11 Nisan 2016 Pazartesi

Adı: Şahmeran
Yazarı: Öznur Yıldırım
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 600
Goodreads Puanı: -
Seri: Yabancı #1
Puanım: 4/5

Sen cennetin varlığından gurur duy, ben cehennemi istiyorum.

Yağan kar şiddetini gitgide artırıyor, koyu renk saçlarıma tutunan kar tanelerinin sayısı çoğalıyordu. Konuşmadı, konuşmadım. Sessizlik... Aramızda her daim geçerli olan bir alfabeydi sessizlik. Ben de bu alfabeye bir kez daha boyun eğdim ve uzun, titreyen parmaklarımı avuçlarımın içine bastırdım. Elimi yanıma indirdiğimde avuçlarımda eriyen kar yere damladı...

Rengi, kan rengiydi.
Rengi, kaybın rengiydi.
Rengi, bir cinayetin rengiydi.

KİTABI HENÜZ OKUMAMIŞ OLANLAR (VE OKUMADAN ÖNCE KİTAP HAKKINDA DETAY ŞEYLER BİLMEYİ SEVMEYENLER) BU YORUMU OKUMASIN. Bence.
(Ben uyarımı yapayım her türlü de.)

Aslında oturup okusaydım kitabı daha erken bitirebilirdim fakat son 50 sayfaya geldiğimde kitap bitmesin diye can çekiştiğimden, okumayı olabildiğince geciktirdim. Pişman mıyım? Pek sayılmaz.

Doğrusu bu kitap söz konusu olduğunda, birçok farklı düşüncem var ve hepsini bir sıraya dizip aktarmayı ne kadar başarabilirim bilmiyorum fakat deneyeceğim.

Kitapta beğendiğim yerler çoğunlukta olsa da, puandan da anlayabileceğiniz üzere beğenmediğim yerler de yok değildi. Hepsini sırayla anlatacağım.

- Kitabın içine girmekte zorlandım. Birinci bölümden hemen önceki rüya sahnesi yapısı gereği okuması zor, içine girmesi daha zordu ve karakterleri yeni tanıyan birisi için çok büyük soru işaretleri barındırıyordu. Ben karakterleri tamamen yeni tanımıyor olmama rağmen okurken içimin sıkıldığını hissettim. Kötü bir sahne değildi, hatta bir rüya için başarılı bulduğum yanları da vardı fakat kitabın en başında olduğu için okuyucuyu sınıyordu diyebilirim.

- Dilde tekrara çok düşülmüştü. Bazı cümleler anlamsızca uzundu ve sık sık kelime tekrarları görülebiliyordu. Birkaç bölüm boyunca içimden kitaptaki fazla kelimeleri sildiğimden ilk başlarda hızlı ilerleyemedim, hatta uzun süredir hiç olmadığım kadar yavaştım diyebiliriz. Tekrarlar beni rahatsız etti çünkü bir şeyleri vurgulama amaçlı yapılmamışlardı, sadece öylesine oradaydılar ve okurken akıcılığı engelliyorlardı.

- Sık sık kitaptaki “aşk”ın sağlıksız ve olmaması gereken, hatta “yeni nesile kötü örnek olan” bir durum olduğunu duydum kitabı okuduğum süre boyunca. Hatta bir kızın sınıf öğretmeni kitabı elinden çekip “Böyle şeyler okuma, zararlı,” diyerek elinden almış kitabı? Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama eğer gerçekten olduysa, üzücü bir durum.

Öncelikle, kitaptaki karakterlerin sorunları olduğu zaten açık ve net bir şekilde ortadaydı. Doğa, on sekizinci yaşına kadar sadece annesi tarafından sevilen, babasının dayak attığı, ağabeyinin de korumak yerine koruyormuş gibi yaptığı bir genç kız. İnsanlarla arasına mesafe koyuyor ve kendinden nefret etmesi nedeniyle, bir noktada sevgiyi hak etmediğini düşünüyor. Sevgiyi hak etmediğini düşünen insanlar bile sevilmek ister. Doğa’nın da durumu, kitapta birkaç yerde geçtiği üzere, buydu bence.

Hayatı boyunca kendi kurallarına göre yaşadığı için, özgürlüğüne çok değer veriyor ama aynı zamanda bu özgürlük onu çok yalnız kılıyor. Yalnızlığı sevdiğini, onda huzur bulduğunu iddia ediyor fakat arkadaş edindiği zaman (Hatay’da) kendini mutlu, hatta bir parça huzurlu hissetmekten alamıyor kendini. Doğa, ilgiye aç, henüz gelişimini tamamlayamadığı için yetişkin olmayan fakat çocuk sayılamayacak kadar büyümüş bir genç kız. Hem bu yüzden hem de kendisini sevmeyip sürekli kendisine karşı savaştığı için, sık sık yine kendisiyle çelişiyor. 

