini düşündüğüm bir şey.

8 Mart 2016 Salı

Mart 2016 Babil.com Alışverişim #12


Kargo almayı, özellikle kitap kargosu almayı çok seviyorum. Sanırım buralarda bunu sevmeyen birine de rastlayamayız. Geçtiğimiz günlerde Babil.com'dan ilk alışverişimi gerçekleştirdim ve minik bir durum raporu, ayrıca aldıklarımla işte buradayım! 

- Siteye girerken ve üye olurken hiçbir sıkıntı yaşamadım. Gayet kolay ve temiz bir şekilde hallettim bu işi. 

- Almak istediğim kitapları ararken ise, bir tek, arama kutucuğuna bir yayınevi adı girdiğinizde, (mesela: "yabancı yayınları" gibi) karşınıza o yayınevinin kitapları yerine adında yabancı kelimesi mevcut kitapların karşımıza çıkması.

- Satın alma kısmı da gayet kolaydı, kitaplara, kargoya vs. kaç para ödeyeceğim net bir şekilde karşımdaydı ve bu konuda kafamdaki hesapları yaparken sıkıntı çekmedim. İki tane kargo şirketi var, ikisi içinden size daha rahat gelenini seçebiliyorsunuz. Benim kargom MNG Kargo ile geldi.

- Kargo, son derece kullanışlı ve pratik bir şekilde kutulanmıştı. Kutuyu bir hamlede açtım ve içinde, aldıklarım (aşağıda fotoğrafını koyacağım zaten) zarar görmeyecek şekilde diziliydi:


- Kargodan çıkan her şey sapasağlam, son derece hali vakti yerinde çıktı. Bir kırık sayfa, bir ezilmiş kenar, bir hatalı kitap yoktu. Bu konuda siteden özellikle çok memnunum. Son derece özenli davranmışlar ve hiçbir şeye zarar gelmemiş. 

Sırada aldıklarım var!

Son birkaç aydır edebiyat dergilerine sarmış bulunmaktayım. Arka KApak ile , geçen ay içerisinde Babil.com'un çok tatlı bir şekilde göndermiş olduğu hediye kargosu sayesinde tanışmış, sayının dosya konusunun ise Kürk Mantolu Madonna olduğunu görünce bayağı meraklanmıştım.

Bu ay ki dosya konusu ise, kısa süre önce vefat eden Umberto Eco'dan Gülün Adı.


Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın hiçbir eserini okumadım daha önce fakat Papersense'in özenle hazırlamış olduğu bu ciltli baskılara başlamak için sabırsızlanıyorum. Bakalım ne zaman sıra onlara gelecek!


Orhan Pamuk & İş Bankası Modern Klasikler alışverişim ise, biraz daha kişisel bir eksikliği ve isteği gidermek adınaydı. Daha önce hiç Orhan Pamuk okumadım (okuduğumu da bitirmedim), o yüzden aslında bir süredir adını sık sık duyduğum bu yazarın bir kitabını okumak istiyordum.

Eğer beni Goodreads hesabımda takip ediyorsanız, geçtiğimiz günlerde İş Bankası Modern Klasikler Dizisi'nden bir kitap olan Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu okuduğumu görmüşsünüzdür. Yavaş yavaş, ayda bir, belki de iki tane ile bu diziyi okumayı planlıyorum. Hatta kitapların isimlerini yazıcıdan çıkarttım, okudukça üstlerini bile çiziyorum!


- Ayrıca, alışverişimden küçük ama beni son derece mutlu eden hediyeler çıktı. Evet, ayraç ve defter! Ayraçlar çok şirin, defter ise yeterince kullanışlı ve tasarımı da tatlı. Tam benlik yani. ;)


Kargomdan çıkan her şeyi şöyle bir göstermek gerekirse:
(Yine kitap almadan duramadım, evet, ne yapalım...)