Ne istemesi ve yapması gerektiğini biliyor ama aynı zamanda bunları isteyemediği gibi kendisini bunları yapmazken buluyor. Kitapta özellikle şu çatışma çok ortadaydı (doğal olarak): “Ağabeyimi ve babamı öldürmek isteyen biriyle ne yapıyorum ben?” Kendisine bunu sık sık sormasına rağmen, Ediz’e bağlanmaktan da alamıyor kendini çünkü o zamana kadar hissettiği boşluk, (yalnızlıktan kaynaklı kendine ve sadece kendine dayanma durumu, huzur eksikliği) Ediz’in varlığıyla doluyor gibi.

Bazen kafasındaki doğruya göre hareket ederken, bazen de hislerine uyuyor ve o yüzden sürekli bir noktadan ötekine mekik dokuyor.

Ediz deseniz, ayrı bir olay. Etrafta “Ediz aşkım,” diye gezenler olması, Ediz’in kolay kolay biri tarafından sevilebilecek bir karakter olduğu anlamına gelmiyor. Bence kurgusal Ediz’i sevenler, gerçek yaşantılarında bir Ediz’le karşılaşsalar bu kadar kolay sevgiden bahsedemezlerdi çünkü Ediz gerçekten zor bir karakter. Annesi Ediz’i doğururken öldüğü için Ediz, hayatı boyunca bu ölümden kendini suçluyor. Kendisini annesinin katili olarak gördüğü için, bir noktada kendisini sevmiyor fakat aynı zamanda babası tarafından şımartıldığı için, bu kendini sevmeme durumu çoğunlukla ön planda tuttuğu bir duygu değil. Babası onu “Ne istersen alabilirsin,” düşüncesiyle büyüttüğünden, Ediz gerçekten de istemenin sahip olmaya yeteceğine inanan birisi.

Aynı zamanda, kendini ve çevresindekileri kontrol etmeye, edebilmeye çok alışkın çünkü zaten istediğini aldığı noktada, aldıklarını kendi zevki ve yine isteklerine göre şekillendirmekte pek sorun yaşamıyor. Zengin olması da bu duruma büyük katkıda bulunan bir etken. 

Tahminen bütün hayatı boyunca kadınlarla doğru düzgün bir ilişki yaşamaktan kaçmış çünkü sahiplenmeye, sahiplendiğine de bağlanmaya çok yatkın bir karakter. Annesinin ölümünün babasını ne kadar yıktığını gördüğü için de, kendisini bu sondan kurtarma isteği mevcut. Durum böyle olunca da bağlanmak yerine kısa süreli yüzeysel ilişkiler yaşıyor sık sık. Sahiplenme isteği üstte bahsettiğim istediğini alma fikrinden ve hayatındaki iyi kötü her şeyi kontrol etme arzusundan kaynaklı. Bu noktada bile Ediz’in içinde olacağı ciddi bir ilişkinin, modern dünyamızın “dengeli” ilişkilerinden biri olması söz konusu değil gibi. Ediz fazla baskın bir karakter.

Babasının ölümünden önce kötü biri değil ama bencil. Babasının ölümünden sonra ise içinde bir şeyler kopuyor, hayatını ve çevresindeki her şeyi kontrol altında tutma isteği daha baskın çıkarak iplerini çekip çıkartıyor. Dünyada canından çok sevdiği tek kişiyi kaybetmek Ediz’i mahvediyor. Babasının intikamını mı istiyor? Babasının intikamını alacak.

Duygularla ve duygusallıkla işi yok çünkü duygular onun için bir zayıflıktan ibaret.

Doğa’ya davranışlarının çelişkili olması ise beklenen bir durum. Kız, canından çok sevdiği babasının katilinin kız kardeşi ve Atalay, her ne kadar Doğa için göstermelik bir ağabey de olsa, sonuçta bir ağabey. Ediz, içten içe hem Doğa’yı istiyor hem de Doğa’yı istememesi gerektiğini, bunun babasına bir ihanet olduğunu düşündüğü için bir sıcak bir soğuğu oynuyor. Aslında Doğa da Ediz de benzer bir durumda: İkisi de bir diğerini istemenin ailelerine ihanet olduğu kanısında. (Ki belki de öyledir.)

Ediz’in uykusuzluğu Doğa’nın yanında, Doğa’nın korkusu ise Ediz’in kollarında son buluyor. Kitabın sonunda bir kısım var, Ediz Doğa’nın “[ondan] korktuğunda bile [ona] sığın[dığını]” söylüyor ve bu doğru. Kitapta Doğa’nın aşağılandığı ve Ediz’in öfkeden gözünün döndüğü sahneler var (bu gibi durumda Ediz yaptıklarının %100 farkında olmadan hareket ediyor ve kendini pek kontrol edemiyor) fakat yazarın bunları özendirdiğine inanmıyorum çünkü Doğa bu sahnelerin hiçbirinde mutlu değil. Aşağılanan karakterin durumdan hoşnut olmadığı bir senaryoda özendiricilik aramak pek doğru değil bence. 

Karakterlerin başarılı ve düzgün bir şekilde yansıtıldığını, psikolojik alt yapılarının ise özenle kurgulandığını düşünüyorum

- Kitapta yan karakterlerin pek görünmemesi hoşuma gitmeyen durumlardan bir diğeriydi. İsimsel olarak bildiğimiz ama asla yakından tanıma şansı edinmediğimiz karakterlere örnek vermek gerekirse: Umay, Atalay, Kutay, Gece, Uygar...