Kısacası, bu alışverişten son derece memnun kaldım ve gelecekte de bu siteden alışveriş yapmaya devam edeceğimi düşünüyorum. Siz daha önce bu siteden alışveriş yaptınız mı? Yaptıysanız, sizin tecrübeniz nasıl? Memnun kaldınız mı, yoksa sıkıntılarla mı karşılaştınız?

7 Mart 2016 Pazartesi

Yorum: Muzlu Pastam - Betül Güçlü

Adı: Muzlu Pastam
Yazarı: Betül Güçlü
Yayınevi: Müptela Yayınları
Sayfa Sayısı: 296
Goodreads Puanı: -
Seri: -
Format: Ciltli
Puanım: 5 üzerinden 2

Bu kitabı yemek isteyeceksiniz! Muzlu Pastam Süper Dadı'nın yazarı Betül Güçlü'nün ikinci kitabı, daha ilk dokunuşunuzda yüzünüzü güldürecek. Gerçek bir pastacının, gerçek bir pastaya benzeyen ve en az pasta kadar tatlı bir aşk hikâyesini anlattığı bu kitap, her yaştan okura hitap ediyor. 

Bir tutam aşk, 
Kocaman beyaz bir bulut, 
Biraz peri tozu, 
Azıcık inat, 
Bi' çimdik kıskançlık, 
Bolca tutku… 

Betül Güçlü'nün bu özel formül ile hazırladığı Muzlu Pastam'ın tadı damağınızda kalacak. Belki bir gün sizin kapınıza da küçük bir kutu bırakırlar, kim bilir?


Ben uyarımı yapayım da.

Büyük beklentilerle başladığım bir kitap değildi Muzlu Pastam. Seveceğim yönünün, sevmeyeceğim yönünden daha az olacağını tahmin ediyor fakat yine de, insanı acıktıran tasarımı ve bütün o tatlılık aurası nedeniyle, o ya da bu şekilde bende bir merak, bir okuma isteği uyandırabildi. Bu tarz kitaplar beni pek sarmadığı için genel olarak uzak durmayı tercih ediyorum fakat bunu okumasaydım bir süre boyunca sürekli bu kitabı düşüneceğimi bildiğimden, "Aman, ne kaybederim sanki?" düşüncesiyle aldım ve okudum.

Kitapta hoşuma giden ve gitmeyen şeyler vardı elbette fakat verdiğim puandan da görebileceğiniz üzere negatif düşüncelerim pozitif olanlardan biraz daha fazla. Normalde, yorumlarımı listeler halinde yapmayı pek tercih etmesem ve paragraflar kullansam da, bu kitapta değinilmesi gereken her noktadan bahsettiğimi garantilemek adına bir liste yapmayı uygun gördüm.

Beğendiğim şeyler:

- Tasarımı! Kitabın ister kapağı, ister iç cildi, ayracı ya da fuarda kitapla birlikte verilen minik defteri olsun, sevmediğim tek bir şey yoktu. Hatta biraz utanarak itiraf ediyorum, beni kitaba çekenler de bunlar oldu. Tasarıma, görselliğe çok önem verdiğimden bu tür şeyler benim ilgimi yakalıyor. Pembe renk çok şirin olmuş ve her ne kadar adı Muzlu Pastam olan bir kitaba yumuşak bir sarı tonunu daha çok yakıştırsam da, kitabın tasarımının hedeflenen şirinlik ve tatlılıkta olduğunu da inkar edemem.

Bazı espriler beni gülümsetti. Kitap, benim tarafımdan bir romantik komedi olarak adlandırılmayacak de olsa, kitapta  güldüğüm, gülümsediğim, keyiflendiğim espri yok değildi. Bu tüm espriler için geçerli değil fakat şimdi hoşuma giden kısımların hakkını yememek lazım.