Aslında Atalay hakkında da epey sağlam bir fikrim var, onu gördüğümüz birkaç sahne ve Doğa’nın ondan bahsettiği kısımlar bu fikri oluşturmakta yeterliydi fakat Doğa’nın daha az anlatmasını ve bizim de daha çok görmemizi tercih ederdim. 

Gece ve Uygar benim için yüzü olmayan, silik karakterler. Ediz’e can borçları olması dışında haklarında pek bir fikrimiz yok ve kişiliklerini de görmüyoruz. İkisi de bazen Ediz’e “Aman Ediz yapma etme bak Doğa masum,” diyor ama onun dışında genelde onun söylediklerini yapıyorlar. Eğer Gece ve Uygar iki kişi olmak yerine tek bir kişi olsalardı pek eksiklik hissetmezdim sanırım.

Ama kitapta görmediğimiz için en eksik hissettiğim karakter Derya Güngör, yani Doğa’nın annesiydi. Doğa’nın annesiyle çok yakın ve iyi bir ilişkisi olduğunu biliyoruz fakat kadın hakkında bildikleriniz bununla sınırlı. Doğa sık sık annesini düşünüyor ve onun için endişeleniyor fakat ilişkilerinin neden yakın olduğunu veya nasıl yakın olduğunu görmüyoruz. Annesi çok arkaplandaki bir karakter ve bu bana garip geldi çünkü Doğa’nın hayatında çok ön planda olduğu söyleniyor. 

- Kitap birinci ağızdan yazıldığı ve anlatıcısı da Doğa olduğu için, aslında kitabın asıl kurgusunu pek görme şansımız olmuyor. Ediz Doğa’ya sadece bilmesi gerekeni (hatta bazen daha da azını) anlattığı için, ne oluyor, kim nedir, kim ne değildir, neden oraya gittiler, karakterlerin birbiriyle ilişkisi ne, NE OLUYOR, gibi bazı kilit soruların yanıtları hakkında okuyucu olarak hiçbir fikrimiz yok. Bir yerlerde dönen olaylar karşısında Doğa’nın şaşkınlığını ve anlamayışını okuyup duruyoruz gibi bir noktadan sonra.

- Kitabın dili, bir yazarın 15 yaşıyla 19 yaşı arasında gidip geldiği için yer yer ağırlaşırken bazı yerlerde de çok basite kaçıyordu ama ben nedense okurken bunu pek yadırgamadım. Eğer tüm kitap girişteki rüya sahnesi gibi olsaydı sanırım kitabı okumakta epey zorlanırdım fakat bu haliyle, küçük puntosuna ve 600 sayfa olmasına rağmen son derece akıcı ve hızlı bir şekilde ilerliyordu. Çok sağlam metaforlar olduğu gibi hoş imgeler vardı ve okurken içten içe “Helal olsun be,” derken buldum kendimi, sonuçta ne olursa olsun kaç yıllık arkadaşımın kitabını okuyorum. (Gurur duymak serbest olmayacaksa anlamı ne ki?)

Ayrıca okurken çoğu yerde duygudan duyguya girdim. Kalbimin delicesine attığı da oldu, kitaba sinirlenip insanlara çattığım da oldu, karakterlerle üzülüp kahkaha attığım da oldu. Hissettirdi ve yaşattı. 

Ama bazı ifadeler ve cümleler sık sık tekrarlanıyordu; bu durum ise beni bir noktadan sonra çok rahatsız etti. Kitapta "Gelecekteki kocana acıyorum" ve "Teşekkür etme, senin için yapmıyorum" cümlelerini görmekten sıkılır oldum hatta.

- Düzenlenmede gözden kaçan bazı yazım hataları ve zaman hataları vardı fakat bunlara çok takmadım kafayı çünkü hep olabilen şeyler. (Zaman hataları çok ön planda değildi ama Ediz’in saldırısının üzerinden 7 ay mı 1 yıl mı öyle bir zaman geçtiğini söyleyip, ardından bir muhabbetlerinde Ediz’in Doğa’yı kaçırdığı tarihte babasının ölümünden sadece 1 ay geçtiği söylenmişti. Bunun dışında kitapta zaman zaten çok isimlendirilmiyordu, ama yanlış hatırlıyor da olabilirim tabii.)

Sonuç olarak (eğer bu anlamsızca uzun yorumu bitirmek gerekirse) eksiklikleri olmasına rağmen son derece sürükleyici ve etkileyici bir ilk roman olmuş Şahmeran. Gerçekten zevk alarak okudum ve gelecekte, kesinlikle Öznur’un eserlerini okumayı sürdüreceğim.

1 yorum:

  1. açıkçası kitabı almayı düşünmüyordum çünkü benim için sadece çok güzel bir kitap denmesi okumak için yeterli değildi. Ancak bu yorumla fikrimi bir kez daha gözden geçirmeye karar verdim. İnsanı merak ettiriyorsun ezgi :D

    YanıtlaSil

http://athenaninguncesi.blogspot.com.tr/ Kunai