- Bulut'un bir ilişkide en çok değer verdiği şeyin güven olması. Bu kesinlikle beğendiğim, onayladığım bir nokta ve Bulut'un gözümdeki yerini kesinlikle yükseltti. Doğru ve sağlam bir ilişki için güven gerekiyor, bence en azından, ve bu düşüncemi bir kitap karakterinde bu denli baskın bir şekilde görmek böyle içten içe bir gurur duymama neden oldu. (Anlamsızca. :P)

- Akıcıydı. Kitabı yirmi dört saatten kısa bir sürede bitirmem buna bir kanıt olarak gösterilebilir elbette. Uzun değildi fakat uzun olsaydı bile akıp dilen anlatımı sayesinde kısa bir sürede bitirilebilirdi. Hiçbir sahnede kelimeler ilerlemiyormuş gibi hissetmedim ve okumak için kendimi sıktığım, zorladığım da olmadı.

- Giray ve Bulut arasındaki dostluk ve kardeşlik. Buna çok bir şey diyemem sanırım. İki kuzen arasındaki bu samimi ilişki gerçekten hoşuma gitti. Birbirlerini bu kadar iyi tanımaları, anlamaları ve birbirlerine her daim destek olmaları... Hoşa giden, sağlam bir ilişkileri vardı. (Takdir edildiniz gençler.)

- "Sen gittin ve ben perdeleri takamıyorum!" Bulut ve Destan'ın kavgalı olduğu dönemde, Destan'ın Bulut'a küçük bir kriz anında söylediği bu söz sanırım kitaptaki tüm cümleler içinden en sevdiğim olabilir. Bir insanın bir diğerine ne kadar alıştığı, yokluğunda ne kadar eksik hissettiği, birlikte yaşadıkları hayatın ne kadar da olması gerekenleştiği üzerine çok söz söylenebilir bu cümle üzerine bana sorarsanız fakat bunları söyleyemiyorum (çünküsünü beğenmediklerim listesinde anlatacağım).

Fakat şu an düşünüyorum da, kitapta gerçekten daha fazla beğenmediğim, hoşuma gitmeyen, yüzümü buruşturmama neden olan olay veya durum var. Düşünüyorum fakat kendimi kitapta neleri beğendiğimi hatırlamaya zorlayamıyorum çünkü ne zaman güzel bir şeyler bulmaya çalışsam, beğenmediğim noktalar aklıma hücum ediyor.

Beğenmediğim şeyler:

- Eylül ile Zeynep'in hal ve tavırları. Boş yere kavga çıkaran, sürekli trip atan, bir dedikodudan ötekine koşan, insanın özelinin özel kalması isteğine saygı duymayan, genel olarak gürültücü insanlara ve karakterlere duyduğum antipati beni bu kitapta da rahat bırakmadı. Eylül'ün Giray'ın sevgilisi, Zeynep'in de Destan'ın en yakın arkadaşı olması nedeniyle ikisini de yeterince gördük kitapta ve açıkçası bana üç yüz sayfa yetti de arttı bu konuda.

- Bulut ve Giray'ın (ama en çok Giray'ın) sahiplenici tavırları. Giray'ın Eylül'ün kılık kıyafetine karışması veya bir sahnede ikilinin kızların lunaparkta hangi araçlara bineceklerine karar vermeleri açıkçası bana çok dokundu. Sevgilisi de olsa, bir insan bir başka insanın bu tarz kararlarına karşıma hakkında sahip değildir. Öneride ya da uyarıda bulunabilir elbette. Giray karakterini genel olarak sevsem de, "O eteği giyersen eteği yakarım!" tarzı tavırları fazlasıyla iticiydi.

- Kitabın anlatım dili. Kitap, iki farklı şekilde yazılmıştı: Birinci şahıstan anlatım ki burada Destan'ın ağzından dinliyorduk olan biteni, bir de üçüncü şahıstan anlatım ki burada da Destan'ın görüp bilemeyeceği şeylerin olduğu zamanlar vardı. Ben değil anlatım değiştiren kitaplar, bakış açısı değiştirenlere bile pek sıcak bakmadığım için, kitabın yarısının üçüncü, yarısının da birinci şahıstan anlatılması beni çok rahatsız etti. Bir anlatıma karar verilmeli ve onunla ilerlemeliydi kitap bence.

- Kitabın konusu çok basit, olay örgüsü ise sıradan ve tahmin edilebilirdi. Ben ki konu anlatmakta beceriksiz Athena, Muzlu Pastam'ın konusunu iki saniyede çözdüm. Bakın sizlere de söylüyorum: Destan adlı kızın, pastanesini kurtarmak adına açtığı kursa gelen öğrencilerden Bulut'a aşık olması, ilişkileri. Yan konu olarak da Giray ve Eylül çifti vardı. Bütün kitabın olayı gerçekten de iki adet aşk hikayesinden başka bir şey değildi. Bulut ve Destan tanıştı, sevgili oldu, kavga edip bir süre ayrı kaldı, tekrar bir araya geldi, evlendi, çocuk yaptı. Bütün bunlar üç yüzden daha az sayfada, son derece hızlı bir şekilde gerçekleşti. (Bu da bizi bir diğer maddeye getiriyor.)

- Destan ve Bulut çifti çok hızlı hareket etti. Evet, kitabın onların ilk görüşte aşkı üzerine kurulu olduğunun farkındayım fakat sevgilinizle ilişkiniz henüz daha bir yıl bile olmamışken evleniyorsanız bir sorun var demektir. Aşık çift olarak daha uzun süre birlikte olmalı, sonrasında işleri ciddiye bindirmelilerdi. Yavaş arkadaşlar, tanışalı iki ay bile olmadı! diyesim geldi arada bir kitaba girip. Eylül ve Giray'ın evlenmesini mantıklı bulabiliyorum çünkü onlar en azından birkaç yıldır birlikte olan bir çiftti. Tamam, Destan ve Bulut nişanlandıktan sonra bir altı ay nişanlı kaldılar fakat bu bile bir yılı aşmalarını sağlamadı.

- Kitabın en başında kursun açılma nedeni pastaneyi kurtarmaktı fakat kitabın içinde bu pastaneden pek söz edilmiyordu. Yani elbette şurası şöyle, burası böyle diye anlatım mevcuttu ve pastanenin neden batmanın eşiğinde olduğuna değinilmişti fakat Destan'ın hayatını bu denli etkileyen, bu büyüklükte bir olayın kitapta biraz daha yer kaplamasını beklerdim. Bildiğimiz şeyler çok yüzeysel ve bir pastanenin nasıl iptal edilen bir iş yüzünden batma eşiğine gelebildiğini de pek anlayabilmiş değilim. Ha, mümkün değildir demiyorum; sadece kitapta o kadar az bahsediliyor ki, Destan'ın bu pastane konusunda ne kadar sıkıntılı olduğu, borçlarının büyüklüğü ve nasıl o duruma geldiği gibi şeyler hakkında pek bir fikrimiz yok. Kitap da bu sebeple başladığı için, olayın Destan & Bulut ve Giray & Eylül çiftinin geri planında kalması pek hoşuma gitmedi.

- Dedikoducu, işgüzar anneler, teyzeler, vesaireler. Bir annenin çocuğuna bir kısmet yapma çabası beni yoruyor. Bunu detaylandırma ihtiyacı duymuyorum. Sadece yoruyor.

- Karakterler bana pek büyüyememiş geldi. Bahsedilen Bulut ve Giray, 25-26  yaşlarında gibiydi kitaptan anladığım kadarıyla, Destan'ın ise 22 olduğu söyleniyordu fakat aralarında geçen olaylar bana bu karakterlerin o yaşlarda olamayacağını düşündürttü. Mesela, Destan ve Bulut, az yukarıda bahsettiğim kavgalarını tamamen Destan'ın Bulut'a bir şeyi söylememesi üzerinden yaşadılar. Anlatayım.

Bulut, Destan'a Alper'le aralarında bilmesi gereken bir şey olup olmadığını sordu. Destan da olmadığını, sadece arkadaş olduklarını söyledi. Sonra Zeynep, Bulut'un yanında Destan'a, "Alper de zamanında senin yüzünden çok üzüldü," gibisinden bir laf etti. Bulut da Destan'a döndü. Destan, Alper'in lisedeyken kendisine aşık olduğunu anlattı. Fakat sevgili olmamışlar, hiç öpüşmemişler, yani aralarında hiçbir şey geçmemiş dolayısıyla da sadece arkadaş kalmışlardı. Yani Destan aslında Bulut'a yalan söylemiyordu. Ayrıca bana sorarsanız Bulut'un Alper'in duygularını bilmesine gerek yoktu. Ha, Destan söyleyebilirdi elbette ama söylememeyi seçti diye Bulut'un attığı kız tribi, kendi içinde girdiği ilişkide güven olmazsa olmaz tribi kafamı dağlara taşlara vurma isteği uyandırdı bende.

Yukarıda belirttiğim üzere, Bulut'un bu düşüncesine aslında katılıyorum fakat bu kadar ergen olmanın (ve burada gerçekten de ota boka taktığımız, 14-19 yaş arası ergenlik döneminden bahsediyorum) bir anlamı yok. Hele 25 yaşındaysan, artık bu şeyleri takmamak lazım. "Omo bono yolon soylodo." triplerine girmenin de bir yaşı olsun, özellikle durum o kadar sert değilse.

- Olaylar fazlasıyla düz geçişliydi. Aslında bundan yukarıda bahsetmiştim ama biraz daha detaylandırmak istiyorum. Kitap gerçekten de şu sıra  ilerledi: Tanıştılar, ilk görüşte aşk, ilk kavga ve ayrılık ihtimali, barıştılar, evlendiler ve kitap sonunda Peri isimli bir kızları oldu. Bir olay seçilmiş olsaydı, mesela ilk tanışmalarından arkadaş ve sevgili olmaları süreci, kitabın çok daha dolu olacağını düşünüyorum fakat o kadar kısa sürede o kadar çok şey anlatmaya çalışılmış ki, her şey yüzeysel ve düz görünmüş. Düz diyorum çünkü iki çift de aynı anda kavga etti, aynı anda barıştı, aynı anda evlilik teklifleri edildi ve benzer zamanlarda evlendiler. 

Ee, ben ne anladım bu çiftlerin farklı olmasından? Sonları aynı şekilde gerçekleşti. Hatta kitabın yarısından fazlası içi çift için de benzer olaylar içeriyordu.

- Kitap çok aşkım, böceğim, bir tanem tadında geçiyordu ama bu üzerine puan kırdığım değil, beklediğim bir şey olmasına rağmen bir türlü ısınamadığım bir şeydi. Romantik komedi olarak satılan, pembe kapaklı, pembe açıklamalı bir kitaptan bunu beklememek aptallık olur ama sevemedim işte.

- Ne zaman beğeniyor gibi olduğum bir sahneyle karşılaşsam, karakterler büyüyememiş olduklarından o ya da bu şekilde o sahneyi benim için mahvettiler. Perde olayı da biraz buna giriyor. Açıkçası kızın Bulut'a perdeleri takamadığı için gitmesi benim çok hoşuma gitmişti (tabii eğer çok kısa süredir tanışıyor olmasalardı) bu, ilişkilerinin onlar için ne kadar olağan hale geldiği, nefes almak ve su içmek gibi bir şey olduğunu gösteren bir sözdü. Tabii sonra sahne bu harika anı bozarak Athena'yı üzdü. Tam olarak nasıl bozduğunu açıklamamın imkanı pek yok sanırım fakat "o kadar harika gidiyordu ki"!

Özetle, kitabı pek sevemedim fakat sevdiğim yanlarının hatırı için 1 puan değil, 2 puan veriyorum. Kitabın en başlarında 3 verebileceğimi düşünüyorum fakat kitapta ilerledikçe benim beğenmediğim şeyler birikti, bunlar biriktikçe de 3 vermem imkansızlaştı. 

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai